Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '15

 
Kategori
Söyleşi
Okunma Sayısı
223
 

Saray kapısından Almanyaya

Saray kapısından Almanyaya
 

Freising / Almanya Ayşe SÖKÜLMEZ - Birsen İNAL


AYŞE SÖKÜLMEZ'LE HOŞ BİR SÖYLEŞİ

O bir Amedli Kürt kızı, Türk gelini… O bir göçmen kadın, iyi bir anne, yazar hatta politikacı… Alamanya’nın Freising kasabasının Langebach köyünde kendi halinde yaşamayan mücadeleci, direngen, sosyal bir kadın Ayşe SÖKÜLMEZ…

Ayşe’yle Almanya’da göçmenliğin kadın halleri, eğitim sistemi ve azıcık da politika üzerine konuştuk kadın kadına...

Birsen İNAL: Ayşe SÖKÜLMEZ kimdir?                                 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Sokrates’in ünlü bir sözü var ‘Ben yalnız bir şey bilirim, o da hiç bir şey bilmediğimdir.’der.

Bu anlamda benim için kendimi anlatmam, kimdir sorusuna cevap vermem biraz zordur…

Kısaca:

Büyük dedelerimden itibaren bir göç hikayesi Kerkük Sülemaniye’den başlayıp Mardin’in Sürgücü  ilçesine oradan 1950’lerin başında anneannemin  o coğrafyanın bir çok zorluklarına türlü belalarına başkaldırırcasına Diyarbekir’e tek başına göç etmesiyle devam etmiş. Kerkük Sülemaniye’de başlangıcını bildiğim aile kütüğümüz bölgede Sorani Aşireti, ailemize de ’Mala Karasse’ deniyor. Bendeniz de Diyarbekir’de Saray Kapı Mahallesi Direkhane Sokak’ta 1967 Yılının Ocak ayında doğmuşum. Yedi kardeşin en küçüğüyüm. Liseden sonra maddi sıkıntılar sebebiyle eğitimime devam edemedim. Bu beni çok üzdü, son çareymiş gibi o günlerde önüme çıkan evlilik teklifine ani bir kararla ‘evet’ dedim ve görücü usulüyle evlenmeye karar verdim. Yirmi beş yıllık evliyim, bir kız, iki erkek üç çocuğumuz var. Yaklaşık yarım çeyrek asır doğduğum büyüdüğüm şehirde, yarım çeyrek asır da göç ettiğim ülkedeyim.  

Birsen İNAL: Sevgili Ayşe, göçmenliğin kadın halleriyle başlayalım mı?

Ayşe SÖKÜLMEZ: Tabii ki hikâyeler çok dramatiktir, hüzün kokar. Göçmenlik başlı başına acı ifade eder. Hiç kimse keyfi olarak doğduğu, köklerinin olduğu topraklardan isteyerek ve bilerek göç etmez. Dünyayı gezmek, görmek ayrı bir duygudur ama zorunlu kalmak orada yaşamak apayrı bir duygudur. Eğer insan gezginse bilir ki dönüp dolaşıp geleceği yer ait olduğu yerdir. Göç eden için durum farklıdır. Sadece üzerindeki gök kubbe aynıdır, yıldızlar aynıdır belki ay, güneş... Bir tarafınız buruktur, hüzün kokar. Buradaki doktorlar rahatsızlığımıza nerdeyse teşhis koyamazlar...

Birsen İNAL: Ayşe neden burada? Hatta ‘tüm göçmen kadınlar’ diyelim neden buradalar? Burada ne var? Cazip kılan nedir burayı?

Ayşe SÖKÜLMEZ: Bir tek kadınlar göç etmiyor, göçe zorlanan bu gün dünyada milyonlarca insan var... Göç bir kaçıştır. Göç mecburiyettir. Göç çaresizliktir. Benim sıklıkla tanık olduğum aile birleşimiyle buraya gelen kadınlar hatta bir de daha önceleri eşleri gelemeyen kadınlar… Yıllarca kendi yalnız kaldıkları gettolarda, köylerde, kasabalarda eşlerini dönmeleri için yıllarca beklemişler... Özellikle türküleri, bozlakları dinlediğimizde sadece kadın, aşk ve gurbet temaları var. Gerçek anlamda çocuk sahibi olduktan sonra çocukları da ancak on, on beş yaşındayken mecburiyetten gelen eşler ve aileler olmuş. İşte bu eşler ya da ailelerde uyum zorluğu yaşanmış haliyle. Teyfik Başer’in ‘Almanya Kırk Metre Kare’ filmi özellikle buraya kırsal kesimden gelen kadınların hikâyesini çok güzel özetler. Bir ara hükümet bazı kısıtlamalar getirdi. Örneğin dil şartı getirdi. Güya bu tür evlilikleri bir nebze önlemek için ama o da çok ilkel ve çağ dışıydı zaten geçtiğimiz günlerde bundan vazgeçildi. Şimdilerde evlilikler daha çok burada doğmuş, büyümüş gençler arasında oluyor. Hem uyum konusundaki zorluklar hem de maddi koşullardan dolayı burada yapılan evlilikler daha cazip. 

Birsen İNAL:  Sen de buraya gelin olarak gelmişsin? İlk öğrendiğin kelime ya da cümle nedir? Hatırlıyor musun?

Ayşe SÖKÜLMEZ: İlk iki yıl dili konuşmamak için adeta bir nevi protesto ediyor gelmişliğimi, geçmişimi, neden buraya geldiğimi sorguluyor, yargılıyor, çarpıyor, bölüyor, topluyordum. Rahmetli kayınpederim beni sürekli kızdırıyordu ‘Senin okumuş olmandan şüphe ediyorum. Almanca Pazar, Pazartesi demeyi bile bilmiyorsun, sayı saymayı da öğrenmedin.’ diye takılırdı. Bütün ilk öğrenilen dillerde olduğu gibi Almancada da önce sayıları sonra günleri, mevsimleri ve ekmek, su demeyi öğrenmeye başlıyor insan. Bende zaman içinde bu protestoya rağmen ilk bir yıl sonra konuşmaya başladım. Türkçe tv yok, radyo yok, gazete yok… Alman gazeteleri okumaya başladım. Çok sağlam görüştüğüm bir iki arkadaşım oldu halen kendileriyle görüşüyorum. Çocuklarımı büyütmemde bana çok yardımları dokundu. Çocukları Almanca kırkladık bu arkadaşlarımla. Arkadaşlarımdan biri özellikle şiveli konuşmamam için beni sıkı sıkı tembihlerdi. İlk öğrendiğim bir kaç kelimenin arasında bariz hatırladığım ’heimat’  yani memleket sözcüğü oldu diyebilirim. Çok enteresan bu iki kelimedeki vurgu benzerdir…   

Birsen İNAL: Ayşeciğim, sen gurbet ellerde üç çocuk yetiştirip kendi ayakları üzerinde duran,  pırlanta gibi üç genç kazandırmışsın bu yozlaşmış topluma. Çok zor bir işi başarmış bir annesin. Seni yürekten kutluyorum. Çok farklı kültürlerin iç içe yaşadığı, göçmen gençlerin birçoğunun heba olduğu bu diyarlarda -öz-ünden ödün vermeden kendi öz kültürüne bağlı aynı zamanda Avrupai tarzda modern çocuk yetiştirmek zor olsa gerek. Nasıl başardın bunu?

Ayşe SÖKÜLMEZ: Hiç bir zaman amacım o evi almak o daireyi de şu arsayı da yok bir de faize para yatıralım gibi bir arzumuz olmadı eşimle birlikte... Bunu yazarken dillendirirken de aslında ilgi çeksin istiyorum. Avrupa gibi bir yerde yapılabilecek en iyi yatırımın insanın çocuklarına yapacağı yatırımdır diye düşünüyorum. Çocuklarımıza belli bir yaşa kadar ev anahtarı vermedik. Onlar okuldan geldiğinde ben hep evde oldum. Onlara kitap okurdum. Eşimle bunu her akşam yıllarca dönüşümlü yaptık. Onlar ev ödevlerini yaparlarken benim de mutlaka elimde gazetem ya da kitabım olurdu. İlk üç yıl özellikle Türkçe konuşmalarına önem gösterdik. Bu konuda çok ısrarlı oldum ve bu tutumumdan dolayı anaokulu eğitmenlerinden sürekli eleştiri aldım ama hiç oralı olmadım. Çocuklar anaokulunda ilk üç ay içinde çok düzgün bir Almancayı zaten kendiliğinden konuşmaya başladılar. Anadilin önemine sürekli dikkat çektim. Çocuklara evde bilinçli verdiğim bu eğitim bugün meyvelerini verdi. Kızım Canan altı dille lise bitirdi. Küçük oğlum Deniz de seneye beş dille liseyi bitirecek. Çocuklardan bahsedince hafif otist ve öğrenme özürlü bir de oğlumuz Hakan var. Hakan’la inanılması zor bir eğitim serüvenimiz oldu ama sonuçları çok çok iyi. Özellikle dil konusunda katı olmam çocuklarda özgüven duygusu geliştirdi. Kendilerini hiçbir zaman yabancı hissetmediler. Hem yabancı hissetmediler hem de kendilerini bu toplumun olmazsa olmaz bir parçası gördüler. Onlara en güzel en iyi hediyem onlara sınırsız sunduğum zaman oldu... 

Birsen İNAL: Gurbette Diyarbekir’den bir köşen var. Özlem serde uçuşurken her kesten, her şeyden kaçıp sığındığın bu yeri anlatsan azcık. 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Aslında iki köşem var. Biri evde biri de köyümüzün bağlı olduğu ilçe yani Freising’te. Evde Diyarbakır’dan getirdiğim aklınıza ne gelirse var. Bizim iplikli kürsüler (tabure), bakır leğenlere kadar.. Freising’e yaklaşık on beş yıl önce taşındığımızda dünyayı yeniden keşfetmiş gibi hissettim kendimi. Nereye gidersem gideyim hani şair der ya ‘kıblem insan’ diye. Benim de kıblem Diyarbekir. Orayla benzerlikler keşfettiğimi düşündüm, bunu sevdiklerimle sürekli paylaştım. Her seferinde onlar belki benim gördüğümü görmüyordu ama ben hep ‘Fiskaya’ dediğim o Dom tepesinden aşağıya doğru baktığımda; doğduğum, aşık olduğum, hayran kaldığım, hep hasreti içimi yakan, hasretine hiç bir zaman alışamadığım kadim şehrimi görüyor üstelik orda olduğumu hissediyordum... Şeyhmus Diken’in Sürgündeki Amidalılar kitabında bu gerçekle yüzleştim. Kitabı okurken kendimden parçalar bulduğum Avrupa’da yaşadıkları yerin mutlaka bir caddesini, sokağını kadim şehrine benzetmişler. Tıpkı çok sevdiğim Edebiyat öğretmenim Nedim Dağdeviren, Kürt edebiyatının tartışmasız ismi Mehmet Uzun gibi. Hani Diyarbakırlılar ah eder ya, bu ahı kimse kimseye sakın yapmasın.’Gurbet ellere düşesen!’...

Birsen İNAL: Ayşeciğim Diyarbekir sevdanı ben çok iyi biliyorum. Hatta sevda seni Diyarbekir'i hiç bilmeyenlerin ve telaffuz bile edemeyenlerin memleketlerinde yani senin yaşamak zorunda kaldığın topraklarda Freising'de Diyarbekir Fotoğraf Sergisi açmaya kadar götürdü. Sergini anlatır mısın?

Ayşe SÖKÜLMEZ: Bu güne kadar yaptığım en keyifli işlerden biriydi. Sergiye kadar olan zamanda bu dayanılmaz özlemim hüznüm ‚d‘ harfi ağzımdan çıksa ağlamaklı hallerim vardı. Kimselere sanki anlatamıyordum, anlatmak istiyordum, paylaşmak istiyordum belki köklerimi, doğduğum kadim şehri. Bir izin zamanı rastgele çektiğim fotoğrafları eve dönünce çalışma odamda bilgisayardan büyük ekran izleyince gene hep ağladım. Öyle gelişi güzel çekilmiş resimler ki ahım şahım bir çalışma değildi. Bir gün, iki gün baktım, her baktığımda resimleri tek tek inceliyor, dosyada ne kadar resim varsa sil baştan bakıyor ve ağlıyordum. Bu üzün sürmedi. Fotoğrafları sergilemek fikri, paylaşırsam başkalarıyla ağlamalarıma bir çare olur düşüncesiyle sergiye karar verdik. Fotoğraflar amatörceydi ama profesyonelce bir çalışmayla hazırlanarak sergi meydana geldi. İki hafta boyunca çocuklarımın gittiği tarihi okulun gene tarihi bir salonunda meraklılarıyla buluştu. İnanılmaz güzel bir duygu yaşadım. Sergiden sonra çok rahatladım. Bir şeylerin ispatıydı belki de,  bilemiyorum. Ait olma duygusunun ego tatmini de olabilir, bilemiyorum. Gelenler, izleyenler çok hayran kaldı. İki hafta boyunca buradaki yerel gazetelerde Diyarbakır adı geçti. İlgiden son derece memnundum. Bir ziyaretçi defteri de yaptık, o deftere çok güzel anlamlı yorumlar yazıldı ama beni en etkileyen yorumlardan biri Taylandlı bir arkadaşımın yazdığıydı. ’Sanki kendi doğduğum şehre gidip geldim.’

Birsen İNAL: Gurbetçi bir kadın olarak kendi yaşadığın zorluklar nelerdir? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Şu an yaşadığım bir zorluk yok. Almanlar çok dakik ve çok kuralcılar. Dakikliğe alıştık ama kuralcılığa çok zor alışıyoruz. Onlarda pratik zekâ yok, bizde pratik zekâ var. Örneğin: Bir bankaya gittiniz, işlem yaptıracaksınız ya da ne bileyim müşteri olarak istekleriniz oluyor. Bu istek bize göre pratik yoldan çözülecek gibi ama bankacı size uzaydan gelmişsiniz gibi muamele edince anlaşamıyoruz. Alış veriş yerlerinde tek bir kuruşunuz olmazsa ve cebinizden beş yüz Euro çıkarsanız o da bozamazsa gene de sizden o bir kuruşu ister. Toplum, çalışmaktan adeta ruh gibi buralarda.  Evler yapılıyor, ala döşeniyor gezintiye çıkıyoruz, bakarken o evlerde in-cin top oynuyor…

Birsen İNAL:  İşyerlerinde durum nasıl? Ne tür zorluklar çekiyorsunuz? Çalışan göçmen kadın olarak değerlendirebilir misin? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Zorluklar mevcut ama bu yabancı olmamızdan kaynaklı sorunlar değil. 

Birsen İNAL: Göçmen işçiyle yerli işçi ayrımı yapılıyor mu? Çalışma koşullarınız aynı mı? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Bu ayrım nerdeyse yapılmıyor, benim çalıştığım işyerimde yetmiş iki milletten çalışan işçi arkadaşım var. İnsan olan her yerde sorunlar haliyle mevcut. Yabancı olduğumuzdan kaynaklı sorunlar pek yok gibi.

Birsen İNAL: Avrupa’da yaşayan göçmen kadının kendine ait ve paylaşabileceği, ‘benim” dediği nelere sahip?  

Ayşe SÖKÜLMEZ: Biraz daha fazla özgürlük belki.:) Örneğin; gece gidin istediğiniz yerde gezin kimse dönüp bakmaz merak etmez bu kimdir nedir burada ne işi var gibi bu büyük bir özgüven ve rahatlık bence. 

Birsen İNAL: Her dilden her ırktan göçmen işçinin bulunduğu bu Avrupa ülkesinde göçmen kadınların ve erkeklerin başvurabilecekleri çok dilli danışma merkezleri var mı? Ya da göçmen işçi haklarını koruma mekanizması gibi kurkumlar ne bileyim sivil toplum kuruluşları var mı? Varsa ne kadar etkili olabiliyorlar? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Bu merkezler fazlasıyla mevcut. Etkili olduklarını da söyleyebilirim. İşçi hakları için bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi sendika grev hakları mevcut. Burada şunu da belirtebilirim; göçün 50. yılını geçtiğimiz sene kutladık. Onca zorluğa rağmen her alanda nerdeyse gözle görülür, elle tutulur mevcudiyetimiz var tüm iş dallarında ve kurumlarda.

Birsen İNAL:  ‘İthal gelinler ve damatlar!‘ desem ve sen devam etsen Ayşe… 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Genelde hüzün ve hüsran... Bildiğim, yaşadığım ve birebir tanık olduğum hikayelerden yola çıkarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kimseye özellikle evlilik yoluyla gelmelerini tavsiye etmiyorum... 

Birsen İNAL: Birazcık da eğitimden konuşalım mı? Ayşeciğim sen burada zor olan bir şeyi de başarmış durumdasın. Çocuklarının okuduğu okulun Okul Aile Birliğinde aktif bir şekilde çalıştığını biliyorum. Böylece buradaki eğitim sistemine hakim birisin. Almanya’da nasıl bir eğitim sistemi var, biraz anlatabilir misin?  

Ayşe SÖKÜLMEZ: Biz burada yaşayanlar için ilgi duymayan veya açıkça ilgisiz veliler için karmaşık anlaşılmaz ayrımcı bulunuyor sistem. Ama sistemle yakından alakadar olabilirlerse ve başka ülkelerle kıyasladıkları zaman sistemin fena olmadığını göreceklerdir. Tabii ki sürekli kendini geliştiren bir sistem ve hatalar yanlışlar yok değil. Hükümet ve muhalefet ortak kararlarla bunları minimum seviyeye getirmek için canla başla çalışıyorlar. Yapılan araştırmalarda özellikle göçmen çocuklar başarısız görünüyor... Çocuğunu okula gönderip her şeyi okuldan ve öğretmenden bekleyen veliler tanıyorum. İlk günden benim çocuğum bu okula gidecek, bu dili öğrenecek deyip daha bir sürü beklenti ve istekte bulunan veliler var. Bunlar çocuğunu tanıyamayan velilerdir maalesef. Evinde eline bir kitap olmayan ve okumayan veli sistemi suçluyor. Çocuklarına zaman harcasınlar ve ilgilensinler istiyorum. İlgilenmek, okul araç gereçlerini alıp sonradan çocuğun başına kalkmak değil… Sistemde ilkokul dört yıl her çocuk aynı eğitimi alıyor. Dördüncü sınıftan itibaren çocuğun notlarına göre gideceği okul öğretmeni ve velisiyle belirleniyor. Dördüncü sınıftan sonra çocuğun durumuna, yeteneklerine ve ilgi alanına göre ya sekiz yıllık temel eğitim ya ortaokul ya da direk liseye gidebiliyor. Ortaokul dört artı altı yıl toplamda on yıl, lise dört artı sekiz yıl toplamda on iki yıl. Lise eğitimini başarıyla tamamlayan çocuğa sınavsız olarak üniversite kapıları ardına kadar açılıyor. Meslek eğitimine genelde temel eğitimden hemen sonra başlanıyor. Ortaokuldan sonra da meslek eğitimi var ve olanakları çok geniş.  

Birsen İNAL: Kalifiye elemanlar yetiştirmeye önem verilen bir eğitim sistemi söz konusu. Yani sistem -ihtiyaca göre adam üretmek- ilkesiyle çalışıyor. Bu bağlamda; Almanya‘da kalifiye elemanlar görece olarak daha iyi bir eğitimden geçiyorlar diye düşünüyorum. Bu tespitim doğru mu? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Kesinlikle doğru. Bu dünyada kabul gören çok iyi bir eğitim sistemi ve olması gereken de budur. Zira bütün dünyayı mühendis ve doktordan ibaret hayal edemiyorum. Musluk tamircisine evin pencerelerini değiştirmeye, arabamızın bakımını yapacak iyi bir servise, ekmeğimizi özenle yapacak bir fırıncıya, eskimiş ayakkabımıza pençe yapacak mutlaka birilerine hepimizin ihtiyacı var... 

Birsen İNAL: Senin bir de yazarlık öykün var? Nasıl başladı, ne yazıyorsun, nerelerde yazıyorsun?  

Ayşe SÖKÜLMEZ: Bu da Hiç’lik gibi çok zor bir soru. Hepimiz, herkes birer hikâye birer öykü benim için. Belli ki fazla duygusalım, belki fazla gözlemciyim, fazla hayalperest belki âşık hatta bilemiyorum... Okumayı seviyorum. Kendimce okurum, edebiyata, sanata, şiire karşı ilgim hep oldu. Eski zamanları, eski hikâyeleri çok seviyorum aynen eski zamanlardaki insanları sevdiğim gibi. Ben doğduğumda dedelerim, anneannem, babaannem ölmüşler. Onların sanki bana anlattığı hikâyeler varmış gibi gelir bana. Onları çok hayal ederim. Yazıda ironiyi seviyorum. Zaten ironisiz yazamıyorum diyebilirim. Dile hakim değilim maalesef. Paragraflı, betimlemeli cümleler kuramıyorum. Yazarlık maceram benim ‘hiç’liğimde. Yazma isteğini insanın içinde biriktirdiği duyguların duvar örülmüş su birikintisine benzetiyorum. Bir gün geliyor o sular taşıyor. Artık sel mi heyelan mı o da şansınıza. İlk gerçek anlamda yazmam zorlu coğrafyamızın çetin hikâyeleriyle özellikle tek erkek çocuk olan dedem ve babamın hatta bundan dolayı mağdur olmuş annemin ahını almak için başladı diyeyim. Şöyle ki: Yazı dilinde günlerce boş bir kaç dosya kağıdına hayalimdeki güya hesaplaşmayı –ki o hesaplaşmayı erkek kardeşlerimin yapması gerekli- belki mahkemesini kurarak, suçlu bulduğum kişileri kağıt üzerinde bir güzel yargılamam cezalarını vermemle oldu. Kendi yazdıklarıma kendim ağladım. Çok sevdiğim yakın çevremin beni seven gerçek dost ve arkadaşlarımın desteğiyle de bu alışkanlığım devam etti. İlk olarak Diyarbakır’da bir online gazetede yazmaya başladım. Ufak tefek, elma şekeri, salçalı ekmek, kadife bayramlık elbise, bayram akşamları yastık altında saklanan kırmızı rugan ayakkabılar falan filan ama... 

Birsen İNAL: İlk yazı ilk heyecan… Bir paragraf da olsa bizimle paylaşır mısın? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: ilk yazı ilk heyecan değil belki ama benim kendimi ilk ifade etme ihtiyacı duyduğum ‘hiç’likte Ez!..en sevdiğim;

Her Dilde Bir Ben…

Birsen İNAL: Yeni projeler var mı? Örneğin: Yazdıklarını bir kitapta toplamayı düşünüyor musun? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Evet bu bir sancı gibi şimdilerde ama henüz ‘SANCI’lı ağrılar var...:) 

Birsen İNAL: Şimdi de politikacı Ayşe’yi tanıyalım… Politika serüvenin nasıl başladı? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Bu macerama sebep Eski Diyarbakır belediye başkanı Mehdi Zana Bey’dir... Onun başkan olduğu senelerde ben ortaokula gidiyordum. Okula giderken onu Körhat civarında  belediye işçileriyle ellinde süpürge sokakları süpürürken görüyor ve çok etkileniyordum. Yıllarca da bu beni etkiledi. Politikaya ilgim ilk başta bu etkilenmeden dolayı oldu. Burada seçme ve seçilme hakkımız olmadığı için çok üzülüyordum. Bu haktan yararlanmak için Alman vatandaşı olduk ve ilk işim bir siyasi partiye üye olmak oldu. Aktif olarak on yıl partide görev yaptım. Halen iki bölge parti meclisinde görevliyim. Bu görevimi zevkle ve keyifle yapıyorum diyebilirim. Demokratik hakların sınırsız kullanılması bu alanda biz göçmen kökenlilerin özellikle bu yönde mücadele etmelerini gençlerin bu konulara ilgi duymalarını candan arzu ediyorum. Bu bağlamda burada gençlerimize örnek teşkil etmek için iki dönem seçimlerde belediye meclislerine aday oldum. Özellikle bizde marta yapılan yerel seçimlerde bölge meclisi adaylığım bizim toplumda çok ilgi gördü.  

Birsen İNAL: Sen bölge meclisinde hiç de küçümsenmeyecek oranda bir oy aldın? Hem Kürt olacaksın, hem kadın olacaksın hem de göçmen olacaksın ve bu gurbet ellerde politikaya soyunacaksın üstelik de 5500 oy alacaksın... Bravo Vallahi! 

Nasıl başardın? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Bu soruya ‘hem de dile hakim olmayacaksın’ eklersen bizi okuyanlar yok bu kadarda olmaz diyeceklerdir. Ama gerçek dile de çok hakim sayılmam. Akademik anlamda Almanca hiç bir zaman öğrenemedim. Haliyle Almancaya yüzde yüz hakim değilim. Bunu elimde bir koz olarak arkadaşlarıma karşı belli platformlarda da kullanıyorum üstelik. Sizin yanlış politikalarınızdan biz dili tam olarak öğrenemedik diyorum.Biz dediğim benim gibi evlilik yoluyla buraya sonradan gelenler için diyorum. Biz buraya sonradan gelenler için ancak bu kadar olabiliyor. Mühim olan gençlere örnek teşkil etmek politikaya gençlerin ilgisini çekmeyi ayrıca bir dahaki seçimlere kadar mutlaka gençlerle partimin de desteğini alarak bazı projeler gerçekleştirmek istiyorum.

Birsen İNAL: Ayşeciğim siyasetteki hedefin nedir? Diyelim ki hedefine vardın. Seçmenine vaadlerin ne olur? 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Tekrar bölge meclisi olabilir. Avrupa parlamentosu olabilir ama Almanya’da benim durumumda biri için bu çok zor görünüyor. Bölge meclisinde göçmen kökenlileri temsilen bu seçimde  İlk defa  Afrikalı bir genç  seçildi. Şansı çok yüksekti, çünkü kendi partisinde belediye başkanı listesinde ikinci sırada gösterildi. Yetmiş kişilik mecliste bu temsil yetersiz haliyle bizim burada hiç durmadan çalışıp fikirler projeler üretmemiz gerekiyor. Burada yaşayan bizlerin büyük bir oy potansiyeli var. Bölge meclisinde bizlerden birinin olmaması aslında iki taraf için büyük bir kayıp partiler için de büyük bir eksik ve ayıp. Partilerin yabancı kökenlilere karşı daha duyarlı olması gerekiyor. Bölge meclisi seçimlerinde 400 aday arasında dört Türk kökenli aday vardı ki bu çok çok az. 

Birsen İNAL: Malum biz eski Diyarbekirlilerin sinema günleri vardı. Birazcık o eski günlere gitsek, eski Diyarbekir’de Salı-Cuma sinema günlerine dair anılarından buraya damıtsak, ne dersin?

Ayşe SÖKÜLMEZ: ‘Uzun Olaydı O Günler’ yazımdan.

‘Bütün bu işlerin arasında ve benim de en sevdiğim işin Sinema faslıydı. Sinema matinelerinde başta genç kızlar, gelinler, evde kalmışlar, dullar toplanıp mutlaka ve mutlaka megafonla sokak sokak reklamları yapılmış filmlere giderlerdi. Rahat rahat ağlasınlar diye aşk filmlerini seyretsinler ve kimseler duymasın bilmesin diye akşama babalarımıza söylememiz için çocukları götürmezlerdi bir türlü.Gündüzden gizli gizli fısıldamalarından  anlardık gene de hepsi toplanıp süslenecekler Siverek usulü çarşaflara da bürünecekler Saray Kapısı’na kadar sonra ver elini Dilan Sineması, ver elini Emek Sineması. Ara ki bulasan onları nerdeler? Nasıl olduysa oldu bir keresinde Dilan Sineması’na gittikleri bir günde abimle beraber onların peşine takılmıştık, bizi nasıl olmuşsa hiç fark etmemişlerdi, birden kendimizi üst locada buluverdik. Şaşkınlıkla gördüklerinde günah olmasın diye elimize birer gazoz verdiler. Belki de akşam evdekilere söylememek için bir rüşvetti bilemiyorum. Onların elinde  mendiller. Hüngür hüngür ağlıyorlar... Hangi filmdi niye ağladılar halen bilmiş değilim. Komşumuz Kadriye Teyze, namıdeğer Cenneh Kado bütün kontrolü eline almış bir orkestra şefi gibi ağlamaya başlayınca bütün sinema hep birden ağlıyor ağlıyor, nasıl susacaklar diye merakla bizde onları seyrediyorduk. O yüzden filmin adı neydi, konusu neydi, hangi o zamanın jönleri giden bütün bayanların sevgilisi olmuş aktörleri kimdi bilemiyorduk haliyle.’

 " Uzun olaydı o günler, o ne güzel, ne mübarek günlerdi." 

Birsen İNAL: Evet Ayşe, geldik bu söyleşinin sonuna. Çok keyifli ve aynı zamanda göçmen kadınlar için çok yararlı bir söyleşi oldu. Özellikle Avrupa’ya kapak atmak isteyen gençler için çok iyi düşünmelerini sağlayacak bir söyleşi oldu. Çok çok teşekkür ediyor seninle hedeflerinin çok üstünde yerlerde görüşmek umuduyla ‘hoşça kal’ diyorum… 

Ayşe SÖKÜLMEZ: Ben çok teşekkür ediyorum Birsen abla. Birbirimizden henüz yeni ayrıldık. Evde senin kokun, Diyarbekir’in kokusu var. Birlikte yaptığımız çöreklerin de…

Röportaj: Birsen İNAL

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 117
Toplam yorum
: 59
Toplam mesaj
: 13
Ort. okunma sayısı
: 360
Kayıt tarihi
: 01.04.11
 
 

Diyarbakır’da doğdu, tam bir Diyarbakırlı olarak büyüdü. İlk okulu İsmet Paşa İlkokulu’nda, orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster