Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ocak '08

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
1159
 

Sanatçı olmak veya biraz çingene olmak

Sanatçı olmak veya biraz çingene olmak
 

birol üzmez'in roman kahramanları'ndan bir kare


“Ben Çingenelerle oradan oraya sürüklenmek isteyen bir çocuktum hep." Jill Freedman

Yeryüzünün hangi sanatsal döneminde sanatçı, izleyicisi ve sanatına malzeme ettiği insanları kendisi ile aynı düzlemde tuttu? Ya sanat tüketicisi, sanatçıyı gerçekten hep beğenerek mi alkışladı? Soruların yanıtlarını ararken karşımıza ne yazık ki olumlu bir tablo çıkmıyor. Sistem, bir biçimde insanları gruplaştırarak ve birbirleriyle çatıştırarak, bir başka deyimle yabancılaştırarak uygarlığı yarattı.

Uygar yaşam elbette bazı değerleri değiştiriyor. Sanat ve sanatçıyı 18. Yüzyıl değerlerinden ayrı bir noktaya taşıyor. Bu noktada sanatçı, artık o ulaşılmaz, tanrısal kimliğini gözle görülür derecede yitirir oldu.

Sanatçı kimi zaman toplumsal sorunlara, çağın yapılandırdığı bunalıma değinirken, kimi zaman da sanki hayat bambaşka biçimde dönüyormuş gibi düşsel bir evrenin içine izleyicisini hapsederek sorunlarını unutturacak ölçüde dış gerçeklikten uzaklaştırır… Ve tüm bunları estetik bir çaba içinde gösteren sanat işleri ile gerçekleştirir. Dış dünyadan sıyrılmayı, izleyicisini büyülemeyi, beğenilmeyi arzu eder. Öte yandan kendisi hikâyenin neresindedir, yansıttığı sancıyı ne kadar içselleştirmiştir?

Ancak ilginçtir ki kendisini ayrı bir noktada tutan sanatçı, yine asla izleyicisi ile ürününün malzemesi olarak gördüğü insanları ile barışık da bulunmaz. Sanatsal işlerini sergilerken, tüketicisine, ürününü sunar, “ bakın bunlar işte böyleler” der, ama kendisi ne onlar gibidir ne de izleyenler gibi. O; yabancı, yalnız, ayrıksı, bir ötekidir… Kendi ile onlar arasında hep bir mesafe vardır… Kimi zaman izleyicisini gösterdiği olaylara ve durumlara karşı duyarsızlıkla suçlar gibidir. “Bakınız ey duyarsız insanlar, burada yaşanan hayatların ben farkındayım ve siz hala göremiyorsunuz” der. Kimi zaman da yarattığı o harika dünyanın büyüsüne insanları toplamak ve tapınılmak ister…

Büyük fotoğrafa baktığımızda sayısız bienalleri, ödülleri, sergileri, kokteylleri ve artan entelektüel mafyayı görüyoruz. Yine bakıyoruz sıradan izleyicisi ile asla sahici dostluk geliştiremeyen sanatçı, kendi meslektaşlarıyla da barışık değil. Rekabetin değişmez bir zemin olarak yer aldığı bu dünyada birbirlerinin eserlerine karşı objektif bir sanat tüketicisi olamıyorlar ne yazık ki.

Kanımca bu noktadan bir adım öteye gidebilmek için sanat üreten kişi okumak zorundadır, dünyayı anlamak zorundadır ve iddia ettiği yeninin, eskiden günümüze kadar geldiği süreci iyi bellemeli ve onun üzerine yeni bir şey yazdığının bilincinde olmalıdır. Diğer bir deyişle bu zor farkındalık yolculuğundan geçmelidir sanatçı ilk önce… Bu iflah olmaz kendini beğenme tutkusundan vazgeçebilen, düzenin neresinde durduğunu bilen, üretirken kendini daima besleyen ve diğerleri ile yan yana duran, yukarıdan bakmayan ve kürsüde olup tapınma beklemeyen bazı sanatçılar da var elbette tüm bu genellemeden sıyrılan…

Proje danışmanlığını yapmaya kendi isteğimle karar verdiğim Birol Üzmez, yeni bir sergiye hazırlanıyordu. “Roman Kahramanları” adını verdiği fotoğraf sergisinde Çingeneler, onun kendisini arka planda tutup bize gösterdiği kahramanlarıydı… Son derece coşkulu, desteğe açık, kendi adına hiçbir ego-fayda beklemeyen tavrı ile sıcak, keyifli bir çalışma gerçekleştirdik. Tüm fotoğraflarının seçimi, tonlamaları, gösterisi, kavram metni ve sergisinin baskıya hazırlanması için çalışırken ben de onun kahramanları ile tanıştım.

Sergi açılışını elit bir galeride sadece sanat izleyicisine hitaben yapmak istemiyordu. Çingenelerle uzun süredir birlikteydi ve sergiyi de neredeyse onlarla yaşadığı mahallede ve onlarla kol kola yapmayı tercih ediyordu. Açılış günü dar sokaklardan geçerek biz de ilk defa o mekâna girdik ve sokağın başından hissedilen müzik, alkışlar, fotoğraflarından tanıdığım gülümseyen yüzler, kanlı canlı karşımızdaydı. Bir sanatçının sergisi değil, adeta onların şenliği ve bayramıydı. Her şey kendi doğallığında gelişiyor ve sokakta müziğin ritmi ile ortaya atılan, her zamanki gibi nazlanmadan oynayan Çingeneleri ve fotoğraflarını, Birol da bizlerle birlikte keyifle izliyordu. Projesinin yüzlerini oluşturan Çingeneler ve izleyicileri ile bu şenlik içinde alçak gönüllü bir sahicilikle kucaklaşıyordu. O, insanların yaşamlarını gösterip kendini farklı bir noktada tutmanın peşinde değildi, tam tersine o gün sadece onları mutlu etmenin peşindeydi… Çocuğunu kucağına kaptığı gibi sergiye koşan kadınlar, sokakta oynayan çocuklar, evinin penceresinden coşkuya katılan yaşlı teyzeler, amcalar, son derece dikkat ve neşe içinde duvardaki fotoğraflarını izlerken aralarında konuşuyorlar “… A be baksana bu bizim kalaycının karısı değil mi. Ya da aman be yav beri bak ben de çıkmışım” Salonda, Roman müzikleri eşliğinde 200 fotoğraflık gösteri başladığında ise yine sevinç ve pür dikkat izlerlerken kulağıma “ film gibi çok şugar olmuş, keşke benim nişanıma da gelse” sesleri geliyor ve düşünüyorum, hangi izleyici bir sanat eserinin bu kadar içine girebilir ve sanatçıya bu kadar müteşekkir bakabilir? Sokaktan ayrılırken kulağımdaki müzik, zihnimdeki görüntüler ve içimdeki odaları boyayan renkleriyle artık ben de bir yanımla Çingene’yim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili İlke Hanım; Bu yazıyı yeni okudum... Sanatçı-halk bütünleşmesi ile ilgili ne güzel bir örnek. Kanımca halkıyla bütünleşen sanatçılar geleceğe ışık tutabilirler ve kalıcı olabilirler. Denizinden uzaklaştırılmış balık yaşabilir mi? yazıyı çok sevdim, yüreğine sağlık. çalışmalarında başarılar diliyorum. sevgiler.

Rıfat Mertoğlu 
 28.03.2008 16:44
Cevap :
denizinden uzaklaştırılmış balık yaşayamaz elbette, hele ki kendini o denizin dışına atıp, dışarıdan bakanlar, nafile son çırpınışlarını yaşarlar... sonra da "beni kimse anlamadı" derler:) sizin de yüreğinize ve gözünüze sağlık, teşekkürlerle, sevgilerle...  28.03.2008 17:03
 

Çok hoş bir paylaşımdı. Aslında hiçbirimiz bir diğerimizden üstün değiliz. Sanatçı olalım yada olmayalım. Farklıyız. Birimizi diğerimizden farklı kılan ise farkındalıklarımız ve bu farkındalığımızla yaptığımız seçimler. İyiki yazmışsınız. Düşüncelerinize ve elinize sağlık....Saygılar...

arz-ı alem 
 13.02.2008 1:50
Cevap :
yorumunuz için teşekkürler, evet hepimiz farklıyız ve bunun farkında olarak birbirimizi anlamak ve insan insana ilişki halinde olmak en güzeli...sevgi ve saygılar  13.02.2008 11:17
 

Saygı deger İlke hn.cım, renk,ırk,dil,din hepsi bi tarafa,insan olmanın onurunu, güzelliği özümsemiş olup, onu paylaşmaktan daha büyük bir ulvi duygu olmasa gerek. Not: (Yakında çingenelerle ilgili bir anımı anlatacağım ) Sevgilerimle.........

Hasan Göksu PBahçe 
 06.02.2008 20:14
Cevap :
güzel katkınız ve ilginiz için teşekkürler hasan arkadaşım...( çingeneler hakkındaki anınızı merakla bekliyor olacağız...) sevgilerle  07.02.2008 0:44
 

Yazınız ile aydınlandım ve kafamdaki soruları çok iyi dile getirmiş bu sorgulama. Bu ay bir dergideki köşenizde de yayınlanmıştı tekrar buradan okudum.Çalışmalarınızı biliyorum ve çok mütevazi olduğunuzu da. Sizi Ankara'dan alkışlıyorum, daima üretimleriniz bizimle olsun, saygılar.

nazmi bursali 
 31.01.2008 12:48
Cevap :
teşekkürler, tekrar buluşmak dileği ile, sevgiler... not: sizin profiliniz gözükmüyor MBda, sesinizi sayfanızdan da duymak isteriz:)  31.01.2008 14:03
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 25
Toplam yorum
: 193
Toplam mesaj
: 64
Ort. okunma sayısı
: 1014
Kayıt tarihi
: 16.01.08
 
 

İşletmecilik eğitimi ve sonrasında finans sektöründe bir dönem profesyönel çalışmanın dışında, 19..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster