Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ocak '18

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
93
 

Sakın Solcu Olmayın

Sakın Solcu Olmayın
 

“Düşündüğünü söylemekten
   korkmaya başladı mı kişi,
     düşünmekten de korkmaya başlar.”

                                 Vedat Türkali

 

                “Bu ne biçim başlık arkadaş? Sen ki, hayatın boyunca ‘sol’u ve ‘solculuk’u savunmuş bir insansın. Ezenin değil, ezilenin; haksızlık yapanın değil, haksızlığa uğrayanın; zalimin değil, mazlumun yanında yer almışsın hep. Ne oldu da döndün, yolundan? Yakışır mı sana döneklik?” demeden, önce dinle, bir yol beni. Önce dinle, sonra vur:

                Şunu belirteyim ki hemen, bu söz bana ait değil. Dönmüş falan da değilim yolumdan. On yıl önce, otuz – kırk yıl önce, dahası elli - elli beş yıl önce nasıl tanımışsanız beni, hâlâ öyleyim. “Can çıkar, huy çıkmaz.” demişler ya, o hesap işte!

                “İyi, güzel de yukarıdaki başlık ne?” sorunuzu elbette yanıtlayacağım.

                Ve yine ezbere, soyut sözlerle anlatmayacak, yaşanmış bir olaya dayandıracağım.

                Bildiğiniz gibi, 1980’lerde, Vezirköprü ilçesinde iş yapmaktan zevk duyan, çalışkan bir Kaymakam vardı ya… Turan Eren…

                Kaymakamlar genellikle üç – dört yıl görev yaparlarken bir ilçede. Bu yönetici, beş buçuk yıl kalır Vezirköprü’de. O, hiç şikâyetçi değildir bundan. Kendini kaptırmış çalışmaya, yılların nasıl geçtiğinden haberi bile yok.

                Bu süre içinde 85 köye okul ve lojman, birçok yerleşim merkezine sağlık ocağı yaptırır. Yüzlerce kilometrelik köy yolu stabilize edilirken, 300 yerleşim yerine elektrik götürülür.

                Ayrıca tüm köylere otomatik telefon kurulur. Kaymakamlık lojmanı, birçok köye köy konağı, 540 köy çocuğunun barınacağı bir “Öğrenci Yurdu” ile Özel İdare Hizmet Binası da yaptırır.

                Okul, lojman, yol, su, elektrik, telefon, öğrenci yurdu derken, ailece doğru dürüst bir tatil yapmaya fırsat bulamaz.

                1988 yazında, eşi Hâkim Semra Hanım’la konuşarak Ayvalık İdareciler Kampında 15 gün tatil yapmaya karar verirler. Telefon ederek yerlerini ayırtırlar. Ve işte tam bu sırada, Kaymakam’ımız, Tekirdağ’ın Malkara ilçesine atandığını öğrenir.

                Kalkıp giderler Ayvalık’a. Kamp da güzeldir, deniz de güzeldir. Çalışıp yorulan insanlar için tatil de ne güzeldir!

                Bir gün, kampta bulunan meslektaşları ve eşleriyle birlikte sohbet ederken, kıdemli bir emekli kaymakamın eşi şöyle der:

                “Turan Bey! Sizin çalıştığınız ilçelerdeki hizmetlerinizi kampta anlatıyorlar. Özellikle eğitim alanında Vezirköprü’ye çok güzel hizmetler yapıyormuşsunuz. Çok çalışkan, çok dürüst bir insanmışsınız. Sizin için böyle güzel sözler söylüyorlar gıyabınızda. Bir meslektaşınızın eşi olarak seviniyorum ben de. Yalnız, sizden bir ricam var: Siyasi fikrinizi bilmiyorum. Fakat asla solcu olmayın. Benim eşim de gayretli ve çalışkan bir insandı. Ama solcu bilindiği için, asla vali yapmadılar. Sizin gibi değerli insanların sadece siyasi fikirlerinden dolayı yükselmelerinin engellenmesini istemiyorum.”

                Derin bir nefes aldıktan sonra şöyle devam eder:

                “Ne olur, düşüncenizi sadece sandıkta belli edin; günlük hayatta değil. Mümkünse sağcı olun. Bu memlekette sağcılar ilerliyor. Sağcılar vali oluyor; sağcılar müsteşar, sağcılar genel müdür oluyor. Solcuların tuttukları partiler hep muhalefette kalıyor. Dolayısıyla solcu bir yönetici, ne kadar çalışkan, zeki ve yetenekli olursa olsun, Anadolu’da oradan oraya savrulup duruyor.”

                Haydi, duygularımızı bir yana bırakalım da gerçekçi olalım biraz.

                Bu deneyimli hanımefendinin, genç kaymakamımıza verdiği öğütlerin neresi yanlış?

                Öncesini bir yana bırakalım da, çok partili seçimlerin yapıldığı 1946’dan bu yana, ülkeyi hep sağcı iktidarlar yönetmedi mi?

                Doğru dürüst sol bir partimiz olmadı hiç. Olmak isteyeni de yaşatmadık zaten.

                “Ortanın birazcık solunda” olduğunu söyleyen Ecevit’i bile tek başına iktidar yapmadık.

                1960’larda, “tam sol”da olduğunu söyleyen Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar ile başta Behice Boran ve Çetin Altan olmak üzere birçok yönetici ve milletvekili arkadaşlarına neler yapmadık neler!

                Ne kadar çalışkan ve başarılı olursa olsun, “solcu” olduğunu söyleyen bir kaymakamı vali yapar mı, sağcı bir iktidar?

                Genel müdür yapar mı, müsteşar yapar mı?

                “Solcuyum” demek, “Ben güçlüden yana değil, zayıftan yanayım.” demektir. Sağcı iktidarlar, kendilerinden yana olmadıklarını bildikleri yöneticileri niçin vali gibi, müsteşar gibi önemli mevkilere getirsinler ki!

                Eskiler, “Eşyanın tabiatına ters” ya da “Eşyanın tabiatına aykırı olmaz mı bu?” derlerdi. Yani, “Doğa yasalarına aykırı” demektir; günümüzün Türkçesiyle. Doğru değil mi?

                1966’da Ankara / Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda görevliyken, 11 Mart 1966 günü MEB Başmüfettişi başkanlığında dört bakanlık müfettişi geldi, beni denetlemeye.

                Daha doğrusu, “sağcı” ve de “milliyetçi” olduğunu kıvançla haykıran kimi kıdemli meslektaşlarımın hakkımdaki iddia ve şikâyetlerini soruşturmaya…

                Fazla değil, birinde 8, ötekinde 5, iki fezlekede toplam 13 soru vardı; yazılı olarak cevaplandırmamı istedikleri.

                İlk soru, dinsel görüşümle ilgili önemsiz bir soruydu, onu geçelim. İkinci ve üçüncü sorular önemli… “Solculuğumla ilgili” çünkü onlar. Neymiş bakalım sordukları:

                “Soru 2) Öğrencilerinize solcu tanınan yazarların eserlerini tavsiye ettiğiniz,

                “Soru 3) Solcu tanınan Âşık İhsanî adlı bir şairi 1 Mayıs 1965 günü okula davet etmek isteğinde bulunduğunuz;

                “Soru 6) Türkiye İşçi Partisinin aşırı sloganlarını savunduğunuz ve o partiden olduğunuzu söylediğiniz;

                “Soru 7) Zararlı düşünceler ve aykırı görüşler taşıdıkları söylenen Murat Ali Kiremitçi, Eser Beller, Mehmet Gündüz ve Yusuf adlı öğrencileri zaman zaman evinize kabul ederek özel görüşmeler yaptığınız;

                “Soru 8) Sorumluluğunuz altında çıkan duvar gazetesine sol temayüllü öğrenci yazıları aldığınız, (Eser Beller’in “Acı Gerçekler” başlığını taşıyan yazısı gibi) ve yine İbrahim Kaypakkaya adındaki öğrencinin içinde müstehcen cümleler bulunan bir hikâyesine birincilik verdiğiniz; ileri sürülmektedir. Gerekli savunmanızı yapmanızı…”

                Görüldüğü gibi, soruların çoğunluğu “solculuk”la ilgili. 1965 ve 1966 yıllarında “İşçiden, köylüden, çalışandan, üretenden, alın teri akıtandan, ezilenden, sömürülenden, zayıftan, güçsüzden, hakkı yenenden yana demek olan solcu bir öğretmen” olmasaydım ben, bu soruların hiçbiri sorulmayacaktı bana.

                Ve bu “solcu öğretmen”, bu sorulara cevap verirken, “Hayır, asla!.. Ben böyle bir şey yapmadım. Bana iftira etmişler. Haksız yere suçlamışlar beni.” demedi. Aksine, “Evet, doğru… Öyle söyledim; öyle yaptım. Çünkü bu halkın ekmeğini yiyerek yetişmiş bir öğretmen olarak halkımızın hakkını savunmak, onun hakkını çiğneyenlere karşı durmak benim aslî görevimdir.” diye yazıp imzaladı.

                Ve bu dik duruşunun ödülünü, Kars’ın Arpaçay ilçesine sürgün gönderilerek aldı.(*) Ve bu güzel ödül, asla yolundan döndüremedi; o “solcu öğretmen”i.  Aksine daha bir biledi, daha bir bilinçlendirdi O’nu.

                Şimdi söyleyin bakalım: “Turan Bey, sakın solcu olmayın!” diye öğüt veren, solcu olduğu için, Vali yapılmayan o çalışkan kaymakamın eşi haksız mı?

-----------------------------------------------------------------------------------------

                 (*) Bu yazıyı bilgisayara geçiren kızım Dilem Gözde, bu cümleyi okuduktan sonra, bir mesaj gönderdi bana. Merak ederseniz, buyurun; okuyun:

“Ama babacık, Kars da bizim güzel ülkemizin güzel bir şehri değil mi? Orada da yaşayan bizim halkımız. Sen hep “sürgün, sürgün”diye vurguluyorsun; birçok yazında. Orayı küçümsemek olmuyor mu bu? Neden sürgün olsun ki? İmkânları aynı olmasa da ülkemizin her yeri kendince güzel değil mi? Sanırım ki, orada çalışmak ayrı bir keyif vermiştir sana.  Özellikle doğu bölgelerimizde yaşayan yurttaşlarımız, çok daha kadir kıymet bilen insanlar değil midir?  Onlara karşı biraz ayıp olmuyor mu; bu sürgün vurgulaması?”

        Hayır, hayır! Kızmadım da, üzülmedim de bu eleştiriye. Doğru söze kızılır mı? Çok yanlış, çok haksız bir eleştiri bile olsa kızmam da öfkelenmem de…  Kim sanıyorsunuz, siz beni?

        Muhsin Durucan diyor ki: “Memuriyet günlerimde sürgünü ben de yaşadım. Dilem Gözde’nin algıladığı gibi değildir. Kişiyi gönderdikleri yer; çile çeksin ve zorlukları tadısın anlamını içerir. Bir bakıma cezalandırma demektir.”

Hüseyin Erkan                   

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Selam olsun Hüseyin hocam... Ben de aynı yaşamın bir başka kurum ayağında müfettiş konumundaydım. 26 yıl müfettişlik yaptım, ne maaş, ne ast-üst ilişkisinde bir getirisi var ama, "başmüfettiş" ünvanı almaya bir türlü muvaffak olamadım karşılaştığınız türden rapor düzenlettiremedikleri için 26 ve ama gururla emekli oldum...

Kenan ışık 
 20.01.2018 17:40
Cevap :
Teşekkür ederim okuduğunuz için...  21.01.2018 14:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 267
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 261
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster