Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ocak '12

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
1322
 

Salinger ve düşündürdükleri...

Salinger ve düşündürdükleri...
 

Holden Caulfield


Çavdar tarlasında bütün masumiyetleriyle koşan ve eğlenen çocuklar hayatın acımasızlığıyla o uçurumdan düşünce karşılaşırlar...

 

Sanırım bir yazarın ruhunu anlamak için, sadece bir kitabını okumak yeterli olmuyor. Mümkünse yayınladığı her roman ya da öykü kitabını okuduğunuzda, yazar kitaplarında, kendisinin dışında şeyler anlatsa da, aslında biliriz ki, kendisinden bahsediyor. Kişi ne yazarsa yazsın, kendisini yazar denir ya, aynen doğru.

 

J.D Salinger. Onun ilk romanı Çavdar Tarlasında Çocuklar romanını evvelki sene okumuştum. Fakat bu okumam, zamana yayıldığından, romana pek de hakkını veremediğimi, dün ikinci kez okuyup bitirdiğimde anladım. Çavdar Tarlasında Çocukları ikinci kez okumama sebep, geçen hafta içinde yazarın Franny & Zooey romanını okumam yüzünden oldu. Üst üste bu iki romanı okumak gerçekten bugünlerde çok büyük haz verdi.

 

Her iki romanda varsıl aileye sahip, iyi bir kolejde okuyan gencin sorunlarını, üstünü çizerek belirttiği; yaşadığı üniversite gençliğine, eğitim sistemine yabancılaşması ve bu yüzden bunalıma girmesi anlatılıyor. Dar bakış açısı ile bakanlar için, romanı okuduğunuzda ne var ki bunda dedirtebilir. Üniversitelinin garip hezeyanları olarak değerlendirebilirler. Fakat değil öyle. Yirmi altı hektarlık çavdar tarlasında koşar adım yürürken, yazarın, okuyanın zihnini açtığını, sadece üniversite gençliğinin değil, tüm toplumun ikiyüzlülüğünü ve dolayısıyla çekilmezliğini anlatıyor size.

Ne kadar kendi sorunlarından bahsetse de, tarlada her adımdan sonra, zihniniz ya da ufkunuz açılıyor ve kendi yaşadığınız zaman ya da toplum neresi ise, oradaki ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı, görünenin soba yaldızlı bir gerçek olduğunu anlıyorsunuz.

 

Ve başlıyorsunuz her şeyi, her şeyi eleştirmeye, muhalif olmaya. Hele benim gibi muhalif bir yapınız varsa, her olan biten sinirinizi bozuyor. O kendi derdinden bahsetse de, konu insan olduğundan, tabii ki evrenselleşiyor.

 

Salinger'ı bilenler bilirler ki, hayat felsefesi doğrultusunda münzeviliği seçmiş. Toplum kurallarına, ne kadar kızsak, sinirlensek de, Salinger gibi münzevi olamayız. Ne ki; buna rağmen, her şeye rağmen, kendimizin iki yüzlülüğünü en aza indirgemek en iyisidir, diye düşünüyorsunuz. Ne kadar çok sahici olursanız o kadar iyidir. Ama sahicilik para etmez. Çünkü insanların duymak istedikleri sahicilik değildir ki. Belki bu dünyanın acımasızlığına karşın, böyle sahte mutluluklar peşinde olmak, insanda afyon etkisi yapıyor. Sonra düşününce, bunun da garip bir sarmal olduğunu anlıyorsunuz. Herkes sahici olmak isterken, çevresinin sahici olmadığından dert yanarken, iki yüzlülüğe prim vermek de nesi? İşte bu yüzdendir, insanların tribünlere oynaması. Alan da, veren de razı. Yalanı insan gerçeklerden kurtulmak için, yalanı ve söyleyeni alkışlıyor. Sonra da her şey sahte diye yakınıyor. Diğeri de alkış aldığı için sürekli yalan söylüyor.

 

Ben yine Salinger'a dönmek istiyorum. Vikipedinden öğrendiğim kadarıyla, kendisinden büyük sadece bir ablası olmasına rağmen, romanlarında, çok kardeşli bir gencin yaşamını kurguluyor, kendisinden küçük bir kardeşi oluyor. O masumiyeti, yalansızlığı çocuklarda gördüğü için olsa gerek, masumiyeti çocuklarla sembolize ediyor sanırım. Ama şimdilerde bazı çocukları görseydi, büyük taklidi yapan, küçük çocukları işte... çok bilmiş ve akıllı diye tabir edilen çocukları! Aynı çocukların büyüdüklerinde de, küçük çocuk taklidi yaptıklarını görseydi -özellikle koskoca kadınların, sevgiliye çocuk taklidi yapması işte- “ahhhh öldürün beniiii!” diye bağıracağından eminim. Hele bi de onlara "aman da aman ne akıllı" diye şak şak yapılıp, çocuğun masumiyetini kaybetmesine bizzat büyükleri tarafından itelendiğini görseydi!? Ne diyim ki, söyleyin bana? 

 

Bir kardeşi ölmüş oluyor, bununla da spiritüel yaşamı, öte alemi, zamanın geçiciliğini, zamanın hepimizi aşağıya çektiğinden dem vuruyor. Gidenin yaşı her ne olursa olsun.

Hep Salinger'a gelmek isteyip, ondan bahsetmek isterken, zamanımın serin sularına dalıp, şoklandıktan sonra yazıya devam edebiliyorum.

 

Bugünlerde MFÖ grubunun hep 19 isimli bir şarkısı var ya. Ben Salinger'ın da 90 yaşında hayattan ayrılmasına rağmen, kendisini 19 yaş ruhunda koruduğuna inanıyorum. (sakın bu şarkının sözlerini Salinger için düşündüğümü sanmayın, Salinger'ın yazdıklarının karşılığında epey hafif ve kolay bi şarkı sözü bunlar) Böylesi bir ruhu koruma ancak, münzevi bir hayatla mümkün olabilir-di. Ve o da öyle yapmış. Tıpkı Holden Caulfield gibi, eğitim hayatını reddedip, yanında kız arkadaşınla, yaşadığı yerden kaçıp, bir kulübede küçük ve basit işlerle hayata devam etmek. Bunu yapmış da...

Salinger kadınları seviyor. Güzeli de seviyor. Ama bu güzellik aptallığa denk geliyorsa, şöhret budalılığıysa, işte ona gelemiyor. Zaten Salinger'ın Hollywood'dan nefret ettiğini, popüler ve klişe işler üretilmesini özellikle vurguluyor.

 

Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar romanında, bir kadında en çok istediği şeyin, önce arkadaşlık ve ona değer vermek olduğunu anlıyoruz. Şekilcilikten, şekle tapınmaktan ölesiye nefret ediyor. Bu yakışıklı oğlanların ve güzel kızların kendisine aşık olmasından, sürekli kendileriyle ilgilenip, bencil olmalarına tahammül edemiyor.

 

Nitekim Salinger oyun yazarı Eugene O'Neill'in kızı Oona O'Neill ile çıkmış. Genç kızın kendiyle çok ilgili olmasını Salinger “Küçük Oonna çaresizce küçük Oonna'ya aşıktı.” olarak tanımlamasına rağmen Salinger genç kızı sürekli aramış ve ona uzun mektuplar yazmış. İlişkileri Oona'nın Charlie Chaplin ile görüşmeye başlamasına kadar sürmüş ve Oonna daha sonra ünlü aktörle evlenmiş.

 

Ben Franny & Zooey ile Çavdar Tarlasında Çocukları kısa zaman içinde üst üste okuyunca biyografisini tam olarak bilmediğim halde, Holden Caulfield karakteri için, “ evet tam da kendisinden bahsediyor olmalı.” diye düşünmedim değil. Daha sonraki günlerde hakkında öğrendiğim “Çocukluğum o kitaptaki oğlanınkine çok benzer geçti.” cümlesi tahminimde yanılmadığı gösterdi.

Salinger “Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanını yayınladıktan sonra ünlü olunca, toplumun ilgisinden sıkılıp ve gözlerden uzak oldu. Ne var ki, kaçtıkça daha da ilgi görmeye başladı.

1965 ten sonra ise bir şey yayınlamadı kendisi hakkında yazılanları da hukuki olarak engellemeye çalıştı. Son röpörtajını 1980 de verdi. Ne var ki, ortak anılarını eski sevgilisi Joyse Maynard ile öz kızı Margaret Salinger kamuoyu ile paylaşmakta bir sakınca görmediler. O da bu durumda onları hayatından çıkarmada bir sakınca görmedi.

 

Kapalı ve gizli kalan Salinger hayatı boyunca samimiyetsizlik ve iki yüzlülük içine düşmemeye çalıştı.

2000 yılında öz kızı Margaret Salinger hakkında bazı iddialarda bulunan bir biyografi kitabı yayınlamıştır. Bunun ne kadarı doğru olup olmadığı beni ilgilendirmiyor. Biz okurlarının sadece ürettikleri ilgi alanımıza girmeli diye düşünüyorum.  Kendi adıma bir sanatçının bana ne verdiği, hissettirdikleri önemli. Kalkıp da beğendiğim yazar ya da sanatçı herhangi bir şeyi yapıyor diye ben de yapma gibi bir saçmalığım olursa, kabul edin ki, ne kadar kişiliksiz ve zavallı insan-lar olduğumuz ortaya çıkar.

 

Ne iyi olurdu birbirimizi ikiyüzlü ve samimiyetsiz olmaya itmesek.

Gerçeklerden kaçmasak. Bilsek kendimizi...

 

 

Şahin Yamaner bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

O kadar esaslı anlatmışsın ki, sanki iki kitabını da ben okumuşum gibi hissettim. Okurken bir yandan da, "Ya insanların şimdiki halini görseydi?!" diye düşünmeden edemedim. İlkeli olmanın, toplumların bunca ikiyüzlülüğü içlerinde, ruhlarında barındıra bilmesine karşı çıkmanın münzevi bir hayat yaşamak gibi ağır bedeli olmamalıydı. Kalemin var olsun, sağlıcakla.

hazandagüzeldir 
 26.01.2013 15:16
Cevap :
İkiyüzlülük, çıkarcılık , yalan toplumları toplum yapan özellik galiba. Toplum bütün yalanları, ikiyüzlülükle, inkarcılıkla öğütüyor bence. Öyle olmayanlar da hemen eleniyor, yerini alamıyor toplum denen bu yalan sürüsünde. Almasın da zaten. Dediğin gibi bir de şimdi görseydi. Sait Faik'in de öyle olduğunu düşünüyorum. Topluma hiç bir zaman uyum sağlayamadı ve Ada'da münzevi bir hayat yaşadı. Her şeyin farkına varıp da katlanmak çok zor. Beğenip yorumladığın için çok teşekkür ederim...   26.01.2013 17:25
 

Dikkatle okudum ve notlar aldım; teşekkürler.

Şahin Yamaner 
 27.01.2012 13:24
Cevap :
Teşekkür ederim Şahin Bey, selamlarımla...  27.01.2012 20:48
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 246
Toplam yorum
: 1381
Toplam mesaj
: 276
Ort. okunma sayısı
: 980
Kayıt tarihi
: 15.02.08
 
 

Hepsi kurgu... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster