Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mayıs '20

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
1294
 

Şanslı Per/ Lykke Per

Danimarka’nın deneyimli ve başarılı yönetmeni Billie August’un Nobel ödüllü Danimarkalı yazar Henrik Pontoppidan’ın Lykke Per/ Lucky Per adlı romanında sinemaya uyarladığı Lykkke Per/ Fortunate Man, yönetmenin Night Train to Lisbon/Lizbon’a Gece Treni filminden sonra yine bir roman uyarlamasıyla karşımıza çıktığı ve roman tadında ilerleyen 2018 yapımı filmi.

19. yüzyılda Danimarka kırsalında yaşayan dinine sıkı sıkıya bağlı, katı kuralları olan ve ailesini de bu kurallar içinde tutmak isteyen bir kilise rahibinin oğlu olan Peter Sidenius, babasının şekillendirdiği bu aile ortamının baskıcılığından çıkışı, kabul aldığı Kopenhang’taki mühendislik fakültesi olarak görür. Zira Peter hırslı, inatçı, azimli bir gençtir. Ve bu kararıyla ailenin kurallarına karşı çıkar ve babasının değer yargılarını reddederek, kendi bağımsızlığını ilan eder. Babası ona hiçbir şekilde maddi olarak destek olmayacaktır, sadece O’na, giderken kendi babasından kalan bir cep saatini hediye etmek ister ancak Peter bunu kabul etmez. Ve soluğu Kopenhag’ta alır. Parasızlığa rağmen büyük bir şehirde var olmanın yollarını hızlıca keşfetmeye başlar. İlk olarak karşısına bir restoranda garson olarak çalışan bir kız çıkar O’na şehri anlatır, seksin kapılarını açar, Peter de O’nu kendine bir merdiven olarak kullanılır.

Peter için amaca giden her yol mubahtır. Bu yolda, şehrin ileri gelen zenginlerinden Solomon ailesinin oğlu İvan ile tanışmak da ilk hedefidir. Ailenin ülkedeki yetenekli gençlere yatırım yapacağını duyunca gece gündüz üzerinde çalıştığı projesini bu aileye anlatmak en büyük dertlerinden biri haline gelir. Son derece inatçı bir yapıya sahip olan Peter, inadının meyvelerini de alır ve kısa zamanda bu ailenin içine girer. Hristiyan, kırsal kesimden gelen, fakir ve yargılayıcı bir ortamda büyümüş olan Peter, Yahudi, üst sınıf, zengin bu ailenin onu kabullenişi ile kendini sınıf atlamış gibi görür, geçmişini tek kalemde silmeye hazırdır. Hırslı, başarılı, projesine sonuna kadar güvenen ve kimseye eyvallahı olmayan Peter, ailenin nişanlı ve büyük kızı Jakobe’nin kendisine olan merhametli ve yargısız tavrıyla birden kendine yeni bir amaç edinir. Ne yapıp edip Jakobe’nin kalbine girmek, ki bunu da başarır.

Peter’in Solomon ailesi tarafından kabulü, ona yeni kapılar açar, Avusturya’ya eğitim almak ve önemli projeler üzerinde çalışmak için gider. Burada olgunlaşan bilgileri, becerileri O’nu Kopenhag’a dönüşte bambaşka bir noktaya taşıyacaktır. Ancak o esnada babasının ölüm haberini alır ve cenazesine gitmeyi reddeder.

Peter bir saksı çiçeği gibi her gittiği yere uyum sağlayıp oralarda yeşereceği hayalindeyken, geçmişinin izleri ve ailesini reddedişi, onu yavaştan esir almaya başlar. İlk olarak, kiliseden gelen çan seslerine tahammül edemeyip, İsa’nın ikonuna saldırması, içindeki öfkesinin büyüklüğünü açığa çıkarır. Ailesini reddi, kendini sevginin tersine dönmüş hali olan öfkeyle gösterir.

Bu görmezden geldiği yanı büyüdükçe, Peter’in hırsı, inatçılığı, boyun eğmeyişi, otorite olarak gördüğü her şeye karşı çıkışı, aslında babasına karşı çıkışı, O’nu kabullenmeyişi.

Babaya karşı çıkmak onu kabullenmemek de Bert Hellinger’in geliştirdiği aile dizimi terapisine göre; kendini kabullenmemek.

Bir ebeveyni uzaklaştırmak, onu kabul etmemek, kendimizin bir parçasını kabul etmemekle çok benzerdir.

Ve bu konuda Svagito’da Sevgi’nin Kökleri kitabında: “Kutsal düzen açısından huzur bulmanın tek yolu vardır, sahip olduğun ana babayı şükranla onurlandırmaktır” der.

Bu açıdan Peter’e bakınca, ailesini şükranla onurlandırmak yerine, onları yok saymak ister, hatta ailesinin kökenine işaret eden adına bile tahammülü yoktur. Peter yerine Per der, kendine.

Babasının ölümünden sonra Kopenhag’a taşınan annesini ziyarete gittiğinde babasının O’na daha önceden hediye olarak verdiği ama Per’in kabul etmediği cep saati, yine karşısına çıkar. Annesi Per’e bunu verirken, bunun hikayesini de anlatır. Zira bu saat Per’in babasının, kendi babasına karşı gelip evden ayrıldığında, bavulunu açınca içinde bulduğu bir objedir. Babasının bu hediyesini görünce babasına karşı koymanın azabını yaşadığı için tekrardan babasının boyunduruğuna koşarak girdiğinin ve kendi hayatından vazgeçişinin simgesidir bu cep saati bir yanıyla da. Baba bunu Per’e ısrarla vermek isteyerek kendi yaşayamadıklarını, kendi yüklerini de Per’e bırakır. Per’de bundan şiddetle kaçmak ister, ama o içine girdiği aile sarmalı peşini bırakmaz. Jung’un dediği gibi bilinçli olmayan tüm bu haller, kaçışlar, reddedişler kader olarak deneyimlenmeye mahkumdur.

Per’in kaderi de bu noktada ailesinden farklı bir yere doğru gidemez. Bu kez de annesinin ölümü karşısına çıkar, ondan da kaçmak ister ama artık kendinden kaçamaz hale geldiği bir noktaya vardığında inatçılığını, dik başlılığını, hırslarını, kolunun altına sıkıştırıp, köklerine doğru bir yolculuğa çıkar annesinin tabutuyla. Babadan kalan o boyun eğmenin ve geri dönüşün simgesi olan saat, bu sefer de annesinin ona bıraktığı bir hediye olarak karşısına çıkar. Bu artık Per’in teslimiyetidir; ailesinin toprağına dönüşünün, çocukluğundan beri kulağına fısıldanan dinsel öğretinin tekrardan kafasının içinde konuşmaya başlamasıdır.

Bu Kopenhag’taki yaşamı, zenginliği, sevgiliyi her şeyi bırakmak demektir. Per’in kaçarak kurtulamadığı kaderi O’nu esir alır. Babasının ona katılaşmış kalbinin yumuşaması ve inatçılığını kırması için verdiği saat artık işlemeye başlamıştır.

Per, kendini kapana sıkılmış, gergin, lanetlenmiş, huzursuz, bir kurban olarak görür. Reddettiği ne varsa babasıyla ilgili Per’in gerçeğine dönüşür.

Kendini onlardan uzaklaştırarak onlarla daha benzer bir hale gelip, benzer yaşamlar sürmeye başlar.

Per’in kaçışı O’nu ailesiyle yaşamının geçtiği yerde, babasına dönüştüğü bir yaşamın içine sürükler.

Fakat Per’in ara sıra fark ettiği ve babasına dönüştüğü hallerin de oğlunun kaderine dönüşmesin diye, o nesillerden beri gelen boğun eğişin simgesine dönüşen saati, oğlu yerine babasının mezarına bırakır. Belki de yavaş yavaş babasıyla önceden kuramadığı bağı babasının mezarına gide gele kurar. Ama bu kollektif vicdanın iyilişme çabası hastalık olarak ortaya çıkar.

Derin acılar, kırgınlıklar, nefretler ve hüzünler Per’in bedenini kemirmeye başlar. Per’in bedeni kanserleşmiştir ama ruhu belki de yavaş yavaş iyileşmeye başlıyordur. Yıllar önce ani bir kararla evlenmek üzere iken yüz üstü bıraktığı, Jakobe’ye bir mektup yazarak onu yaşadığı yere davet eder ve bu kez yarım bıraktığını, bitirmeden yüzleşmeden gitmek istemez.

Artık kök salmanın vaktidir Per için, Jakobe ile buluşma vakti. Per’in Jakobe’ye yaşattığı acı, O’na hayatının amacını vermiş, aslında bir yandan yarım kalan evlilikleri, doğmamış çocukları doğmuş, Jakobe’nin kimsesiz ve zor durumdaki çocuklar için açtığı okulla. Zira kötü bir çocukluğun izlerinin şahitliği, bu okulun tohumu olmuştur.

Roman gibi, karakterin yavaş yavaş betimlendiği, uzun süresine rağmen akıcılığıyla ve Danimarka kırsalının vahşi güzelliği ile süslenen bu film, bir çoğumuzun hayatlarına dokunabilecek hikayesiyle izlenmeye değer.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 219
Kayıt tarihi
: 26.03.16
 
 

Sinema Tv Yüksek Lisans Mezunuyum.  Psikoloji, felsefe ve nörobilim alanlarında okumaktan keyif alı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster