Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mayıs '14

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
196
 

Sarıyer Balıkçısı

Sarıyer Balıkçısı
 

 
Yavrumun, ilk kıpırdanışının yarattığı muhteşem duyguyu, bunu yaşamayanlara anlatamam,artık iki canlıydım.
 
Genlerimdeki , doğurma arzusunu çocukluk günlerimde hissetmiştim .Oyunlarımda hep bebekler vardı. Onları bağrıma basar, yünden saçlarını okşar,plastikten başını göğsüme yaslar, emzirir, sonra minicik bacaklarıma yatırıp sağa sola sallarken, annemden duyduğum ezgileri mırıldanırdım .
 
Uyusun da büyüsün ninni,
Tıpış tıpış yürüsün ninni!..
 
***
 
Sıkıntılı günler, kusmalarım , sancılarım...ve dayanılması çok zor tarifsiz acıları yaşadığım gece...sonra benim için muhteşem mutluluk... bünyemin tek başına kalışı...
 
Dehşet susamıştım, uyumuşum.
 
Pudra bulaşmış bebek kokusu ; Ufacık ağızlı , gamzeli ,az aralanmış boncuk gözleriyle bembeyaz kundağa tutsak el kadar bir oğlanı kollarıma verdiler ... kupkuru dudaklarımla alnına dokunurken, sıcacıktı, içime aktı . 
 
Söylenmiştim : 
 
-Benim mi bu Ya Rabbim ! 
 
Okumanın gözü kör olsun,olmadık anda sessizce seslenir beynine :
 
Bir can daha çoğalacağız bu kış.
Bebeğim, neremde saklayım seni?
Hoş gelir,
Safa gelir,
Ahmed Arif'in yeğeni...
 
Ozan haklı mı ,haklıydı işte , çoğalmıştık.
 
*** 
Kundağı, bezleri, yatağı, muşambaları, zıbınları, minicik pijamaları ,fanilaları,hırkaları balkondaki sabun kokan çamaşır ipleri... sonra mamaları, ilaçları, onunla haşır neşir uykusuz geceler ve ömrü sürdürmek zorundaki ben...
 
Al al olmuş tombulca simam... ben miydim bu Allah'ım ! Kilolarımı da hemen atmalıydım . 
 
***
Annelik özveri ister.Kâinattaki tüm analar yavrularıyla dolaşır, onları korurlar. 
 
Serçenin yavrusu için günde bin iki yüz küsur kez yem bulması ; kısrağın ölen tayı için gözyaşı döküp günlerce kişnemesi ; kedinin ölen yavrularını -belki de- başkalarına bırakmamak kaygısıyla yemesi, güçlü analık göstergeleridir. Balinaların,heyula fillerin, domuzların , tavukların , kedilerin ,köpeklerin ,kısrakların yavrularına destursuz yaklaşın da göreyim sizi , bakın başınıza neler geliyor !
 
 
*** 
Bebişimin ıngaları,agulamaları, bab babalamaları ,de dedelemeleri ,mamma , sonra ann , annee deyişi... ilk ezgileri: dagul dugul...naa nanna ...sonra fırtınaya yakalanmış sandal misali emeklemeleri, day day duruşu,ilk adım atışı... ondan sonra bir daha, bir daha ...koşmaları ,doğduğunda mavi olan göz renginin elaya dönüşmesi,alt ortadan çıkan ilk dişi, zamanla ötekilerin boncuk boncuk çenelere yerleşmesi beni keyiflendirirken , durmadan ishal olup ağlaması, ateşlemesi,isilik dökmesi... ağlamaklı halim , ilk düşmeleriyle yüreğimden kopan herkesin duyduğu çığlıklarım...
 
-Yavrum, yavrum, ciğerparem, bir tanem !..
 
***
Ana olmak , çocukluğa dönmektir. 
 
Konuşma tarzım değişmişti. Sözcükleri yutuyor, abartılı ulamalar yapıyor,onunla çocuk oluyordum . 
 
Hanimiş benim oğluşumun, 
Uf , uf mu olmuş parmakçığı, 
Ahhh, kıyamam o yaşlarına! 
Hadi ordan, be amcası !
Benim oğlum hiç ağlamaz..."
 
Birdenbire susardı maskara şey , gözleri fıldır fıldır ! Omuzlarından yakalar,havalandırır, kocaman öpücük kondurur,çenemi gıdığına dayar, güldürürdüm , gülüşürdük... 
 
***
Bayramlar...herkes takar takıştırır. ben ise önce "oğluşuma " yakıştırırdım .Tertemiz bebeği sevmekten hoşlanmayan olur mu! Ne güzel şeydi bahçede , ev gezmelerinde , akraba ziyaretlerinde pırıl pırıl giysileriyle çocuğumun sevilmesi, gösterilen ilgiler...kuşkusuz ki beni övdüklerini hissederdim .
 
***
Oğluma yüz yıllardır mayalanmış lisanımı öğrettim ,sözcüklerimde duygularım vardı...korkularım, sevinçlerim, yani şimdikilerin deyişiyle "fobilerim, hobilerim "ona geçti ."Küçük sıpam !" anasının oğlu oldu çıktı.O ağladıkça yüreğim yanmakta, gülünce huzur duymaktaydım.
 
Sanıyordum ki, doğru yanlış değer yargılarım ,tercihlerim onun benliğine işleyerek ömrü boyunca davranışı olup çıkacaktı.Yıllar sonra gözledim ki -düşüncemin bir kısmında haklı olmakla beraber- onun kendine özgü tavır ve beğenileriyle bambaşka Orhan doğurmuşum ...Bu duruma üzüldüm mü, düşünmeliyim ! Yanıtım, hayır ! Olması gereken buydu... 
 
***
Fıstığımın ilk altı yılında,hatta sonraları da çevreden kaynaklanan tehditlere karşı uyanık olmak durumunda kaldım .Kuşkularım gerçekleşir diye çok korktum .Ya o, sokak çocuğu olursa , kabul görmeyen cinsel tercihlerde bulunur da dışlanırsa...sonra, kaçırılırsa, bir kuyuya düşerse ...neler neler düşünür, olumsuzluğa kilitenirdim. Onu dizimin dibinden ayırmamalıydım ve mümkün olduğunca da ayırmadım .
 
*** 
Çocuğumla yaşama isteğim daha da arttı, koca kadın, yeniden çocuklaştım .
 
Afacanımın bitip tükenmeyen sorularına önceleri rastgele yanıtlar vermek "çocuk işte !" aklına geleni soruyor diyerek savuşturmak kolaydı. Zamanla anladım ki: O, söyleneni unutmuyor, tertemiz dünyasında ne masumca söylenmiş yalanı affediyor, ne de kandırılmaktan hoşlanıyordu. Bilgiler edindikçe küçücük, ancak dünyalara sığmayan beyninin enerjisiyle soruları yoğuruyor, hayal dünyasında ayrıştırıyor ,dürüstçe sonuca varıyordu.
 
Her çocuk özgürlükten hoşlanır. Arkadaş edinmek, bahçeye çıkmak, çimenlere yalın ayak basmak, kışta kıyamette dondurma,hele ki şeker yemek...tertemiz kıyafetiyle toz toprağın içinde top koşturur...kan ter içinde kalırdı.Elimde beyaz tülbentle ha babam, peşindeydim ,
 
"Aman evladım soğuk su içme !.. Yavrum , şeker dişlerini çürütür !" itirazlarımı dinleyen kim ki , babası kılıklı n'olucak ?.. 
 
*** 
Çocuk büyütmek oldukça zordu. Çalışan bir kadındım , yavrumu kimlere emanet edebilirdim ? Önümde aynı sorunu yaşayanların çözüm örnekleri çoktu. O zamanlarda bugünkü kadar mükemmel kreşler, yuvalar, etüt merkezleri yoktu.Kalabalık evlerde aile içinde büyür giderdi çocuklar. Bir yakını olan evinize gelip kalır, sizden biri oluverir veya "bakıcı kadın" tutulur veyahut" ciciannenin" evine bırakırdınız. Ona aktaracağınız ne büyük idealleriniz vardı , ancak bakıcının ideali evladınızın kişiliğine yapışırdı.
 
Ben şanslıydım , yalnız yaşayan annem vardı, o bu sefer torununa anne olacaktı.Bu, mutluluk veren bir durumdu .
 
***
Önceleri her şey çok olumluydu, artık gözüm arkada kalmıyor, sağlıklı iş ve ev yaşantısını sürdürüyordum. Annem hafta içi geliyor, hafta sonları "oğluşumu," doya doya kokluyordum.
 
Aylar ilerledikçe annem ve ben farklı bir duyguya kapılır olduk. Birbirimize söyleyemediğimiz ,ancak aramızda varlığı kuşku götürmez bir sıkıntı vardı. Yüzyüze açıklayamadığımız bir duygunun benliğimizde yarattığı kırgınlığı yaşar gibiydik. O, anneydi ben kızı ve çocuğum da kızının oğlu, yani onun canı... 
 
Soruna yanıt bulamamak rüyalarıma giriyor,onu da uykusuz bıraktığını hissediyordum. Neden hafta sonunu iple çekiyordu annem, burası evi değil miydi, torunu canının canı değil miydi, bir isteği oldu da yapmadım mı , bir şey istedim de yapmadı mı ? 
 
Başka bir şey vardı, çözemiyorduk. 
 
Çocuğu "kıskanmak" ihtimali,
- Hayır hayır böyle bir şey mümkün değil, olamaz ! Öyleyse aramızdaki ifade edilemeyen savaş niçindi ? Neydi zaman zaman yakaladığım göz pınarlarından süzülen nemin nedeni. Neden o, arada bir sinirleniyor, nedendir ben bir şeyler söylememek için tırnağımı avuç içime saplıyordum.
 
"Yok ben sesimi yükseltmişim de, yok o bana suratını asmış da ..." bunlar bilinmez bir patlamanın bahaneleriydi... 
 
Bu konuda onunla hiç konuşmadık. 
 
***
Hey yıllar !..
 
Şimdi ben babaanneyim, torunuma ; oğlumun kızına bakıyorum .
 
Anne, "kızıma bakıyorum," demez de ; babaanneanne niçin,"torunuma bakıyorum." der ki . Demek ki bu eylemde bir görev anlayışı var, ona bakmak var. Demek ki ! diyorum, bu eylem bitince ilişki de bitecek.
 
Yalnız kaldığımda şimdi ben de üzülüyorum , ağlayacak gibi oluyorum , annemin kaçamak ağlamalarını anımsıyorum... O zaman yıllar evveli birbirimize İtiraf edemediğimiz, ifade edemeden örtbas ettiğimiz küsmelerimizin gerçeğini sonunda bulduğumu düşünüyorum :
 
"Bağımsız yaşama isteğimizle ,dillendiremediğimiz ,karşılık bulmayan beklentilerimiz..."
 
Farkında olmadan Orhan'ımı ikimiz de sahiplenmiştik. Orhan benim oğlumdu! Ama Orhan, annemin de oğluydu, O öyle görüyordu...belki de hep burada yaşamak istiyor , oğlu yerine koyduğu Orhan'ından ayrılmak istemiyordu. Hafta sonları yaklaşırken gitme zorunluluğunda olduğunu hissetmesiydi belki de "sesimi yükselttiğim" bahanesini ileri sürmesi...
 
Uygulamada ise, hafta sonları "kendi evine" gidecek anneydi, gitmeliydi de. Onun da bir hayatı vardı . 
 
***
Yarın hafta sonu , torunumla önce evime sonra da anneme gideceğiz. Annem artık hep gülüyor, öyle yumuşak ki gülüşü...Yanakları pamuk pamuk ...Zeynep ona sarılacak. 
 
Biz geldik nineciğim ! diyeceğiz...
Var mısın şöyle , önce bir kuaföre, 
Ak saçlarımızı kestaneye döndürürüz. 
Sonra , ver elini Sarıyer Balıkçısı... 
 
Kavun balık barbunya
Beyaz peynir; Edirne'den 
Sen bir bira, ben soğuk bir tek , 
Zeynep'e de ayran börek...
Üstüne de oh !.. kahvemiz,
 
Anasını satayım boş ver tansiyonu, 
Kaymaklı iki dondurma,
Şöyle fıstıklısından ,
Kadın kadına yeriz.
 
Sandallar dans ederken ,
Boğaz serindir, girilmez,
Biz de dalarız zamana,
Beyhude çekişmelerimize güleriz...
 
***
Karagözlümle Sarıyer'e gittik. Pespembe hırkasına sardım onu. Boğaz mavi mavi Sarıyer'i yalayarak Beykoz'a ve Tarabya' ya doğru akıyordu. Takalar, mavnalar,balıkçılar , cıvıl cıvıl insanlar kıyıya doluşmuştu. 
 
Bir banka oturduk sahilde ,iki tane simit aldık , martıları beslerken Zeynep'ime anlattım : 
 
"Burayı ninen çok severdi!" 
 
 
 
30 Mayıs 2014
msgazioğlu
 
 
.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 40
Toplam yorum
: 57
Toplam mesaj
: 27
Ort. okunma sayısı
: 889
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Yüreğinize ulaşabilmek ,duygularımı ,deneme , anı , şiir  ve fotoğraflarımı paylaşmak istiyorum ...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster