Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '07

 
Kategori
Sanat Tarihi
Okunma Sayısı
1803
 

Sanat ne zaman başlar?

Sanat ne zaman başlar?
 

Yaşadığımız İstanbul kentinin eski günlerini fotoğraflarla görmek istiyorsak iki fotoğraf sanatçısına başvurmamız gerekiyor: Ara Güler ve Hilmi Şahenk.

Ara Güler'le yapılmış bir söyleşiye nerede rastlasam, yaptığı işin sanat olmadığını söylüyor. Ona göre yaptığı iş tarihe belgesel katkıda bulunmakmış.

İşte bu noktada insanın aklına geliyor: Gerçek sanat ne zaman başlar?

Artık sanatın boyutları o kadar genişledi ki neyin sanat neyin sanat olmadığı sorgulanır oldu. Örneğin, sinema, tiyatro, heykel, resim, müzik, edebiyat, fotoğraf, mimari sanat dediğimiz yaratıların unsurları olarak sayılıyor.

Her sanat eserinde olması gereken en önemli şey insan unsurudur. Doğada rastlantı olarak ortaya çıkmış bir objeyi biz sanat eseri olarak görmüyoruz. Bunlara en güzel örnek ülkemizde bulunan Peribacaları'dır. Peribacaları doğanın ortaya çıkardığı oluşumlar olduğundan birer doğa mucizesi olarak görülmektedir. Ama, aynı bacaların içine çizilen Bizans dönemine ait freskler birer sanat eseri olarak izlenmektedir.

Çoğumuz gezdiğimiz yerlerde ilginç doğa manzaralarını görürüz. Güneşin batışı, mavi sulara dalan martılar, mavi suları gölgeleriyle yeşile boyayan ağaçlar... Ya da kendi kendine doğada yetişmiş bir ağacın olağanüstü figürleri olağanüstü sanat objesi gibidir ama biz onu sanat eseri olarak göremeyiz.

O halde herhangi bir şeyin sanat eseri olması için sanatçının olması şarttır. Fakat burada da karşımıza her ortaya konanın sanat eseri olup olmadığı
endişesi ortaya çıkıyor. Bu tartışma ortaya çıkınca da sanatçının emeği ve
kimliği tartışılır oluyor.

Kendimizi günlük olayların yüzeysel tartışmalarından biraz sıyırıp bu tartışmalara geniş boyutlarda girdiğimizde gerçekten şaşırtıcı sonuçlara vardığımızı göreceğiz.

Örneğin hangi müzik sanattır ya da hangi şarkıcı sanatçıdır?

Müzisyenlerin temel amacı müzik aletlerinin bir birleriyle ya da tek başlarına uyumlu bir şekilde yalnızca kulağa hoş gelecek sesler yaratmak değil, aynı zamanda duyguları ve zekâyı da etkilemektir. Bu yüzden Batı'nın ve Sovyet Rusya'nın klâsik müziği çok kuvvetli matematiğe dayanmaktadır ve matematiğe dayanan bu müziği kulağı duymayan sanatçılar bile yaratabilmişlerdir.

Sanat dalı içinde yer almakta olan müziğin içinde elbette çeşitli dallar vardır. Ancak, günübirlik müzik üreten herkese "sanatçı", yaptıklarına da "sanat eseri" dememiz, önce gerçek sanatçıya sonra da gerçek sanata hakarettir. Düşünsenize klâsik Batı ve klâsik Sovyet Rusya Müziği'nin dev ustaları olan Bach, Brahms, Chopin, Debussy, Dvorak, Handel, Liszt, Mozart, Mussorgsky, Carl Orff, Ravel, Stravinsky, Tschaikowsky, Verdi, Wagner ve onların muhteşem eserleri bulunurken, günümüz şarkıcılarından ya da bestecilerinden hangisine "sanatçı" diyeceğiz?

Aynı sorun biz de yok mu? Klâsik Türk Müziğinin dev ustaları Hacı Arif Bey, Zekai Dede, Dede Efendi, Abdülkadir Meragi, Hafız Post, Itri, Rahmi Bey, Şevki Bey, Münir Nurettin Selçuk gibi dev sanatçılar dururken "sanat" ve "sanatçı" diye sunduğumuz kişiler ne oluyor?

Tamam, müziğin bir çok dalının olduğunu ben de biliyorum. Ama, her beste yapanın ve her besteyi yorumlayanın "sanatçı" olduğunu kabul etmiyorum. Onlara "besteciler" ve "şarkıcılar" dememiz bence daha uygundur.

Peki bunun ayrımı nedir?

Halk için yapılmış hiçbir şey sanat değildir.

Sanat için yapılmış her şey sanattır.

Mimaride de aynı değil midir? Toplu konutlar ve gecekondular halk için yapılmış ya da yaptırılmış sıradan yapılardır. Bakınız Koca Mimar Sinan yaptığı eserleri önce sanat için yapmaya çalışmıştır. Sinan için kullanım özelliği de önemlidir ama önce görsel zenginlik yani sanat önemlidir. Osmanlı döneminin bütün eserlerinde bunu gözlemliyoruz. Bugün üzerinden araçlar geçsin diye yaptığımız Galata Köprüsü'ne bir bakın bir de asırlar önce yapılmış köprüye. İkisinin de yapılış amacı, üzerinden geçen araçlar değişse de aynıdır. Fakat estetik açıdan ilk yapılanların özenine bir bakın, bir de son yapılan ve İstanbul Belediyesi'nin de üzerine "lâle" diktiği köprüye bakın...

Osmanlı mimari eserlerinde estetiğe verilen önemi hep görmekteyiz. Köprülerde, ibadethanelerde, hamamlarda, evlerde, çeşmelerde, hanlarda... Hayır o dönemin koşulları öyle değildi, o zaman önce sanata önem veriliyordu. Padişahlar bizzat yaptırdıkları eserlere estetik değer vermek için uğraşıyorlardı. Bu konuda en bilinen tartışmayı Fatih Sultan Mehmet'in kendi adına yaptırdığı Fatih Camisi'nde mimar Sinan (bildiğimiz Koca Sinan değil) ile iki-üç sütunun uyumsuzluğu konusunda yaptığını biliriz.

Söylentiye göre, Sultan II Mehmet, adına yaptırdığı külliyenin iki sütununu yapının geneline uyumsuz bulur. Mimar Sinan, deprem kaygılarını öne sürerek bu sütunları değiştirmez. Bunun üzerine Sultan II. Mehmet, mimar Sinan'ın ellerini bileklerinden itibaren kestirir. Ancak, mimar Sinan, haklı olduğunu bildiği için dava açar. Kadı, mimar Sinan'ı haklı bulur ve Sultan II. Mehmet'in, yani Fatih Sultan Mehmet'in ellerinin bileklerinden itibaren kesilmesine karar verir. Ancak, mimar Sinan Sultan'ı affeder ve Fatih'in elleri kurtulur.

Bu söylenti doğru mudur bilinmez. Belki de Osmanlı adaletinin ne kadar eşit olduğunu göstermek için uydurulmuş bir öyküdür.

II. Abdülhamit'in de Haydarpaşa Garı'nı bugünkü haline getirmek için ikinci kez yaptırdığını biliyoruz.

O dönemin hiçbir sanatçısı ilk amaç olarak yaptıkları şeyin kullanım amacını düşünmüyorlardı. Önce sanatsal kaygılar gideriliyordu. Ondan sonra da kullanım amacı. Yani önce sanat. Yani sanat için sanat.

Burada edebiyat sanatının yeri nerede?

Edebiyat ustalarının elinde harflerden oluşan sözcüklerden başka hiç bir şey yoktur. Bütün marifet o sözcükleri doğru dürüst yan yana getirmekte. Bir düşünceyi iyi bir kurguyla okurlara sunmak. Ama önemli olan sözcükleri iyi seçmek ve iyi yerde kullanabilmek. O halde edebiyatçının sanatçı olup olmadığını anlamak için kaç kitap yazdığı değil, kendi dilini nasıl kullandığı önemlidir. Sonra kurgu ve konu önemlidir. Dilini iyi bilmeyen yazara istediğiniz kadar kurgu öğretin, konu verin neyi neyle yazacak? Oturacak aşk konusunu işleyecek. Yani, sanat için sanat değil, halk için sanat yapma yanılgısına düşecek ki o da onu en fazla altı ay yaşatacak.

Tiyatro ve sinemada da sorun aynı değil mi? Sanat için tiyatro ve sinema yapan kaç yönetmen aklınızda kaldı? Ya da geleceğe kalacak kaç film sayarsınız?

Görmüyor musunuz filimler henüz vizyona çıkmadan parasal ölçüleri ortaya atılıyor. Şu kadar dolara üretildi, şu kadar gelir elde etmeyi düşünüyoruz. Ortada tartışılacak sanat yok. Çünkü yönetmeni de, yapımcısı da aldığımız parayla nerede villa alırızın hesapları peşinde. Nasılsa iki ünlü oyuncu, bir de çıplak kadın buldun mu, bir de filimde belden aşağı küfürler varsa para kazanılıyor.

Çünkü halk için sinema yapılıyor, sanat için değil.

Ya fotoğraf?

Fotoğraf elbette sanattır. Eline fotoğraf makinesini alıp aile fotoğrafı çeken ya da kurdu kuşu börtü böceğini çeken herkes elbette fotoğraf sanatçısı değildir. Herkesin hatta en ünlü fotoğrafçıların çektiği her fotoğraf da sanat eseri değildir. Ancak yakaladığınız ya da konu olarak çektiğiniz şey üzerinde çalışırken bir hattat kadar hassas ve ince çalışıyorsanız elbette sanat için sanat yapmaya çalışıyorsunuz demektir. Bir şeyi denklanşöre basarak karta geçmiyorsunuz, zaman ayarını ve diyafram açıklığını en uygun duruma getirmeye çalışıyorsunuz, ışık ve gölgeyi ayarlayabilmek için ölçümler yapıyorsunuz ve net bir görüntü elde etmek için elinizin titrememesini bekliyorsunuz. Yani beyninizde, özelde fotoğraf sanatına, genelde sanata olan bir saygınız, tedirginliğiniz var. Düşünceniz halka ya da kendinize en iyi fotoğrafı sunmak değil, fotoğraf sanatına en iyi fotoğrafı sunmak...

Her sanat dalının elbette popüler yanı var. Onlara söyleyecek sözümüz yok. Tartışmamız herkesin kendisine "sanatçı" dediği bir ortamda, gerçek sanatçıların kendilerini sanatçı ve yaptıkları işi sanat saymamaları.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

akıcı yazınız için kutlarım.. sevgiyle kalın..

Serdar Özdemir 
 23.06.2007 1:51
Cevap :
Serdar dostum, ilgine teşekkür ediyorum. Bütün güzellikler bizimle olsun.  23.06.2007 11:16
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 278
Toplam yorum
: 681
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3218
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster