Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Nisan '15

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
685
 

Şansıma elveda derken

Ellibeş-altmış yıl öncesiydi! Öğrenim yılını yeni tamamlamış ve Erkek Sanat Enstitüsü’nün, tesviye bölümünden mezun olmuş, diplomamı alınca da herkes gibi bende tarifi imkansız bir sevinç duymuştum. Fakat babamın malî gücünün yeterli olmaması sebebiyle de yüksek tahsil plânlarını şimdilik rafa kaldırmış, ileride malî yönden durumumuzda bir iyileşme olacak olursa, bende o zaman okuyacaktım. Hep böyle hayaller kuruyordum. Bu nedenle de, askere gidinceye kadar kendi memleketimde beni idare edecek bir iş bulur veya bulabildiğim, bu iş tekliflerini de değerlendirmeye alıp, bir araştırma yaparsam daha iyi olur herhalde diye düşünmekteydim.

   Şayet durumumuzda bir iyileşme durumu olamayacak olur ise, bende diğer bazı arkadaşlarım gibi hem çalışıp para birikterecek, hemde biriktirdiğim bu parayla askerlik öncesi yada sonrası okuyacaktım. Planlarım bu doğrultuda idi. Ama gördüğüm kadariyle devletin verdiği bu işçi maaşıylada babamın malî durumunda pek düzelme olacağı belirtileri, hemen hemen yok gibi bir şeydi. Yani ufukta bir gemi görünmüyordu.

   Aradığım işlerden beklentilerim ise; şöyle şöyle olursa daha iyi olur şeklinde idi. Neydi bunlar diye açıklayacak olursam, o da şunlar olabilir herhalde diyordum.

   Öyle ya, bir örnekleme yapacak olursak, mutlaka kendi memleketimde bir iş ve en önemlisi de, işe giriş-çıkış saatleri! Bunlar kesinkes açık ve seçik olarak belirlenmiş olan bir iş! Vardiya sistemi de olabilirdi ama, yeter ki saatinde işime gitmeli ve saatinde de işimden çıkmalıydım. İş lüzumuna binaen mesaiye de kalabilirdim. Ekmek parası değil mi bu, herkes işine nasıl önem veriyorsa, nasıl ter akıtıyorsa, bende öyle olmalıydım. Hatta işyerinden teklif olduğunda, cumartesi-pazar günü dahi demeyip çalışabilmeliydim! Piyasada bu gibi işlerle uğraşan, bir kaç işyerinden teklifler almadım da değildim aslında! Ama ben, resmi veya özel fabrikaları veya kurumsallaşmış olan işyerlerini daha çok istiyordum. Sebebine gelince bu işyerlerinde, her şey yerli yerince oturmuş ve oralara bir çalışma standartı getirilmiş ve çalışanların hakları bir prosedüre bağlı olarak korunmuş durumdaydı! Bunu okul stajı yaptığım dönemlerden de çok iyi biliyordum.

   Burada çalışanlar paydos saati geldiğinde işyerini hep birlikte terkediyorlar, saati belirsiz çalışmalardan etkilenmiyorlardı. Mesaiye kalanlar bu durumun haricindeydiler. İşyerinde kullanılan takım ve techizatlar, piyasaya göre daha modern ve daha hassastılar. İnsan, bu gibi tezgah ve techizatların başından bir dakika bile ayrılmak istemiyordu. Tabii okula göre biraz farklılıklar arzediyordu ama, yinede eşdeğerdi de diyebilirdim. Sonradan duyuyordum ki teknoloji yönünden fabrika - endüstri işbirliğinde endüsri bir adım hatta iki adım öne çıkmış durumda imiş. Kime sorsam bu konuda daima aynı şeyi söylediler ve görüşümü paylaştılar.

   Fakat diğer bazı hususlarda piyasa için ayni şeyi söylemem pek de mümkün değildi. Birde tüm bunların yanında ücret faktörü de en başta gelen parametreler arasında yer alıyordu. Piyasadaki işyerlerinden çok para talep etmiyorduk ama insan, hakkının yenilmesini de hazmedemiyordu! Zira burada, patronlar tarafından takdir edilipte bir işçiye verilen ücreti yazmış olsam, hiç inanasınız gelmez. Hele diplomalı (!) bir işçiye veilen ücrete, hayret yahu bu kadar da olmaz dersiniz! Bu tür atelye ve işyerlerine haksızlıklar da yapılmasını veya onları yermeyi de uygun bulmam. Buralardan çok sayıda sebeplenen insanlarımız da var. Ama patronların o buz gibi tavırlarını eritmenin de pek mümkün olamayacağını düşünüyorum! Bu arada, bir kamu kuruluşunun “işçi alınacaktır” ilanı üzerine müracaat edip, teorik ve pratik imtihanlarına girdim.

   Galiba 10-12 kişi kadardık.”Neticeyi, bir hafta sonra fabrikanın giriş kapısına asacağımız listeden, öğrenebilirsiniz”demişlerdi. Telefonla veya aracı kullanarak neticeyi öğrenmeye kalkmayın ve kurumumuzu da rahatsız etmeyin diye, altına bir de not düşmüşlerdi. Bende bundan esinlenerek sonuçlar belli olana kadar, başka seçeneklerim olan işyerlerindeki şartları ve piyasadaki büyük atelye sahipleri ile de temasa geçip, kendime de en uygun olan işi bulmaya, çalışıyordum.

    Büyük birişyeri sahibi patronunun sekretaryasından aldığım randevu sonucu doğruca onun atelyesindeki ofisine görüşmeye gittim. Beni biraz kapısında beklettiler. Öyle ya patronla konuşacaktım. Benimle konuşmak için bu kadar bekletme olacaktı tabii. Patron yanına kalfasını da alarak gelmişti görüşmeye.

   Tanışma faslından sonra, kalfası da merak ediyordu patronunun ne gibi sorular soracağını! Onu ve beni can kulağı ile pür dikkat dinliyordu. Görüşme esnasında bana sorduğu ilk soru şu oldu patronun;

-  Kaç liraya çalışırsınız? Ayrıca haftalık mı istersiniz, aylık mı? dedi.

-  Hoppala, işmi yani şimdi bu? Patronun soracağı soru böyle mi olmalıydı? Bende bunları cevaplamadan önce ne iş yapacağımı, nerede çalışacağımı, işbaşı ve paydos saatlerinin benim açımdan önemli bir durum, olduğunu, bunları bilmeden kesin olarak size, önceden nasıl bir rakam söyleyebilirim ki? dedim.

- “Patron, hele siz bir işe başlayın da gerisini sonra konuşuruz?”. Zaten elemana çok ihtiyacımız var. Götürü ve çok kısa süreli devletten bir de iş aldık. Bütün bunların ölçü ve montaj kontrolünü yapacak diplomalı bir kaç elemana daha ihtiyacımız olacak, bu bakımdan elimizi çabuk tutmamız gerekiyor, dedi.

-  Bende az önce arzettiğim şartları tam öğrenmeden işbaşı yapamam efendim dedim. Çünkü, o işyerinde çalışanlardan bazıları, kendilerini hiç tanımamama rağmen, görüşme saati öncesi, atelyeye şöyle bir göz attığım sırada, patronun ofisi önüne giderken, önüme geçip, bana  önceden her şeyi açık açık konuş sonra üzülme ağabey diye tüyo verdiler. Çünkü biz bu hatayı bir kez yaptık, sen bari yapma diye kulağıma fısıldadılar. Üstelik bakın sizin diplomanız da varmış, kendinizi  bu adamlara yedirmeyin dediler. Daha işe başlamadan, kısa zamanda patron hakkında, işçilerinden de bir hayli bilgi toplamış oldum. Bu benim için de iyi bir referans kaynağı olmuştu!

   Patronla karşılıklı konuşmalarımız sonrası;

-  Üzgünüm ama, sizinle anlaşamayacağımızı anladım ve burada birlikte çalışmamıza da imkan yok. Size esenlikler dilerim, dediğimde; Patron;

- “ Biz zamanında karın tokluğuna çalıştık a be paşam,” dedi.

-  Olabilir, bu sizin tercihinizdir efendim, dedim.

-  Sizin bahsettiğiniz zamanla şimdiki zaman arasında, yaklaşık 30-35 yıl gibi uzun bir zaman dilimi geçmiş.  Elbette ben, beni ilgilendiren konularda görüşümü ve şartlarımı açıkça söylemek mecburiyetindeyim,   buradan ekmek yiyeceğim. Vereceğiniz ücretle, benim karnım doymadıktan sonra, bunca çabamız o zaman neye yarayacak? Her halde anlattıklarımda yanlış bir talep olmasa gerek? dedim .

-  Patron da şimdiye kadar benden iş isteyenlerin hiç biri, benimle bu şekilde bazı fikirler öne sürerek konuşmadı dedi.

- Peki nasıl konuşmamı istiyorsunuz, efendim dedim? Patron fazla da yoruma girmedi. Ben yine devam ederek;

-   Aslında benim taleplerim at ile deve değildi, değerli büyüğüm! Gerçeğin ta kendisiydi. Ama siz patronların zihniyeti herşeyi biz biliriz biz ne dersek o olur tezini savunmak. İşte bu düşünce yapısı, sizi yanıltıyor, efendim. Biraz da ne olur sizden iş isteyenleri, işe almasanız bile onların neler istediklerini dikkate alırsanız, göreceksiniz ki daha da mutlu olacaksınız, diye düşünüyorum dedim. Ama arada nesil farkı olunca doğru olan hep ben bilirim tezi, ortaya çıkıyordu. Bu çağda bu gibi varsayımlar pek de kabul edilebilecek cinsten bir tez olamıyor artık, dememe fırsat kalmadan ; Patron daha fazla dayanamadı ve birden;

- “Beğenmiyorsanız gelmezsiniz paşam, burası bir han, biri gelir diğeri gider. Hiç te umurumda değil ” dedi! Teşekkür edip oradan ayrıldım.

    Gördünüz mü dedim kendi kendime!.. En ufak bir tenkide ve eleştiriye dahi açık değiller. ”Ben patronum, ben ne diyorsam o olur” düşünce yapısının hakim olduğu bu görüş; ayan beyan ortada iken, ben ne anlatsam boşunaydı! İşte piyasanın gerçek görüntüsü aşağı yukarı bu idi. Bu durumda bu klişeleşmiş fikirler değişmediği sürece, bazı hususlardan söz etmeye ne benim ne de başka kimselerin bir hakkı olacaktır. Bu şartlardaki bir kimse, ne rahat bir çalışma ortamı bulabilir ne de, patronuyla anlaşabilir! Ben şahsen hala da inanamıyorum! Ama zamanla ne olur bilemem! Hep bu tutum mutlaka değişmeli diye düşünüyorken, daha sonra iş arayanların bir çok sıkıntıya girecekleri unutulmamalıdır,şüphesiz.

   Nitekim, daha o zamanlar ant içmiştim kendi kendime! Eğer ben bu parametrelerin değiştiğini duyarsam veya görürsem bir hayır kurumuna vaatte bulunacağımı diye. Bu husus bir anlamda, bir tepkiydi benim için. Sizler beni hiçe sayıp, aklınız sırabanabir imkan vermeyeceksiniz öyle mi ?“güya insanların işsizliğinden ve çaresizliğinden çıkar sağlamaya çalışıyorlardı.”Okulda hocalarımız da,” yaptığınız işin doğru olduğuna inanıyorsanız, bütün gücünüzle kendinizi savunun, kimseye ödün vermeyin ,”demişlerdi! Ama çabalarımız                                                                         

boşunaydı hep.Tavşan dağa küsmüş de dağın haberi olmamış misali gidiyordu bu işler! Daha sonra, da aldığım diğer bir randevu gereği, yine başka bir büyük işyeri patronuyla görüşmeye gittim. O da önceki patron gibi  beni bekletti. Üzerinde durmadım hiç. Bu patronda diğer patron arkadaşının düşündüklerini, sanki ezberlemişcesine, aynı sözleri tıpa tıp ufak tefek aksan farkıyle tekrar edip durdu. Daha önce görüştüğüm patronun İsmini sorunca söylediğimde, evet o arkadaşımızı tanıyorum dedi. Zaten daha önceleri bir işyerinde üç-beş sene birlikte çalışmışlar. Ben de, benim hiç acelem yok, şartlar uygun olursa çalışmayı düşünürüm, olmazsa dünyanın sonu da değil dedim. Memleketimde büyük iş hacmi ve büyük atelyeleri olan patronlardı, bunlar. Bu ikinci patronla da yaptığımız mülakatta da ortak bir çözüm yolu bulamadım. İşte aşağı yukarı hepside bu şekilde davranmanın bir meslek ilkesi olduğunu hatırlatıyordu bize.

   Çok büyük olasılıkla hepsinin de düşünceleri bu olamazdı ama, içlerinde tenzih ettiklerim ve saygıya layık patronlarımızda vardı. Fakat bunlar inanın, azınlıktaydılar ve elleri öpülecek kimselerdi. Çalışma hayatı, düşünce yapıları genel olarak böyle olan kimselerle, doluydu.

   Yani sizin anlayacağınız;”Böylelikle, malı ucuza kapatalım düşüncesindeydiler!” bu tür kimselerin çoğu!Halen de öylemi dir bilmiyorum? Aradan bunca yıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen bir şeyler değişmemişse, inanın yazık hem de çok yazıktı çalışma hayatına !

   İş için patronlarla görüşmelerimden hemen biraz önce, diğer işyerinde olduğu gibi bu işyerinin personelleri tarafından da,atelyeyi gezip patronu beklemem sırasında burada da bana verilen bilgiler, inanın hiçte iç açıcı değil ve üzücüydü. Burası da diğer atelyelerden çok farklı olan büyük bir işyeri idi. Çok sayıda eleman çalışıyordu. İşyerindeki çalışma şartlarının, çok ağır ve gayrimüsait şartlar olduğunu, kendilerininde bu şartlar altında ezildiklerini, bu nedenle sosyal hayatta da hiçbir aktivitelerinin olmadığını, müstebit bir tutum içersinde çalıştırılmaya devam edildikleri gibi, çok az bir ücrete de talim ettiklerini beyan ettiler. Bunlardan bazılarına orada iken, kendimde yakınen şahit oldum. Aman ha ağabeyciğim, patronun sizden talep edeceği isteklerinde sıkı durmalısınız, diye burada da ikaz ettiler! Çünkü burada da iş her zaman olduğu gibi patronun iki dudağının arasında bitiyordu. Hiç bir iş emniyetiniz yoktu. Başınız daralsa ve meşru bir mazeretiniz olsa bile çok zor izin alabiliyordunuz. Daha ne anlatayım ki, gördüklerimi şimdi anlatmaya kalksam sayfalara sığdıramazdım herhalde. İşte ben de bütün bunları dikkate alarak konuşuyordum zaten. Kendimce bu iş şöyle şöyle olmalıydı diye düşünüyorken hep bu durumlar gözünün önüne geliyordu!   Örneğin;

-  İşe önce, beni bir sınayarak  başlamalı idiler. Daha sonra da bir çok konularda denemeli, gerekirse bir proje resmi okutmalı veya yapılacak bir iş parçasını  gösterip bunu nasıl yaparsınız diye sormalı, hatta bunu bize yapabilirmisiniz demeliydiler ! Bence mülakattan amaç bu olmalıydı? Ben şahsen bunu bekliyordum”.

   Ama olmadı, olamadı. Aslında ben el emeği göz nuru olan çalışmaların, her kim olursa olsun onların değerlendirilmesinden yanaydım. Bu bakımdan biraz titiz yaklaşıyordum bu tür konulara. Bu gibi konularda adamların, kendi alışkanlıklarının dışına çıkmak gibi bir niyetlerinin olmadıklarını, yine üzülerek gördüm ve bizzat yaşadım. Bu fasit çemberi bir türlü yaramamıştım. Ama başka müracaat eden arkadaşlar yarabilir mi ? onu da bilmiyorum. Çünkü oralarda bir sabit fikirliler sultası vardı. Hiç abartmıyorum inanın gerçek aynen böyle. Bu görüşmelerimden iki üç gün sonrasıydı. Okulumdan evimize bir zarf gelmişti. Kendi kendime hayırdır inşallah dedim. Zarfı açtığımda, Okul Müdürü’nün yazısını gördüm.

“Batı Almanya sizlere uygun iş için eleman aramaktadır. Verecekleri saat ücretinin de 5,25.DM. olduğu bildirilmiştir. Gitmek istiyorsanız, 10 gün içerisinde, aşağıdaki konu ile ilgili evrakları da hazırlayıp Okul Müdürlüğü’ne müracaatlarınız!”deniliyordu. Çok çok sevinmiştim, talih bu sefer benden yana galiba dedim. Akşam babam geldiğinde, yazıyı kendisine okudum.Babam ise;

- Bütün bunlar güzel şeyler oğlum ama, ben şahsen senin oralara gitmeni istemiyorum. Benim senden başka, benimle yakinen ilgilenecek kimim kimsem de yok. Kardeşinde çok küçük, üstelik annende öldü. Benim çektiğim ıstırabı, bir ben bir de Yaradan biliyor dedi ve gözleri yaşardı. Başım daralsa, şurada hasta olup yatıp kalsam, beni kim bakar çeker, kim bana bir bardak su verir oğlum? Bütün bunlar bir gün gibi aşikârken ve bir baba sözü dinlemeyeceksen yine de sen bilirsin? Ama önünü de kesmek istemem dedi.                                                                            

   Konuşmasında işsiz olman nedeniyle, benim senden bir şikayetim yok. Senden, para-pul konusunda herhangi bir yardım da talep etmiyorum, o halde yinede bu kararı sana bırakıyorum ? Şükürler olsun ki geçinip gidiyoruz işte!                                 

    Şimdi bütün mesele benim vereceğim kararda toplanıyordu! Babamın anlattıklarını şöyle uzun uzadıya, bir düşündüm. Babam yerden göğe kadar haklı idi. Annemizin kâlp krizinden zamansız ölümü ile aramızdan ayrılması, hepimizi ta canelimizden vurmuştu . Buna rağmen babam;                                                                   

- Ne istemişseniz aldım, ne demişseniz yaptım ve kardeşinle seni, bir gün olsun anne özlemi de çektirmedim.

   Hatta komşularımızın sen bu çocuklara analık yapamazsın, bir an önce evlen tekliflerine dahi dönüp bakmadım ve elimin tersiyle ittim. Kaldı ki evlenirsem gelen hanım çocuklarımla anlaşamazsa onları aşırı derece de rahatsız eder ve onlara hor bakar ise, ben gerçekten yıkılırım deyip, hep sizlerden yana tavır koydum. Daha neler neler vs. gibi, bir çok hususları da sayarak üzüntüsünü dile getirdi. Bütün bunlar, bana söylenmişti. Öyle ise ben bunun bilincinde iken, şimdi nasıl olurda babamı bu acı ve elim olaydan sonra, yapayalnız bırakabilirdim? Olacak iş değildi bizimkisi. Bu yaştaki ihtiyar babamı daha fazla üzüp ahını alamazdım! Zaten bu konuda gönlümde pek rahat değildi. Babama, Almanya’ya gitmiyeceğimi bildirdiğımde, babam kanatlanıp uçtu adeta! Öyle bir sevindi ki sormayın gitsin.

- “Sağ duyu hakim oldu ”oğlum dedi. Ben, kardeşinle birlikte bizi yalnız bırakıp gideceğine zaten İnanmamıştık.

    Bundan sonraki durumlarda da” bu ailenin sevk-idaresini sen ele alacaksın, bu göreve şimdiden, kendini hazırlamanı istiyorum,”dedi.

   Birden, babamın hiç beklemediğim bu önerisini, bana artık sende yavaş yavaş bu sorumluluğu üzerine al (!) oğlum dediği şeklinde yorumlamam gerektiğini anlatıyordu. Bu husus beni, inanın gerçekten de çok düşündürüyordu. Sahi ben bu sorumluluğu üzerime alabilecekmi’ydim veya ben buna hazırmı’ydım? İşte orası benim için iki bilinmeyenli bir denklemdi şüphesiz?

- Nasıl istersen babacığım dedim. Ben bunu söylediğim de babam birden bire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Herhalde o da duygulanmıştı, yada bana öyle gelmişti. Bizim Almanya meselesini, babamın isteği doğrultusunda bir daha açmadım. Zaten doğru olan da buydu.                                                                                   

   Bütün bu olaylar olurken aradan 10 gün geçmişti. Acaba imtihan sonuçları ne oldu diye adı geçen fabrikaya gittim. İmtihanı kazandığımı, listede gördüm. Ama bir oldu bitti ile karşılaştım. Kazanan arkadaşlarımın hemen hepsinin işbaşı yaptıklarını ve bana ulaşamadıklarını söylediler. El insaf, dedim. ”Eğer, bütün kazanan arkadaşlarıma haber ulaştırıp da bana ulaşamamışlarsa pes doğrusu!”Başka söyleyecek bir şey bulamıyorum ben, dedim!                                                                        

    Ben ikametgah olarak PTT merkezinin hemen alt sokağında oturuyordum. Bunu açıkladıktan sonra geriye başka bir şey kalmıyordu, herhalde? Personel Müdürü eksik kadrolarını tamamladıklarını, hakkımın da baki olduğunu, ilk plânda beni daha sonra açılacak bir kadro için çağırabileceklerini söylediler. Bu husus, boş laftan öteye başka bir şey ifade etmiyordu! Sonradan duydum ki, arkadaşlarımız, iktidar partisinin il başkanından kart götürmüşlerdi, hemen işe başlatılmaları için!                                                           

   Benim böyle siyasetle uğraşan ve partide kaydı bulunan kimim-kimsem olmadığı içinde, ben bu avantajı kullanamadım. Personel Müdürü’ne de açıkça dedim ki ;

-   Sn. Müdürüm, iki ellerim yakanızdadır. Bunu sakın aklınızdan çıkarmayın!..

-  Bakın sizin de, çocuklarınız vardır her halde ?

   ”Mazlumun ahının, zalimi bitirdiği gibi, benim ahım da bir gün seni de bitirir dediğimde, beyefendi bir tuhaf oldu!”Ve ben kazandığım imtihan hakkımı, okuduğunuz gerekçeler ile kayıp ettim. Olmaması gerekiyordu, bu gibi haksız atamaların ama kime derdinize yanacaktınız ki! Olmuştu bir kere. Bazıları da diyecek ki, neye dava açmadın? Böyle diyenlerde haklı tabii! Bir takım imkansızlıklar buna mani oldu. Gerisini aydın olan anlasın diye düşünmekteyim. Dedim ya insanın talihi, bir kere dönmeye görsün! Kolay kolay da değiştiremiyorsunuz?

   Ve “kadere keder olmuyor”du. Aradan bir hafta henüz geçmişti ki daha, babam çalıştığı kamu kuruluşunun, ilan tahtasında torna, tesviye, mobilya ve ağaç işleri, elektrik bölümü Sanat Entitüsü mezunu elemanlar arandığını görmüş ve okumuş. ”Personel çocuklarını öncelik tanıyorlarmış.” İstersen bir şansını dene oğlum, dedi. Peki dedim. Nerede imiş bu işyeri diye babama sordum. Ankara’da, dedi!                                                             

   İyi ama babacığım, benim Almanya işine olmaz dediniz de buna nasıl onay veriyorsunuz? Babam da mecbur etmiyorum ama, işe alınırsan, buraya belki nakil etme imkanımız olur diye düşünmüştüm de, onun için söyledim dedi. Babamın görüşü daha mantıklı geldi bana .

    Hemen ilgili evrakları hazırlayıp, verilen adrese, ulaşmak için, ertesi günü trene atlayıp  Ankara’nın yolunu tuttum. Ankara’yı hiç bilmiyordum. Gelmeden önce, Ankara’da okuyan okul devre arkadaşlarımın evlerine uğrayıp ailelerinden adres istedim. Sağolsunlar yardımcı oldular. Ben okudukları okulun önüne ulaştığımda, arkadaşlarım da yemeklerini yeni yemişler ve çay içmek için bir pastaneye gidiyorlarmış. Kapıda karşılaştık! Beni görünce çok çok sevindiler ve şaşırdılar! Durumumu sordular? Bende kendilerine, konu hakkında detaylı bilgiler verdim.                                                                                                         

    Gideceğim fabrikada, teorik ve pratik olarak imtihan olacakmışım. Kazanırsam birkaç ay burada çalışıp, sonra da memleketime nakil talebinde bulunacağım, dedim. Sağolsun, arkadaşlar beni adı geçen fabrikaya kadar götürdüler. Hatta, istersen bizde ilglilerle konuşalım dediler, kabul etmedim. Ben kendimi tanıyordum. Arkadaşlarıma, burada başarılı olacağımı düşünüyorum, dedim. Hatta arkadaşlarım yine dersine çok çalışmışsın galiba diye de takıldılar. Nitekim 1-1,5 saat sözlü imtihan ve mülakat sonunda, tamam kazandınız, pratik imtihanı yapmamayı uygun bulduk, haydi hayırlı olsun dediler. İlgililer, daha sonra şu şu evraklarıda Personel Müdürlüğü’nden alıp yarına kadar tamamlarsanız ertesi günü işe başlatabileceklerini söylediler.

    Uzatmayayım, ilgili evrakları tamamlayıp hemen işe başladım. İyi hoş bütün bunlar güzel de, nerede yatıp-kalkacaktım? İşte bütün mesele burada idi? Haydi üç-beş gün arkadaşlarımda idare ederim, ama ya daha sonraları ne yapacaktım? Ankara ucu bucağı olmayan koca bir kent. Arkadaşlarım üçü bir araya gelip güzel bir daire kiralamışlar. Üç oda bir salon tam onlara göre. Derslerini salonda yapıyorlar, yatmaya gelince odalarına geçiyorlar. Benim bu kira ücretini tek başıma kaldırmam mümkün değil ve gücüm yetmezdi ki. Tanımadığım kimselere güvenipte onlarla da kalınamazdı. Velhasıl bir çıkış yolu bulamadım. İşte bu nedenle de nakil yaptırabilirmiyim diye düşünüyordum. Ama, bu iş ya düşündüğümden de daha uzun sürerse ya da olmazsa o zamam ben ne yapacaktım? İlgililere rica edip tekrar sordum;

- Fabrikanızda kalma imkanım varmı?                                                                           

- İlgililer, yok yalnız bir odamız var ama, burası ihtiyat odası dediler. Buraya bir yatak daha atılabilir mi? Onu da, Fabrika Müdürü karar verir ve buna müsaade eder mi, orasını bilemeyiz?

- Bir kez denemeye değer herhalde değilmi dedim? Ben arkadaşlarımda kalmaya devam ede durayım, diğer yandan, Fab.Müdürü’yle konuşmak için, randevu aldım. Durumumu anlattım, bana lütfen yardımcı olun efendim, dedim. Müdürbey de bana;

- Aslında, biz seni çok sevdik. İmtihan eden arkadaşlarımızda olumlu görüş bildirdiler. Mazeretini de dinledim, ama üzülerek söyleyeyim ki, ihtiyat odasında kalmanı hem uygun bulmam, hemde böyle bir şeye izin veremem!

 -  Bende, o zaman bana bir çıkış yolu önerirmisiniz efendim? Dedim.

 - Vallahi imkanım olsa, seni evimde de misafir edeyim ama, sen yine en kısa zamanda başının çaresine bak.

   Bu seferde ben, bir kez daha rica edip;

-  Nakil falan olamaz mı efendim? dediğimde, Müdürbey de;

- Zaten elimde kadro noksanlığı var, üç gün önce işe başlattığım bir personelin, naklini nasıl olurda müsaade edebilirim, siz olsanız yaparmıydınız bunu diye? bana sordu. Ben de;

- Haklısınız efendim, dedim ve Müdürbey’in odasından hüzünle ayrıldım. Müdürbey nakil önerimi onaylamadı!

   Aslında ben kalacak yerim olsaydı, beş-altı ay daha çalıştıktan sonra bu teklifi yapacaktım. Acaba dedim, teklifimde acele mi etmiştim,başka bir alternatif bulamazmıydım, diye kendi kendime çokta düşündüm. Ben bir yer de yanlış mı yaptım yoksa, diye de hala da düşünmekteyim. Ama nakil işinde başarılı olamayınca, bir beş günlük fabrika çalışmasının ardından istifamı vermek zorunda kaldım. Personel Müdürü, istifamın nedenini sordu.

-  Ben gurbete ilk defa çıktım. Zor şartlar altında olduğumu anlamanızı isterim. Burada kimim kimsem de yok, bu durum karşısında tek başıma ne yapabilirdim bu koca kent’de! İşte bu nedenle çok sevdiğim işimden ve sizlerden istemiyerekte olsa ayrılmak zorunda kaldım. Benim nakilden başka çarem, umudum da yoktu zaten. Onun için, bende yeterince üzüldüm ama, her nasılsa  çaresiz kaldım işte. Umarım beni anlayışla karşılarsınız her halde dedim.

    Büyüklerimiz ne de güzel söylemişler; Talihsizlik insana, gerçek dostlarını gösterir ! ”diye. Hakikaten de öyle oldu. Durmadan, iş aradığım günlerde gerçekten bir dost arıyordum. Ama, bulabilecek mi? idim. İşte orasını kestiremiyordum. Her nasılsa o dostu da, çok aramama rağmen, inanın bir türlü bulamadım. Bir kusur mu işledim acaba diye de, yine tekrar tekrar kendimi, hep devamlı yargıladım. Gerçekten benim için çok zor günlerdi bunlar. Piyasadaki işyerlerini tercih etsem iş çoktan hazırdı! Ama patronların tutarsız ve  insan onuruna yakışmayacak şartları gözümü korkutmuştu. Ne yaparsanız yapın, olmayınca da olmuyor işte. “Bazen İnsanın hayatını yalnız sadece akıl değil, talih de yönetirmiş”! derler ya, işte öyle bir şeydi yaşadıklarım. Nasıl mücadele verdiğimi, neler yaşadıklarımın takdirini, de sizlere bırakıyorum tabii ki !

   Okul arkadaşlarıma da yakın ve sıcak ilgilerinden dolayı hem veda hem de teşekkür edip, doğruca memleketimin yolunu tuttum. Babamın ne yazık ki sevinci kursağında kaldı ve bu işe çok çok da üzüldü. Kendisinin yüzünü güldüremediğim için, ben de çok üzgündüm. Gönlümden neler geçiyordu neler. Ama yine de ümidimi muhafaza ettiğimi, ayrıca belirtmek isterim.

   Ben zaten, sabrın sınırlarını zorluyordum.”Sabır kurtuluşun anahtarıdır” diye bana öğütler verirlerdi çok zaman! Bunun böyle olmasını, bende istemiyordum ama, derdinizi kime anlatacaksınız ki? Hep o kurtuluşun anahtarını aradım boş kaldığım zamanlarımda bile. Nedense şanş yüzümüze bir türlü gülmedi. Çaresiz, “şansıma elveda! “ demekten başka da bir şey de gelmiyordu elimden !

    “Yarım kalmış gerçekleştirilememiş hayallerimin hüznünü yaşıyordum, hep. İnanın çok hem de pek çok üzülüyordum.”Kimbilir, bakarsınız belki hayat bize de güler bir gün mutlaka!.. Ne dersiniz?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 419
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster