Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Kasım '16

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
672
 

Sapanca'da bir Rum mahallesi

Sapanca'da bir Rum mahallesi
 

Depremlerin en önemli olumsuzluklardan bir tanesi de; neden oldukları can ve mal kaybı kadar gerçekleştikleri yerleşim merkezinde mevcut şehir silüetinin ciddi bir şekilde değişmesine yol açmalarıdır.
 
Bu bakımdan değerlendirildiğinde 1999 Depremi yıkım gücü açısından çok daha büyük olmasına karşın; 1967 Depremi'nin Sapanca şehir silüetinin değişmesine olan etkisi 99 Depremi'ne göre anlamlı derecede fazla olmuştur.
 
Dönemin rahmetli Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümetinin, deprem nedeniyle evleri yıkılan ya da hasar görenlere uzun vadeli faizsiz konut kredisi vermesine ve daha sonra bu kredilerin affedilmesine bağlı olarak dedelerimizin oturduğu ve çoğu bizlerden önceki Sapanca ahalisi olan Gayri müslim Osmanlı Tebası Rum ve Ermenilerden kalan son evler de birer birer yıkılmış, yerlerine yenileri yapılmıştır.
 
İç bölmeleri genellikle " bağdadi " yapı tekniğiyle yapılmış bu evlerin iç mekandaki karakteristik özelliği, odaların ortada bulunan bir sofaya açılıyor olmasıyla birlikte taban ve tavanlarının ahşap malzemeden yapılmış olmasıdır.
 
Genellikle zemin üzeri bir ya da iki kattan oluşan bu evlerin, daha çok katlı birkaç istisnası da bulunmaktadır ki; rahmetli Hüseyin Dayıcık ve Kemal Kılıç Amcalar'ın dörder katlı eski evleri bunlara örnek olarak verilebilir.
 
Sapanca'da 67 Depremi sonrası yapısal özelliği büyük ölçüde değişikliğe uğrayan yerlerinden bir tanesi de on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar tamamiyle bir Rum mahallesi olan ve ismini şuanki Gazino Ekmek Fırını'nın olduğu yerde bulunan Rum gazinosundan alan Yenimahalle'dir. (eski adıyla Gazino Mahallesi ) 
 
Bu gazino Milli Mücadele döneminde askeri amaçlı olarak kullanılmıştır.
 
Günümüzde Yenimahalle'de rahmetli Hacı İdris Gür Amca'nın eski evi haricinde bu eski evlerden hemen hemen hiç kalmasa da şuan Sapanca'da 60'lı yaşlarında olanlardan, çocukluğunda Azize Alpay Abla'nın evinin arkasındaki Rum Ortodoks Kilisesi'nin kalıntıları üzerinde çocuk oyunları oynadıklarını hatırlayanlar muhakkak olacaktır.
 
Şimdi okuyacak olduğunuz şeyler, bu eski Rum mahallesinde yaşanmış gerçek bir olayın hikayesidir:
 
" Bir cildiye profesörü olan " Simis Toklu " Temmuz 1967'de meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki Adapazarı Depremi'nin sonuçlarını Yunanistan'dan anbean takip etmekte; lakin iletişimin yalnızca birkaç haber ajansının verdiği haberlerle sınırlı olmasından dolayı pek de öyle kayda değer bir bilgiye ulaşamamaktadır.
 
Bu sınırlı bilgilerin de ağırlıkla Adapazarı hakkında olması nedeniyle Sapanca'nın depremden nasıl etkilenmiş olabileceğine dair pek bir malumatı olmaz.
 
Simis Toklu'daki bu endişeli merakını altında yatan şeyin ne olduğunu anlamak için öyle kahin olmaya filan da gerek yoktur. 
 
Çünkü insan memleketinin yani ana vatanının doyduğu yer değil; doğduğu yer olduğunu düşünüyorsa; Simis Toklu'nun bu endişeli merakının neden ileri geldiğini anlamak hiç de zor birşey olmasa gerektir.
 
İnsanoğlu ayak toprağa nerede kavuşmuşsa, son nefeste bedeninin toprakla buluştuğu yer de orası olsun ister ya;  Simis'in merakı da buradan ileri gelmektedir. 
 
Sapanca'da doğmuş, ilk gençliğine kadar burada yaşamıştır. 
 
Yirmici yüzyıl başında arka arkaya yaşanan savaşların Osmanlı Coğrafyası'ndaki nüfus yapısını ciddi manada değiştiren siyasi konjüktürü nedeniyle, doğduğu toprakları terketmek zorunda kalan Osmanlı Tebası'ndan biridir. 
 
Dünya siyasetinin savaşlar vasıtasıyla ortaya çıkardığı konjükterler hangi toprak parçasını hangi sınırlar içinde bırakırsa bıraksın bir insanın doğduğu topraklar neresiyse oraya duyduğu özlem ve geri dönüş arzusunu sınırlayabilen herhangi bir hudut çizgisinden söz etmek mümkün olamaz.
 
Simis' in hikayesi de böyle bir hikayedir işte.
 
Gözlerini dünyaya Sapanca'da açmış olan birinin yine aynı gözleri aynı yerde kapatmak istemesi şimdi nasıl, zaman ve mekan tanımayan bir şeyse o zaman da aynı kural geçerliliğini koruyordur.
 
Duyduğu memleket özlemi öyle bir boyuttadır ki; zaman sanki onun için Sapanca'dan ayrıldıkları anda durmuş, farklılaşan mekan gerçeklik algısının alt üst olduğu bir hal almıştır. Burada geçirdiği her dakikanın puslu bir atlasın sayfaları arasında kalmış hatıraların izdüşümüne benzeyen tüm detayları, gün be gün aklındadır. 
 
Sapanca onun için onulmaz bir sevdanın onulma ihtimali gibi birşeydir ve bir gün tekrar, çok kısa süreliğine de olsa kavuşmak olasılığı bu sevdayı her gün biraz daha büyütüyordur onun için.
 
Atilla İlhan " Ayrılık da sevdaya dahil " diyerek doğru söylemiştir belki ama vakit onun için kavuşma vaktidir artık.
 
Göçmen kuşlar içgüdüsel bir devinim ve şaşmayan bir rotayla nasıl kaderlerine yol alıyorlarsa Simis'in de aynı kararlılıkla yollarına düşeceği bir memleketi, o memlekette bulması gereken çok önemli kayıp birşeyi vardır.
 
Sapanca'yı dünya gözüyle son bir kez tekrar görmek onun için ne kadar önemliyse, o kayıp şeyi bulmak da bir o kadar önemlidir.
 
Seksenine merdiven dayamıştır artık. Ne kadar zamanı kaldığını bilmese de çok da fazla zamanı olmadığını hissediyordur. İnsan tabiatında yapılması arzu edilen şeylerin çokluğuyla onları hayata geçirmek için gerek olan zamanın azlığı arasındaki farkı hissetmek gibi bir özellik vardır. Kimi için bu özellik herşeyi sonraki bir zamana ertelemek gibi bir sonuç doğururken; kimi için de arzu edilen hiç birşeyi yarına bırakmamak gibi bir sonuç doğurur. Bu durumda onun için geçerli olan özellik ikincisidir tabiatıyla.
 
Sapanca'da geçen çocukluk yıllarında sevdiği şeylerin yokluğuyla tehdit edilip bu şekilde terbiye edilmeye çalışılan bir çocuk olarak büyümemiştir. Çünkü buna imkan ihtimal yoktur. Doğduğu yer olan Sapanca' nın ona sunduğu güzellikler o kadar fazladır ki; bir çocuk yüreğinin kuşatma altına alınıp fethedilmesi için gerekli olan ne varsa Sapanca'da fazlasıyla mevcuttur. Ve o güzellikleri bir çocuktan kısıtlamaya çalışmak ancak nafile bir çaba olabilir.
Simis artık esaret altındaki o yorgun kalbini özgürlüğüne kavuşturmak için yola koyulmanın vakti geldiğini düşünür. Ve torunu " Panoyiti " ve yeğeni " Karamanlis'i " yanına alarak düşer Sapanca yollarına.
 
Tren İstanbul'a doğru yol alırken yaşlı Simis bir noktaya kilitlenmiş gözlerle dışarıya bakıyor, tek kelime etmiyordur. Hayatları boyunca ondan Sapanca hikayeleri dinlemiş olan Panoyiti ve Karamanlis bu sessizliğe bir anlam veremezler önce. Fakat sonra, olsa olsa bunun nedenin ömrü, bir hayali gerçekleştirme arzusuyla geçmiş birinin tam da bu hayali gerçekleştirme yolundayken, sessizliğin lisanını kullanarak kendisini kendisine tercüme etme çabası olduğunu düşünürler. Ve onu trenin geride bıraktığı yol manzaralarıyla baş başa bırakırlar. 
 
Lakin Simis baktığı yerde geride kalan manzaraları görmüyor, ileriye doğru yaşanıp geriye doğru anlaşılan bir hayatın koridorları arasında gezinip duruyordur.
 
24 Aralık geceleri kutladıkları Noel Bayramlar'ını düşünür. Paskalya ile beraber gelen ilkbahar coşkusunu hatırlayınca yüzüne yansıyan gülümsemeye engel olamaz. Sapanca'daki evlerinin mutfağında annesinin yaptığı sakızlı Paskalya çöreklerinin kokusu geliverir burnuna. Çok sevdiği dedesini hatırlar. Evlerinin bahçesine dedesinin sakladığı boyanmış Paskalya Yumurtalarını bulmak için duyduğu heyecanı daha dünmüş gibi hisseder içinde ve ey gidi günler minvalinde şöyle derin bir of çeker. 
 
Dedelerin torunları üzerinde bıraktıkları o büyülü etki kendisi de bir dede olmasına rağmen onu etkisi altına almıştır.
 
Dedesi Gazino Mahallesi'ndeki Rum Kilisesi'nin papazıdır. Birkaç kuşaktır aynı aile tarafından üstlenilen bu görevi layıkıyla yürütmektedir. O yüzdendir ki dedesinin Marmara'daki Ortodoks Hristiyan Patriklik'inde saygın bir yeri vardır. Bu saygınlığın bir ifadesi olarak dedesine, Patriklik tarafından üzerinde görev yaptığı Kiliseye ve ailelsine ait bir takım sembollerin olduğu bir haç hediye edilir. Bu özel haç Sapanca'dan ayrılırlarken kaybolmuş, bu yüzden Sapanca'dan ayrılmak zorunda kalan tüm gayrimüslimlerin yaşadığı o eksilen hayatlar duygusunu Simis'in dedesi, çok daha derinlerde hissetmiştir.
 
Trenin camından geride bıraktıklara hayata doğru dalmış gözlerle bakan Simis'in aklına birdenbire o haçı bularak dedesinin manevi şahsiyetine olan saygısını, gıyabında da olsa iade etmek fikri gelir. 
 
Böylece kendini ait hissettiği toprakları son bir kez daha görürken; memleket özleminin esareti altındaki yaşlı kalbini özgürlüğüne kavuşturacak ve sonsuzluğa intikal etmiş bir ruhun da hak ettiği manevi itibarı iade etmiş olacaktır. 
 
Yani bu defa dedesinin Paskalya Bayramlar'ında evin değişik yerlerine sakladığı boyalı Paskalya Yumurtalarını değil; ona ait geride kalan çok önemli bir parçayı arayacaktır Sapanca'da.
 
İstanbul'a yaklaştıkça yaşanan depremin tahmin ettiğinden daha yıkıcı büyüklükte olduğuna dair şeyler duyunca içini engel olamadığı bir korku kaplar. Gelipte görememek; görüpte bulamamak korkusudur bu.
 
Doğduğu evde şuanda kimler nasıl bir hayat yaşıyor, aynı duvarlar kimlerin hatıralarına ev sahipliği yapıyor acaba gibi düşünceler arasında yol alan yaşlı Simis'in dudaklarındaki küçük hareketler, doğduğu evin depremde yıkılmamış olması için yaptığı soluksuz duaların dışa vurumu gibidir adeta o anda.
 
Sapanca'da trenden indiği anda kapayıp gözlerini derin bir soluk alır. Soluduğu havayı ciğerine doldururken, kalbine dolan şey nihayete kavuşan memleket hasretidir.
80 yıllık bir ömrün tüm ağırlığını taşımaktan yorgun düşmüş dizlerinin titreyişini bir türlü durduramıyor; konuşacak onca şeyin varlığına rağmen söyleyecek tek kelime bulamıyordur. Halinde kaybolmuş bir çocuğun evinin yolunu tekrar bulduğundaki ağlamaklı sevinç vardır.
Dünyaya geldiği eve doğru yürürken attığı her adım bir öncekinden daha hızlı olsa da; onu Selanik'den buraya getiren ayaklar; İstasyon'dan Gazino'ya kadar olan yolu bir türlü bitiremiyor gibidir adeta. 
 
 Yolculuk boyunca türlü türlü şaşkınlıklar yaşayan Panoyiti ve Karamanlis artık durumu anlamaya çalışmıyor; sadece izliyor vaziyettedirler.
 
Simis hızla evine doğru yürürken o evin şuanki ahalisi hayatın rutin akışı içinde ve az sonra karşılaşacakları insanlardan ve olaylardan habersiz olarak yaşamlarına devam ediyorlardır.
Alın yazısına atılan yeni çizikler midir kader; yoksa hiç bir yeni yeni çizginin değiştiremeyeceği ilahi bir yazgı mıdır kader bilinmez aynı ev üzerinden yazılmış iki farklı kaderin kesişmelerine çok az bir zaman kalmıştır.
 
Evin şimdiki ahalisi, Simis'i yıllar sonra Sapanca'ya getiren hasreti; Selanik için kendi içlerinde büyütmeye başlamış bir halde, hayata tutunmaya çalışıyordur.
 
Evin babası 67 Depremi sonrası mahallenin muhtarı olmuş, depremde evi yıkılan ya da ağır hasar gören ahalinin yaralarının sarılması için Süleyman Demirel Hükümeti tarafından verilen ve konut kredisinden ihtiyaçları ölçüsünde faydalanabilmeleri için can siperane bir şekilde çalışmıştır. 
 
Kredi tahsis edilecek kişilerin tespitinde görevli bakanlık çalışanları, muhtarın bu çabasından çok etkilenmişler ve hatta " Ya muhtar o kadar koşturdun, kendi evin için bir talebin olmadı. Yok eğer hasarın yoksa da vur iki balyoz hasarlı kabul edelim sen de yeni bir ev sahibi ol. Nasıl olsa affedilecek bu krediler. Yeni evin de bu koşuşturmanın mükafatı olsun. " önerisinde bulunurlar. 
 
Lakin muhtara göre yegane mükafat Allah'ın Rıza'sıdır. " İhtiyacı olan alsın kredisini, bizim evde Allah'a şükür önemli bir hasar yok. "diye yanıtlar. 
 
" Lozan Anlaşması sonrası din esasına göre Anadolu'dan Yunanistan'a zorunlu göçe tabi tutulan bir milyon iki yüz bin Ortodoks Hristiyan'a karşılık; Batı Trakya'dan Anadolu'ya gönderilen beş yüz bin Müslüman Türk nüfusu " diye bir çırpıda tanımlanıveren bu insanları yüzyıllarca bir arada tutan Osmanlılık Çatısı'nı yıkan emperyalist dünya düzeni, tüm uğraşına rağmen bu insanların içindeki mekan hafızasını silememiştir. Bu yüzden yeni dünya konjüktürünün insanı değil sömürüyü merkeze alarak çizdiği siyasi hudutlar, bu insanları doğdukları topraklardan uzaklaştırsa da içlerindeki memleket özlemini sınırlayamamıştır. 
Evin babası bir anda evsiz kalmanın ne demek olduğunu Gül Cemal adlı geminin  güvertesinde daha henüz 11 yaşındayken Selanik'den Sapanca'ya gelirken çok derinden yaşadığı için depremde evi barkı yıkılmış birinini hakkına girmenin ne anlama gelebileceğini çok iyi biliyordur ve böyle bir teklifi kabul etmeyi aklından dahi geçirmez.
 
Ve işte bu an Simis'in doğduğu ev olan bu evin depremde yıkılmamış olması için ettiği duaların kabul olduğu andır.
 
Yaşlı Simis dualarının kabul olduğundan habersiz Gazino Mahallesi'ne doğru hızla ilerlerken birbiri ile çarpışan anıların rüzgarında yelkenini dolduruyordur.
 
Herkes çocukluğu kadadır derler ya; ve nihayet Simis'in Sapanca sokaklarında yıllar sonra yeniden yol alan yorgun ayakları, onu doğduğu evin önüne getirir. 
 
Doğduğu ev, ayrılırken son bir kez arkasına dönüp baktığında nasıl bırakmışsa aynı bıraktığı gibi duruyordur. 
 
Tabiatın tüm sesleri sanki bir anda kesilmiş gibiyken doğup büyüdüğü evi bir yuva haline getiren insanların uzak seslerini duyar gibi olur. Bu seslerin ve görüntülerin arasında öyle kayıtsız bir haldedir ki; bir süredir karşıdan onu seyreden evin sahibinin " Hoş gelmişsin, nerden gelir nereye gider kime bakarsın? " sualini bırakın işitmeyi hissetmez bile.
Muhtar hemen karşısında olduğu halde onu görmeyen adamın kim olabileceğini benzer bir kaderi yaşayanların bildiği gönül lisanının anlattıklarından hemen anlar ve onu içeri buyur eder. 
 
Panoyiti Simis'i dünyaya döndürmek için omzundan hafifçe sarsarken Karamanlis Osmanlı gayrimüslimlerinin  aksanıyla muhtara " Selamun Aleyküm " der. Muhtar " Aleyküm Selam " diyerek mukabele eder ve aynı evin çatısı altında geçen ömürleri bir araya getiren kapı açılır. Açılan bu kapı aynı zamanda Simis'in memleket özlemi esareti altındaki yorgun kalbini de özgürlüğüne kavuşturan kapıdır.
 
Kapı girişinin hemen sağındaki incir ağacının gölgesinde yere eğilip toprağı öperken artık gözleriyle değil yüreğiyle ağlıyordur.
 
Şaşkın ve sessizlikten dona kalmış bakışlarla olanları izleyen ev ahalisi Simis'i bir kaç dakika kendi topraklarıyla baş başa bırakırlar. 
 
Kendine geldiğinde yavaşça doğrulur ve başında bekleyen muhtarla dost sıcaklığıyla öyle bir sarılırlar ki; bu karşılaşma anı yüzleriyle karşılaşan iki insanın kalpleriyle tanış oldukları bir ana dönüşüverir. 
 
Muhtar kızlarına hemen yemek hazırlamalarını söylerken evinin ilk sahiplerini içeri davet eder. Eve girince Simis'in burnuna gelen koku 45 sene öncekinin aynısıdır. Her hikayenin içindeki olaylardan ve insanlardan bağımsız olarak kendi sonunu dayatan bir özelliği vardır ya; her mekanın da içinde yaşayanlardan bağımsız olarak taşıdığı bir kokusu vardır. Bu da öyle birşeydir işte.
 
Simis şöyle bir etrafına bakar. Güneşin ışığı eskiden de olduğu gibi tüm odalara girmiyordur belki ama hayatın ışığı, evin odalarından mutfağına, sofasından avlusuna, kilerinden duvarlarına kadar hiçbir yerden dışarı çıkmıyordur.
 
Muhtar Simis'i iki gün doğduğu evde misafir eder. Muhtar Simis'i dağ tepe gezdirir Sapanca'da. Ya da Muhtar'ı kendi Sapanca'sında gezdiren Simis olur demek daha doğru bir ifadedir. Panoyiti ve Karamanlis'e dedesinin evini gösterir. Onlar da bu esnada dedelerinin evinde yapılacak kazı için gerekli izinleri alırlar. Jandarma ve devlet görevlileri eşliğinde yapılan kazı on beş gün sürse de dedelerinin haçı bulunamaz.
 
Bu arada mahallede altı aylık Yasemin isminde bir kız bebek mangala düşerek ağır bir şekilde yaralanır. Yüzünün tamamına yakını feci bir şekilde yanar. Bir cildiye profösörü olan Simis haberi alır almaz koşup bebeğe müdahale eder. Avucunun içi gibi bildiği Sapanca'dan topladığı otlardan bir melhem yaparak minik Yasemin'i bu büyük acıdan kurtarır.
Simis dedesinin kayıp haçını bulamasa da kayıp çocukluğunu bulmuş olmanın sevinciyle Yunanistan'a geri döner.
 
Rivayet odur ki; Simis Yunanistan'a döndüğünde Sapanca'daki o hatırşinas konukluğa iadeyi itibar etmek için bir bir kaybolan müslüman mezarlarına belki Sapanca'dan birileri gelir diye o gelenler geldiklerinde dedelerinin ruhuna bir Fatiha okusunlar diye bir çeşme yaptırır.
Evini yıkmayıp Simis'in hayallerinin yıkılmasına izin vermeyen kişi, yani o muhtar, yani o evin şimdiki sahibi benim rahmetli Hasan dedemdir.
 
67 Depremi, 99 Depremi'ne kıyasla yıkım gücü açısından daha küçük bir deprem olsa da Sapanca silüetinin değişmesine olan etkisi çok daha büyük olmuştur. 
 
Çünkü Rumlar'dan kalan yapıların büyük bir bölümü bu depremle ortadan kalkmıştır. Buna rağmen arkasında böylesi güzel yaşanmışlıklar bırakmıştır.
 
Peki ya şimdi bizler Sapanca'yı geliştiriyoruz diye nedüğü belirsiz bir hale dönüştürerek arkamızda ne bırakıyoruz acaba?
Nil ALAZ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 70
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 210
Kayıt tarihi
: 26.07.14
 
 

Sapancalı, Üniversite mezunu, satış pazarlama sektöründe çalışan Errare Humanum Est ve Dum Spiro ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster