Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Şubat '14

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Salıncakta sallanmak...

Neden salıncakları çok sever çocuklar diye bir soru takıldı kafama; Google’a bakmak yerine kendi çocukluğumu hatırlamak yolunu tercih ettim. Öyle ya, o yaşları yaşadığıma göre kendi çıkarımımı kendim yapabilmeliyim yani!

İlk olarak bebekliğimi düşündüm, pek hatırladığımı söyleyemem ama kucakta sallanmışımdır, muhtemelen!

(Ayıptır söylemesi, annemin yalancısıyım, pek güzel bir bebekmişim. “Şeftali suratlı” diyerek “Tüüü maşallah” deyip de yüzüme tükürenlerden tutun da az biraz ele gelince “Kabak dolması bunlar” denilerek kollarımın ısırılmasına kadar… Annem bu davranışlara az üzülmemiş değil!)

Neyse…

Çarşaflarımı yatırmadan önce ütü ile ısıttıklarına göre, göğüslerinde de yatırıp gazımı falan çıkartmışlardır!

Tahminim bu yönde…

Annem hatırlamazsın diyor ama hatırladığım şeyler var: Ayakta sallanma halleri!

Normal olarak hatırlayamamam gereken bir yaştaydım, lakin bir kare var ki; annem yerde oturup beni sallıyor. Ayaklarım biraz uzun geliyor, farkındayım, tahminen benden bir yaş küçük kız kardeşimi kıskanmışım, beni de ayaklarında salla anne diye tutturmuşum!

Annem hatırlamıyor, ben hatırlıyorum!...

Anneannem, teyzem, dayım falan vardı evde, babam… Kardeşimi hatırlamıyorum, o başka!

Konuşuyorlar; onların sesleri kulaklarımda bir ninni, annemin ayaklarında ben sallanılıyorum bir o yana bir bu yana…

Bu keyfi nasıl olur, hangi cümlelerle anlatırım, bilemiyorum; yaşanmadan anlaşılamayacak duygulardan biridir, bence…

******

Salıncaklar, benim iyice küçüklük dönemlerimde müstakil evlerin bahçelerindeki ağaçlara kurulan cinstendi;  kurulan salıncaklar sana özel gibiydi… Sallanırken ağacın dalları ses verirdi, birkaç yaprak yere düşerdi…

O bahçede kuşlar da olurdu, mutlaka, bir kahvaltı sofrası da… Muhtemelen akşamüstü olurdu, yaz günlerinin uzunluğunda; masaya reçeller ve ballar en son getirilirdi; arılar arsızdı o zamanlar! Öyle ortalıkta gezerler ve ev yapımı çilek reçellerinin üstlerine konmak için birbirleriyle yarışırlardı.

Sahi, kelebekler de pek meşhurdu o vakitler; minik ve beyaz olanları, minik ve masmavi olanları; daha irice olup da renk cümbüşü sergileyenlerin ötesinde bir de büyük ve bir eşsiz tablo görünümünde olanları vardı!

Kelebek koleksiyonu yapanları anlamazdım, nerden bilebilirdim ki gün gelip o kelebeklerin en rastlanır olanlarına bile hasret kalacağımızı!

******

Yedi-sekiz yaşlarında falandım, yeni bir eve taşınmıştık, önümüz caddeydi, trafikte akan araçlara karşı korkusuzluğumun nedeni de bu sanırım. Hangi hızla geliyorlar, o mesafede ben o caddeyi kaç kere geçerim falan hesaplarını yapma şansını, bilmeden, yakalamışım.

Yan tarafta bir park var; o zamanlar park demek ağaçlarla kaplı bir alanda tümüyle tahtadan yapılmış iki salıncak, bir tahtaravalli, (Yahu, doğru yazılımı yaz-yaz bulamadım, idare edin), bir beşik; beşik gibi sallanan bir şey, dört kişi falan biniyorsun. Ya ileri-geri sallanarak sallanmaya çalışıyorsun ki epey bir efor gerektiriyor, ya da biri sallayıp da pat diye içine atlıyor; ki iş öylecene de bitmiyor; yine o ritme uyacak ve sallanmaya devam edeceksin.

Armut piş ağzıma düş zamanları değildi, yani…

Kaymacayı da unutmayalım; o ne korkularımızın aşılmasına yardımcı olmuştur! Son aşama tersten kaymacaya çıkıştır; başaranlar hazzını iyi bilir!

******

Sonra, bir başka park daha açıldı; biraz daha büyümüştük, evimizin tam da yan tarafı değildi ama yine çok yakınındaydı. Cep telefonu falan ne gezer, ev telefonları olan aileler bile sayılı ve çok özeldiler; anneler çocuklarına güvenirlerdi, babalar annelere… Çocuklar hem annelerine hem de babalarına…

Salıncakta sallanmak hala çok güzeldi; artık daha hızlı sallanmak, neredeyse zincirleri şakırdatmak ve salıncak tam durmadan atlamak bir prestijdi!

Tam olarak hissettiğim duygu özgürlüktü!

O zaman bilemiyordum elbet bu hazzın adının ne olduğunu; ancak şimdi tanımlayabiliyorum.

Koşulsuz özgürlüktü!

******

Kıbrıs Harekatı zamanıydı, ilk kez karartma yapılmasına tanıklık ediyordum, anne ve babam daha deneyimliydi, perdelerimizin sımsıkı kapatılması, ev içinde ışıklarımızın en aza indirilmesi ve yeşil, kırmızı alarm gibi seslerin anlamlarını sökmemiz gerektiği zamanlardı

Bizler, anne-babaları tarafından üzerlerine pek yüklemek istenmeyen çocuklar olarak salıncakta sallanırken mini eteğimiz açılırsa yeşil alarm, fazlası olursa kırmızı alarm gibi taktikler kullanıyorduk. Babamın gizli görevi varmış, deniz kuvvetlerinde, arkadaşımın babası hava kuvvetlerinde çalışıyormuş, biz eteklerimiz salıncakta sallanırken ne kadar açıldığıyla ilgileniyorduk!

******

Ne zaman salıncak görsem ille de sallanma hissi içimi kaplar diyemeyeceğim!

Salıncakta sallanmak güzel bir ruh halini gerektirir; canın çok sıkkınken salıncağa binemezsin, mesela, için çekmez!

Salıncakta sallanmanın bilinmeyen bir kuralı vardır: Kendini güvende hissettiğin zamanların oyuncağıdır!

Ruh halin güven içinde hissetmiyorsa ne salıncağa binebilirsin ne de tahtarevalliye!

******

Anne-babası tarafından okşanan, önemsenen ve sevilen çocuklardanım; şanslıyım! Binlerce kez müteşekkirim anne-babama; yanlışları olmadı mı, oldu elbet, lakin tartıda doğruları hep tartının üstünde kaldı!

Doğru tartmayı da onlardan öğrendim; yoksa tartının benden yana olan kefesine anlamsız yere büyütülmüş nefretlerimi, hayal kırıklıklarımı da ekleyebilir, başarısızlıklarımın faturasını onlara da çıkartabilirdim; ne mutlu ki ne nefreti öğrendim ne kini; ne hırsızlığı ne de kibiri!

******

Anne-babamın yetiştirdiği kişi olarak ilk bulduğum salıncağa binip de sallanmak isterken şu anki T.C. vatandaşı olarak içimdeki saf ve sevgi dolu çocuğun can çekiştiğini; canının salıncağı bile çekmediğini söylemek zorundayım.

Bir yanım umut dolu, bir yanım yangın yeri!

Bir tarafta salıncağa binerek özgürlüğünü yaşayan kızlar var; tek dertleri mini etekleri salıncağın rüzgarıyla  uçuşurken külotları gözükmesin! Üstelik ne zaman? 1974 falan!

Yıl olmuş 2014, bırakın minik kız çocuklarının salıncakta sallanırken oluşan rüzgardan mini eteklerinin havalanmasından, saç tellerinin görünmesinden rahatsız olan bir toplum oluşturuluyor!

******

Salıncakta sallananlar; sallanırken keyif almadınız mı? O keyif, o mutluluk sizi kuşlar gibi hür hissettirmedi mi? Sallanırken rüzgarın saçlarınıza dolanması bir kelebeği hayal ettirmedi mi? Kendinizi özel, güzel, değerli hissettiğiniz anlardan biri değil miydi?

******

Kayısıların, şeftalilerin, dutların tatlarının damağımızda kaldığı dönemler; karpuzların çekirdekli olduğu, o koca siyah çekirdekleri üşenmeden yediğimiz zamanlar!

Karpuzların çekirdekleri küçülmeye başladı; çıkarsan bir dert, yesen ayrı; çekirdeksiz karpuzlar falan türedi; tadı karpuz tadı değil ama çekirdek derdi yok!

******

Suni şeylere alıştırılmaya çalışılan toplumlar, el mahkum, alışırlar! Bu gıda da olur; insanoğludur, hayvan da olur: ithal saman da yer! Aç olduktan sonra!...

Açlık demişken, içimi çok acıtan bir olaydır: İsmini şu an anımsayamadığım bir şair öyle zor bir maddi çıkmaza giriyor ki eşi ve kendisi yiyecek bulma konusunda fazlasıyla zorlanıyorlar. Bir de köpekleri var, “Git” diyorlar ona, gitmiyor!

Yetkililer ulaştığında haber oluyor, ben de öyle öğreniyorum zaten, köpekçik terk etmemiş onları, açlıktan arka ayaklarını yemiş!

Resmi vardı, benimkine çok benziyordu!

Yaşlı bakım evine yerleştirdiler karı-kocayı, köpeğe ne oldu, takip edemedim. Karı-koca tam rahata erecekken göçüp gittiler, köpeciğe ne oldu, bilmiyorum ama aklım takılı kaldı!

******

Ne diyorduk? Salıncak… Salıncakta fütursuzca sallanan kızlar git-gellerin de istemeden farkında oluyorlar; aynı salıncakta sallanan erkek çocukları daha erken terk ediyorlar o alanı; salıncakta sallanmak çocukça mı geliyor yoksa kenarda durmak kızların eteklerinin açıldığı yerlere daha bir dikiz atmalarını mı sağlıyor?

Ya da; kızlar bebek hallerini ömürleri boyunca hatırlamaktan gurur duyarken erkeklerin kimseye muhtaç olmama güdüsüyle ille de güç gösterisi yapma dürtüsünden mi kaynaklanıyor?

******

Salıncak özgürlüktü, güvendi… Havalara uçmaktı… İstediğinde durmasını beklemeden yere basmaktı!

Kendi elindeydi her şey; istersen yapardın!

******

O kızlar ve delikanlılar çok şeyler yaptılar; şimdi pek önemsiz olsa da öğretmen oldular, doktor oldular, mühendis… Mimar, falan…

O vakitler önemli olan her şeyi oldular, iktisatçı falan…

Şimdiki gibi bilmem ne sınavına bilmem kimlerin parmakları dolanmıyordu; bir lise mezununun bilgi birikimi fazlasıyla yüksekti; ölçmeye kalkışmak hem sakil hem de güvensiz olur; malumunuz, artık bilgi değil güçler karar veriyor işe alımlara!

Zati, üniversite mezunlarının bir başka sınava tabi tutulmaları da abesle iştigaldi: Arkadaş, üniversiteden mezun olmuş olana güvenmiyorsan, sağladığın eğitim sorgulanmalı! İlle de artı sınav diye tutturuyorsan mutlaka bir çıkarın olmalı!

Daha da söyletmeyin; üniversitede okuttursun çocuklarını vatandaş, sonra bilmem ne sınavı için para döksün, o bilmem ne sınavlarına dair şaibeler ortalıkta uçuşsun ama atı alan kapağı bilmem nereye atsın!

******

Salıncak dedim ya, Atatürk’ ün salıncağa binerken çekilmiş fotoğrafı var; yüzünde ışıltılı bir gülümseme… Deniz kenarında fotoğrafı var; fazla yukarıdan çekildiğinden dolayı bazı nefret duyan kişilerin kullanmaktan keyif aldığı fotoğraf!

Halleri komik tabii ki; belki de hiç denize girmemiş, hiç mayo giymemiş kişilerinin abesle iştigal halleri!...

******

Epey uzattım, farkındayım, konuyu toparlamak, doğru vurguları yapmak da zaman alıyor; işin ehli olsam on beş cümle ile derdimi anlatabilirdim belki; beceremiyorum ama beceren üstatlara selam olsun!

******

Salıncakta sallanan kız çocuğu halimi yaşamak istiyorum; babam rahmetli olsa da, annem seksen yaşına gelse de, kaygısız, korkusuz, cesur ve yaşam enerjisi dolu olan halimi geri istiyorum!

Komşuma güvenmek, inandığım değer yargılarının, mesela, dürüstlüğün, adaletli olmanın para ile ölçülemeyecek değerde olduğunu ve “kibir” gibi kendinden başka insanları incitecek çirkin ruh halinde olmamayı istiyorum.

Böyle olup, böyle duygu ve düşünceler içinde olanların vatandaşı olduğum ülkenin başında olmasını istiyorum!

Sahi, çok şey mi istiyorum?

 

Http//twitter.com/Gulgunkaraoglu

gulgun_2006@hotmail.com

mozsarac bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Öğretmenim, şiir gibi yazıyorsun. Ne kadar akıcı ve duygulu. Teşekkürler.

Erdal Ceyhan 
 01.02.2014 11:41
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1269
Toplam yorum
: 4372
Toplam mesaj
: 226
Ort. okunma sayısı
: 1284
Kayıt tarihi
: 18.09.07
 
 

İzmir, 1963 doğumluyum. Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce bölümü mezunuyum ve özel bir şirkette ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster