Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mayıs '08

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
712
 

Şanslılar ve şanssızlar

Şanslılar ve şanssızlar
 

İstasyon


İki saat içinde içtiği beş bardak çaydan sonra toplanmaya başlamıştı. Elveda demenin zorluğunu yaşarcasına isteksiz davranıyordu. Gözlüğünü çıkardı, çapraz çantasına yerleştirdi. Gazetesini özenle düzeltti, hiç okunmamış gibi bir hale getirdi. Arada bir gözlerini kaydırıyordu ama kaçamak. Hesabı ödemişti çoktan. Ben gidiyorum mesajı vermek ister gibi.

Çalıştığım yer iki katlıydı. Dıştan eski görünümlü, içerde sakin bir havaya sahip oldukça güzel bir kahvaltı salonuydu. Üzerinde bulunduğu caddenin kalabalıklığından olsa gerek, müşterilerimizin çoğu alacaklarını paket yaptırırdı. Biraz zamanı olanlar ise ayak-üstü uğrar gibi, ilk katta hızlıca kahvaltılarını yaparlardı.

O gün -bir önceki günümde okulda final sınavım vardı ve bir haftadır oldukça yoğundum- yorgunluğum her halimden belli oluyordu. Belki de, iki yıldır çalıştığım yere ilk kez isteksiz gelmiştim. Patronum beni çok sever. Belki de okuduğumdan dolayı, daha az yorulmam için beni ikinci katta görevlendirmişti. Sabah dükkan açılırken gelirim, çayı demler, masaları temizler ilk müşterinin gelmesini beklerim. Gün başlayınca da içecek siparişlerini ve hesabı alır, mesaim bitince de toplanır akşam derslerime devam ederim. Sanki yorgun olduğumu biliyormuşçasına, akşam mesaisindeki arkadaşım her yeri tertemiz etmişti. Şanslıydım.

İkinci kata gelmeyen her müşteriyi, günün akışına kendilerini bıraktıkları için ‘şanssızlar’ derdim. Onlar akan nehre karşı koymayı hiç akıllarına getirmemiş kişilerdi benim için. Günlerinin belki de en verimli anlarını işlerine yetişmek için harcıyorlardı. Hele ki kahvaltılarına paket yaptıranların durumu en vahimiydi. Belki de bürolarında klavyenin bir tarafında soğumaya yüz tutmuş çayları, bir tarafında da aldıkları poğaçalar kendilerine uzanacak elleri bekliyorlardı. Her birine bir hikaye yazardım. Ses tonundan, aceleci tavrından, aldığı şeylerden yola çıkarak nasıl bir hikayede olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. Onlar benim için, hangi hikayede olurlarsa olsunlar ‘şanssızlar’ dı.

İkinci kata çıkan merdivenin tam başında çalıştığım bölme var. Tamamı tahta bir blokla çevrilmiş, tam ortasına bir pencere, merdivene bakan kısmında ise kapı vardı. Genellikle dışarıda bekler müşterilere daha yakın olmaya çalışırdım. Tabi ki istisnalarım vardı. Çayım nerdeyse hazırdı. Kapının önünde beklerken, merdivenlerden çıkan birisini gördüm. Gün başlıyordu. Çapraz bir çanta, elinde bir gazete, orta boylu, spor giyimli muhtemelen bir üniversite öğrencisiydi. Son basamaktayken beni fark etti, gözlerime baktı, gülümsedi.

-Hoş geldiniz.

İş günümde karşılaştığım ikinci insan tipiyse ‘şanslılar’dı. Onlar kendilerine önem verirler, evden vaktinden daha erken çıkarlar, kendilerine günün ilk saatinde zaman ayırırlardı. Birçoğu bunun farkına cam kenarına oturdukları vakit varırlardı. Dışarıya bakıp, günün hangi saati olursa olsun boş olmayan caddedeki yoğunluğu görünce, ‘iyi ki buradayım’ derken bana hak verirlerdi.

Gülümseyerek bana baktı. Önümden geçti, pencere kenarına yöneldi. Çalışma alanımdaki pencerenin tam karşısındaki masaya yerleşti. Her şeyi teker teker yapıyordu. Her ayrıntısı ilgimi çekmişti. Gazetesini koydu. Çantasını, cüzdanını, anahtarlarını masanın üzerine bıraktı. Uyanış öyküsünü yazmaya başlarcasına, kararlı ve sakindi. Kirli sakalı yüzünde, biraz bakımlı saçları… Gözleri ilk bakıştan hatırladığım kadarıyla kahverengiydi. Belki koyu… Öyle, yakışıklı falan da değildi.

İkinci katta on bir masa var. Şanslılara bir hizmet olsun diye pencere kenarına dört masa sığdırdım ki daha fazla kişi farkına varsın haklılığımın. Bu fikirlerle kendimce oyalanır gibi görünsem de gelen her müşteriye yazdığım öykücükler günümün geçmesine yardımcı oluyordu. Bazen sevgilisinden ayrılan biri olurdu gelen, bazen bir öğretmen emeklisi, belki şehre yeni gelmiş bir yabancı. İlk kattan yiyeceklerini alırlar, tatlı tuzlu fark etmez. Sipariş almaya gidince de içecekleri şeyi tahmin etmeye çalışırdım. İşteki olabilecek tüm olumsuzlukları bu şekilde unutur, her müşteride kendimi yenilerdim.

İkinci kattaki hayatımda göz-gözeliklerim de vardı. Gelirler, konuşmazlar, sadece bakarlardı. Kaba ve rahatsız edici olmazlardı. Ara ara, kaçamak… Birkaç çay içer, kahvaltısının tadını çıkarır, bazen sigarasını yakar sonra giderlerdi. Çalışma alanımda kaldığım tek istisna, göz-göze kalmak istediğim zamanlardı. Birçoğuna da karşılık verirdim. Bu da benim zaafımdı. Ve bilirdim hiçbiri konuşmazdı. Bunları tekrar aklımdan geçirirken iç bölmeye geçtim. Pencerenin önüne oturdum. Gazetesini açtı, ilk sayfaya bakmadı bile, açtığı spor sayfası da değildi. Tahminlerim ardı ardına yanılıyordu. Ortalarda bir sayfa seçti. Sanırsam bir köşe yazarını okuyacaktı. Gazetesini yere koydu. Sipariş isteyecek sandım. Bana baktı. Baktığımı görünce gözlerini kaçırdı. Çantasından gözlüğünü çıkardı, tekrar gazetesine döndü. Sanki zaafımı biliyordu.

Gelenlerin çoğu gazetesiyle gelirdi, bazıları sadece ilk sayfayı okur, bazıları bir özet geçer, birçoğuysa üst tarafa spor sayfası gelecek şekilde bıraktığı gazetesini okurken kahvaltısını yapar ve öylece gazeteyi orada unuturdu. Patron bunu fark edince artık gazete de almamaya başladı.

O an aynı gazeteyi alıp okuyasım geldi. Aynı köşeyi. Dikkatli bir şekilde her satırı aklına kazıyormuşçasına okuyordu. Gazetenin üst ucundan alt ucuna kadar giden bir yazıydı ki ikiye katlamıştı gazeteyi. Bir ara sandalyesini caddeye doğru azıcık çevirdi. Artık yüzünü görebiliyordum. O da beni. Gözlüğünü düzeltirken bana bakıyordu ara ara. Zaman gerçekten yavaş akıyordu. Ben ise kendimi alamıyordum. O an içimden hiçbir hikaye geçmedi. Hem öyle, yakışıklı falan da değildi.

Bir çift geldi ikinci kata. Erkeğin elinde küçük bir valiz vardı. Üzerlerine hikaye kondurmak hiç de zor değildi. İkisinden biri başka şehirden gelmişti. Birkaç günlüğüne. Muhtemelen, kız idi gelen. Yorgun yüzü, bıkkın hali. Oturur oturmaz beni çağırdılar. Onun iki masa yanındaydılar. Caddeye bakan kısımda. Yanarına gittim, onu görebileceğim bir yerde durdum. Siparişlerini aldım; iki çay. Giderken ardımdan seslendi kız: ‘Biri küçük olsun.’ O sırada ona baktım. Beni izliyordu, baktığımı görünce yine aynı utangaç tavrı. Gözlerini kaçırdı.

Yerime giderken aklıma, hata yapmış olabileceğim geldi. Sonuçta o bir müşteri bense garson idim. Onun sipariş vermesini ve bunu çabuklaştırmayı sağlamam gerekirdi. Bu düşünce içimi burktu. Bakışmalarım o güne ait gelip geçici şeylermiş gibi olsa da, anlamsız olmamalıydı. Bu benim zaafım olduğu kadar hobimdi de. Bunun için böyle bir izlenim oluşturmuş olmak kötü olurdu. Çayları koyarken elimden geldiğince yavaş davrandım. Eğer ben çayları verirken, o, beni çağırırsa, hata yapmışım demek olacaktı. Elimi yaktım, önemsemedim. Niye bu kadar büyüttüm diye hiç sormuyordum kendime, ya da o sesi bastırıyordum. Hoşuma gitmişti.

Çayları götürdüm. Bir şeker daha istedi, kız. Masanın üstündeki kabı göstererek, içinden alabileceklerini söyledim. Bu sefer hiç oralı olmadım. Naz yapıyor görüntüsü bile vermek istedim. Sırf, yaptığım hatayı unutturmak için. Hızlı adımlarla ilerledim. Yerime geçtim. Ama pencerenin önüne değil. Başka işlerle uğraşıyor göründüm. Bu arada bir masa daha doldu. Üç kişilerdi, iş kadını görünümlü. Birisi pek de Türk’e benzemiyordu. Yiyecek bir şeyler de almamışlardı. Uğraşıyor göründüğüm işleri bitiriyormuş gibi bile yaptım. Arada bir onu yokladım. Gazetesinde bir sayfa daha bulmuştu. Gazeteyi o zaman tanıdım. Arka sayfalarındaki kültür&sanat bölümünü okuyordu. Gerçek anlamını bilmediğim ancak ‘entelektüel’ denilince aklıma gelecek bir insan portresi çizmeye başlıyordu.

Yeni dolan masanın yanına gittim. Aralarında bilmediğim fakat konuşma hızından dolayı İtalyanca diye tahmin ettiğim bir dille konuşuyorlardı. Masaya birkaç adım uzakta durdum. Kahve istediler. Türk Kahvesi. Arkamı dönmeden birkaç adım attım, o sırada fark edebiliyordum ki beni izliyordu. Arkamı döneceğim sırada: ‘Bakar mısınız?’ dedi. Öyle yakışıklı falan da değildi, hem ses tonu da hoşuma gitmedi. Ancak, gözlerime, anlatmak istediği her şeyi işlermişçesine bakıyordu. Birazdan geleceğimi söylermişçesine baktım. Anlayışla karşıladı, gülümsedi. Arkamı döndüm. Bizim çift –hikayeme göre Denizli’den gelen kız ve üniversiteli sevgilisi- konuştukça konuşuyorlardı. El ele…

Kahveleri yaparken, o gün ilk kez hiçbir şey düşünmediğimi fark ettim. Az şekerli isteğinden başka bir şey düşünmüyordum. Heyecanlı olmam mı gerekiyordu? Bilmiyorum. Kahveler hazır. Masaya bıraktım. Gayet özenliydim. Kahve yapmayı annem öğretmişti. Belki de ondan dolayı, anneme saygıdan, hiçbir şeyden taviz vermeden servisimi yaptım. O’na yaklaştım. Gazetesini özenle bıraktı masasına. Aldığı üç kurabiyeye baktı. Sonra bana. Tahminim sütlü kahveydi. Tatlıyla birlikte en çok tercih edilen şey oydu. Kaldı ki o, bir entelektüeldi. Bunları düşününce içimden gülümsedim.

-Bir çay, büyük olsun. Ama çayı koymadan önce bardağı ısıtıyorsunuz ya, lütfen ısıtmayın, soğumasını beklemeyi sevmiyorum.

Şaşırdım. Çünkü yine tahminimi yanıltmıştı. Aslında etkilendim de. Ne istediğini o kadar net biliyordu ve o kadar net belirtiyordu ki. Ve gözlerimden hiç ayırmıyordu gözlerini. Başka birşey isteyip istemediğini sormak istedim fakat, hayır cevabını almak istemedim. Onaylayarak arkamı döndüm. Birkaç adım attım.

-Sevil Hanım!

İrkildim. Adım işyerinde hiç söylenmezdi. Hele ‘Hanım’ sıfatıyla. Hiç. Aslında önemsemezdim de. Ama irkildim. Sevinmedim de. Yaka kartımdan ismimi okuduğu besbelliydi. İsteğini hemen söylemedi, arkamı dönmemi bekledi. Şeker istemediğini belirtti. Yine konuşmadan, ‘peki’ledim.

Çayını götürürken gözlerimi hiç ayırmayacağımı söyleyerek ilerledim. O da bana baktı. İlk kez utanma yoktu yüzünde. Hep aynı anlamdı bana hissettirdiği. Acaba gerçekten hissetiğim miydi anlatmak istediği. Çayını aldı, teşekkür etti. Yanındaki sandalyesini geriye çekti. Sanki beni masasına davet edecek gibi. Heyecanlandım. Gazetesini sandalyeye koydu. Geriye çekildim. Bizim çift toplanmaya başladı. Dikkatim dağıldı. Bundan faydalanarak o da gözlerini çekti benden. Yerime geçtim. Çift merdivenlere yöneldi. Hiçbir şey demediler. Kendime çay yaptım. O gazeteyi almak istedim.

Haftada birkaç kez, böyle şeyler yaşarım ancak fazla düşünmezdim. Ayrıntılara takılmaz sadece işimi yapardım. İşime de hobimi sıkıştırırdım. Onlar da bundan memnun kalırlar, karşılıklı cevaplaşırdık. Konuşmadan. Son söyledikleri ‘kolay gelsin!’ olurdu, ya da ‘Hesabı size mi vereceğiz?’ Sonra giderlerdi. Ben istasyondaki bir bekçi gibiydim. Hergün gelenleri izler, sorusu olanlara yardımcı olur, orada asayişi sağlardım. Elvedalara, kavuşmalara, hayırlı yolculuklara tanık olurdum. Bazısının elveda diyecek kimsesi olmaz bana el sallardı. Yani treni gelen, ayrılırdı. Bir dolar; bir boşalır istasyon, sonra bir ben kalırdım. İstasyon ve ben eskirken, hikayeler hep aynı kalırdı. İstasyon eskir, ben üzülürdüm arkalarında bıraktıkları hikayelere. Ben eskirdim. Hikayeler hiç eskimezdi.

Gözlerini ara ara bana dikiyordu, bu sefer ben utangaç tavrı takınmaya başladım. Hiç konuşmadık, gülümsemedik de birbirimize. İkinci ve üçüncü çay derken, beş çayını da ‘aynısından’ der gibi istedi. Hiç konuşmadık. Masalar doldu ve boşaldı. Hiçbiri de bir şey söylemeden gitti.

İki saat içinde içtiği beş bardak çaydan sonra toplanmaya başlamıştı. Elveda demenin zorluğunu yaşarcasına isteksiz davranıyordu. Gözlüğünü çıkardı, çapraz çantasına yerleştirdi. Gazetesini özenle düzeltti, hiç okunmamış gibi bir hale getirdi. Arada bir gözlerini kaydırıyordu ama kaçamak. Hesabı ödemişti çoktan. Ben gidiyorum mesajı vermek ister gibi.

Sonra ayaklandı. Gazetesini bıraktı. Zaten her bir sayfasını okumuştu. Bana baktı. Keşke dedi gözleriyle. Ya da ‘kalamam’ dedi. Gitmeliyim. Bana doğru yürüdü. Merdivenin başında, kapının yanında bekliyordum. Üzgün veya çaresizdi, zaten başını öne eğdi bunu söylemek için. Bana yaklaşınca, bana baktı. Gülümsemedi. Sustuk. Ben de bir şey demedim. Merdivenleri indi. Arkasından baktım. Ben de inmek istedim ardından, istasyonu ardımda bırakmak istedim. O anı akışına bırakmak istemedim. Yaşlı bir adam gibi indi merdivenleri teker teker. Zaten her şeyini öyle yapıyordu. Başı öne eğikti. Ben de şansızlardan olmuştum. Kendimi her şeyin akışına bırakmıştım. İstasyon bir kez daha dolacaktı. Ve bilirim hiçbiri konuşmazdı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

biliyor gibisin sanki,

Yunus Emre Coşan 
 16.05.2008 20:32
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 70
Toplam yorum
: 85
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 1053
Kayıt tarihi
: 27.01.08
 
 

Çok da eskilerde olmayan bir tarihte doğdu. Kulağına ismini fısıldadılar: İsmail. İsmini büyüyünc..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster