Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Temmuz '06

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
518
 

Sana bir şey vereceğim 'papatya'

Sana bir şey vereceğim 'papatya'
 

Düşündüm de bu gün, Akdeniz’e gelişimin, yani cennete mülteciliğimin sekizinci yılında, en severek yaptığım işlerden biri bahçe sulamak.

Adaletinden kuşkum yok güneşin.
Sıcaklığını ve sarı parlak umudunu seviyorum.
Uzaklar da ki umutlarımı sıcak ve canlı tutmasını da.
Ama bitkiler öylemi ya!

Güneş, o kadar güçlü ve o kadar yüksekteki ve beklentilere o kadar eşit davranıyor ki, sizin gülleriniz menekşeleriniz, kaktüslerle, zakkumlarla aynı donatıda değil.

Bu yüzden zeytin gölgesine diktiğim çileklere, yaşam yerlerini iyi hesaplayamadığım fesleğenlere, reyhanlara, hali vakti yerindeyse turuncu bakışları ile yaz boyu gülücük üreten yıldız çiçeklerine, acımalı davranıyorum.

Her sabah (ya da gece yorgunu bedenimi kaldıramadığım geç kalmışlığımın akşamlarında)sulama günü değilse de, onlara kovayla su dağıtıyorum bu yüzden.

Bende dâhil insanlar paso, “bana faydası olmayan ağacın dibine su dökmem” felsefesinin ezbercisi olduğumuzdan, nadide süslerimiz evcil çiçeklerimiz içerisine karışmış, türlü yabani otlardan ve evcil güzellikleri olmayan çiçeklerden rahatsız oluruz. Güzel, estetikte olsalar bir tür bedelsiz edinilmişlik kasar nedense, karşılığını ödemeci zihniyetimizi.

Bende rahatsız olup yolanlardandım, bu ehil olmayan inatçı yeşilleri nedense.
Her sulama periyodunda yumuşatıp suyla, köklerinden söküp atardım yol kenarına. Onlarda hayatta kalmanın inadında olurlar hep.
Şimdilerde yol kenarı kolonisi oluşturdular sarı yeşil, bahçe duvarı dibinde.

Özenle dikilmiş, korunmuş, kollanmış, hatta bekletilmiş keçi boku gübrelerden nasibini almadan, taş aralıklarından, kıyıdan, köşeden çıkarlar serpilirler sizin estetiğinize inat.

“Ben buradayım, herşeye rağmen” der gibi. Yolmakla, kesip atmakla bitiremezsiniz onları.
Bir yandan su parası baskısı, öte yandan lanet olası, estetik ezberlenmişlikler kuralı, diken gibi batar durur her tarafınıza.
Ama baş edemezsiniz.

Onlar Kardelen inadıyla “ben buradayım, her şeye rağmen varım işte” der gibi, varlıkları ile gözünüze batmaya devam eder dururlar.
Çoğu zaman sevdalarımızda tıpkı bu inatçı ve aykırı otlara benzer.
Hatta zehirli sarmaşıklar gibi sarar bedeninizi ve dahi aklınızı.

Onlar güneşin sıcağını biriktirir, suyun sihirini. Sizi zeytin gölgesinden alır, turkûaz rüyalara yatırır. Korunmuşluk, kollanmışlık ötesi savaşların galibidirler hep.
Sessiz ve şikayetsiz.
Boşuna da değildir çaresi ve fark edilir varlıkları, tıpkı kardelenin inadı sonunda elde ettiği sıcak gibi.
Sarı sıcak.
Ve suyun sihri gerçek, soluğunuza kazılır eninde sonunda.
Çizgi dışı ya da zor gelmez bir süre sonra, inadın yeşil büyüsü insana.
Toroslar aşılmaz değil, kentler çöplük değil, pırasa kabuğu ilişkilerin damaktaki kötü tadı yabancı değil.

Ama sizin türlü renkteki Kalkan çiçekleri, turuncunun türlü tonlarında becerisi olan yıldız çiçekleri, hatta Akdeniz’in proleteri Sardunyaların bile arasında, onların geç kalmış, ama daha inatçı tarifsizliğine bir süre sonra hayran olursunuz.

Hatta seversiniz. Olmadı yüreğinize katarsınız. Ve değer de.
Masum, naif, güçlü bir inadın sevdasına kapılırsınız. Ve değer de.
Güzelliğin, inadın ve tutulamazlığın etkisinden kurtaramazsınız kendinizi. (çabaya da gerek olmaz zaten)
Ve sonuçta o güzelliğin sulanması, kollanması ve hatta sahip olunması gerektiğine karar verirsiniz.
Bu nokta zeytin gölgesinden bile vazgeçebileceğiniz, mekânların, uzaklıkların, ötelerin, koşulların sıfırlandığı noktadır artık. (değer de)

Yalnızca bitkilerle olabilecek ilişkimize yakışır gibi görünen bu tarifin, aslında tüm hayatımızda adı ne olursa olsun tüm ilişkilerimizin, tartışılmaz etiketi olabileceğini anladığınızda enfekte bir yüreğin sahibisinizdir artık.
Sesi duyulmayan ama, çarpan kendi kendine bir yürek.

Belki de tüketmekte geç kaldığımız ve tıpkı sulamakta suyunu kıskandığımız inatçı güzellikler gibi.

***

Sanırım ben takıntılı biriyim. Bir yazar için kötü bir alışkanlık belki de bu.
Hiçbir okuyucu tekrarlanmışlardan hoşlanmaz. Bunu yaptıysa yazar ve cin okuyucular fark ettiyse, beter olur sonu. Ama ben kaygısızlardanım bu konuda ve çok sevdiğim Hintli ozan (kimilerine göre Kral) Sengor’un bana çok anlamlı gelen dizesini tekrar edeceğim bu yazıtımda.

Sana bir şey vereceğim.
Unutulmaktan korktuğumdan değil,
Hep akılda kalma isteğimden hiç değil.
Sen nesin benim için,
Ve ben kimim?
Bunu anlatmaktır dileğim.

Ozan ne verdi bilmiyorum. Ve ne verdiyse kime, ne için verdi bunu da bilmiyorum?

Ama verdiği, benim suyunu kıskandığım, evcilleştirilmiş çiçeklerin inadına yeşil, sarı, beyaz ya da her neyse, renklerini sevdama katmayı başaran, ve aklımda yer tutan bitkilerin, bekledikleri ya da umurlarında bile olmadıkları bir şey olmalı.
Çünkü onlardan neredeyse her yerde görüyorum.
Kıskanılsa da, suyun olmadığı yol kenarlarında, kaya aralıklarında, dağ yamaçlarında, hatta pek yakışmasalarda kent sokaklarında.
Sarı beyaz adında.
Rüzgara eğilen ama kırılmaz inadında.
Ve en sevdiğim Papatya.
İyi ki doğdun, iyi ki varsın.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 36
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 874
Kayıt tarihi
: 07.07.06
 
 

Basın Yayın Yüksek Okulu mezunuyum. Adalar'da yaşıyorum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster