Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Nisan '12

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
51755
 

Şarlo ve Siyah Beyaz düşleri..

Şarlo ve Siyah Beyaz düşleri..
 

- Bugün 123. doğum günü olan Charlie Chaplin anısına.. - 

 

Herhangi bir Şarlo filmi izlediğimizde, Şarlo’nun “halk” olduğunu hemen anlarız. Çünkü Şarlo yoksuldur, çoğu kez işsizdir ve otoriteyi temsil edenlerce itilip kakılır. Hor görülür, haksızlığa uğrar, yanlış anlaşılır ve başına gelmedik şey kalmaz. Ancak tüm bunlara rağmen, kendisine yapılanlara boyun eğmez. Bir biçimiyle hesap sorar. Yeri gelir alay eder, yeri gelir tekme atar. Şarlo’nun silahı mizahıdır..

Görünürde “komik” olan Şarlo’dur. Giyimi ve davranışları, bu izlenimi pekiştirir. Şarlo, bu tip giyim ve davranışlarıyla, deyim yerindeyse bir “anti-kahraman” dır. Bir diğer ifadeyle, kapitalizmin acımasız sömürü çarkına sokulmuş insani bir çomaktır. Tam da bu nedenle kırılmak istenmiştir. Ama 1889’da doğan Chaplin değilse de, Şarlo hala yaşıyor..

Elbette, doğduğunda adı henüz “Şarlo” değildi. Dahası yaşayıp, yaşamayacağı bile belli değildi çocuğun. Malum ya, Şarlo’nun gözünü açtığı kapitalist dünya, dün ve bugün yoksullara hayat tanımaz:

“... Ben Charles Spencer Chaplin, 16 Nisan 1889 ’da Londra’da dünyaya geldim. Babam usta bir güldürü oyuncusuydu, annem operet şarkıcısıydı, daha sonra varyete tiyatrolarında da çalıştı. Çocukluk yıllarımı Londra’nın yoksullar mahallesi East Side’da geçirdim. Babam kendini içkiye verince, evde ocak kaynamaz oldu. Sıcak bir çorba için, kardeşim Sidney birçok kez yardım kurumlarının kapısını çalmak zorunda kaldı. Ben onunla gidemiyordum, çünkü ikimiz aynı pabuçları ortak kullanıyorduk. Babam bizi büyük bir yoksullukla baş başa bırakarak öldü. Altı yıl boyunca çalmadığım kapı kalmadı. Arabacılık yaptım, geceleri değişik yerlerde sabahladım. Sonunda annem bir iş buldu ama çok geçmeden yeniden işsiz kaldık...”

Tiyatrocu bir ailenin çocuğu olan Chaplin için, karnını doyurmanın yolu yine tiyatro olur. İlk kez beş yaşındayken sahneye çıkmış ve sahne tozu yutmuştur. Doğrusu şu ki, oyunculuğa yönelmesinin ana nedeni, tok yatabilme ihtiyacıdır:

“Sonunda bir tiyatro kumpanyasına girdim. On dört yaşındaydım. Elimden geleni yapıyordum, çünkü ölüm kalım sorunuydu bu iş. Beni beğenmeyecek olurlarsa ikimizin de (annemle benim) yeniden aç kalacağımızı biliyordum. Beğenirlerse ikimiz de her gün bir tas sıcak çorba içebilecektik...”

Annesiyle birlikte karnını doyurmak zorunda olan genç Chaplin, “Şarlo” olduğunda aç günlerinin acısını çıkartırcasına alay edecektir burjuvaziyle. Şarlo’nun, zengin ve zalim otoriteyle dalga geçmesi de, tüm yoksulların hoşuna gidecektir. Ama bunun için daha zaman vardır ve Chaplin henüz hayata tutunmaya çalışmaktadır:

“... Bu kez bir rol vermişlerdi bana, konuşuyordum, seyirci de beni dinliyordu. Kadroya alınmayı başardım. Böylece (her oyuncu için kaçınılmaz olan) İngiltere’nin dört bir yanındaki salaş tiyatrolara uzanan gezgincilik dönemi başladı. Ama annem de, ben de açlık çekmiyorduk artık...”

Bu yıllar, Chaplin’in oyunculuğunu geliştirdiği yıllar olur. 19 yaşındayken çekirdekten yetişme bir oyuncudur ve 1907 yılında Fred Karno Topluluğu’nun kadrolu üyesidir. Sergiledikleri revü önce İngiltere, sonra Avrupa ve nihayet Amerika’da turneye çıkar. Oyun çok tutulur ve Chaplin de şöhret merdiveninin ilk basamaklarına adım atar..

Chaplin Sineması:
1912’de, yine Fred Karno Topluluğu ile ikinci turne için Amerika’ya gider. 23 yaşındaki Chaplin, artık bir sinema oyuncusudur. Bir yıl sonra da, Keystone Film şirketiyle anlaşır. 1914 yılında rol aldığı, ilk filmi olan “Ekmek Parası” ile sinema serüveni başlar..

Amerikan sinemasının giderek endüstriye dönüşmeye başladığı bu yıllarda, çok sayıda sessiz film üretilmektedir. Chaplin, bu seri üretim içinde, kendine has özellikleri açığa çıkaran bir oyuncu olarak yer alır. 13. filmi olan “Caught in the Rain” ile yönetmenliğe de başlar. O günden sonra, tüm filmlerini kendisi yönetecektir. Chaplin, 1919’da kuruluşunda yer aldığı United Artists şirketiyle film yapımcılığına da başlamıştır..

1914 yılında başladığı sinemada, son filmini (New York Kralı) 1956’da çeker. Senaryosunu da yazdığı, 1966 tarihli “Hong Kong’lu Kontes” filmindeyse küçük bir rolde görünür sadece. Chaplin, tüm bu sinema serüveninde 79 filmde oynamıştır..

Chaplin, 1940 yılında çektiği “Büyük Diktatör” filmine kadar, sessiz sinemaya sadık kalıp, filmlerini sessiz çekmiştir. Oysa gelişen teknoloji sayesinde, daha 1927’lerden itibaren, sesli film çekmek mümkündü. Fakat uzunca bir süre tercihini değiştirmedi Chaplin:

“... Sözlü filmler mi? Bunlardan nefret ettiğimi rahatça söyleyebilirsiniz! Dünyanın en eski sanatını, pandomim sanatını berbat ediyorlar; suskunluğun yüce güzelliğini yok ediyorlar...”

Chaplin, özündeki pandomim oyunculuğuna sadık kalarak, sesli film çekmeye direnir. Ta ki “Büyük Diktatör” filmine kadar. Peki ama neden? Chaplin’in bu tercihinde ticari kaygılar mı ağır basmıştır? Hayır! Chaplin filmlerinin dilini çözen, insanlığın üzerine çöken faşizm kabusudur. Zaman, Hitler faşizmine karşı haykırma zamanıdır ve Chaplin Büyük Diktatör” filminde bunu yapar..

Diktatörler yok olur, özgürlük yok olmaz...
Chaplin, anti-faşist bir aydın, bir sanatçıdır. Öyle ki çağımızda aydın olmanın olmazsa olmazı da anti-faşist olmaktır. Faşizme boyun eğildiğinde, aydın kimliğinden vazgeçilmiş demektir. Bu noktada sanatçılara düşen, sanatlarını, faşizmin zorbalığına, yalan ve yaygarasına yönelen “estetik” mızraklar yapabilmeleridir. Chaplin ustanın Büyük Diktatör filminde yaptığı budur..

Bu filmde, biçimsel olarak Şarlo rolü yoktur. Ama filmin kahramanı olan “Yahudi Berber” aslında Şarlo’nun izdüşümüdür. Filmin konusu kısaca şöyledir: Yahudi bir berber ile Tomanya diktatörü Hynkel (Hitler’e atfen) tıpatıp birbirlerine benzerler..

Toplama kampındaki berber, bir gün firar eder ve bir dizi yanlışlıklar komedyası sonucunda, diktatörün yerine geçer. Filmin finalindeki konuşmayla, özgürlüğün yok edilemez oluşuna dair muazzam bir ders verir herkese Chaplin..

Bu konuşmayı dinledikten sonra, Chaplin ustanın bu filmi, iyi ki sesli çektiğini düşünürüz:

“Üzgünüm, ne yapayım ki imparator olmak istemiyorum. Benim işim değil bu. Ne keyfimce yönetmek istiyorum, ne de fethetmek hiç kimseyi. Olanağı varsa herkese yardım etmek isterdim: Hıristiyanlara, Yahudilere... Beyazlara olduğu gibi, siyahlara da. Hepimiz karşılıklı olarak yardımlaşmayı istiyoruz. Uygar kişiler böyledir.

Ortak mutsuzluğumuzla değil, ortak mutluluğumuzla yaşamak istiyoruz. Birbirimizi hor görmek ve birbirimizden nefret etmek istemiyoruz. Bu dünyada herkese yetecek kadar yer var. Ve toprak ana, yeterince zengindir, yaşamımızı sürdürecek olanı sağlayabilir her birimize. Hayat yolu, özgür ve muhteşem olabilir ama bu yolu yitirdik.

Hırs ve açıkgözlülük insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir kin çemberi ile çevirdi. Ve hepimizi kaz adımlarıyla sefalet ve kanın içine sürükledi.(...)

Beni duyma olanağı olanlara diyorum ki; umutsuzluğa düşmeyiniz. Üzerinize çöken bela, vahşi bir iştahın ve insanın gelişmesi yönünden kaygılananların duydukları acıların sonucundan başka bir şey değildir. İnsanların kini geçecek, diktatörler yok olup gideceklerdir ve halktan zorla aldıkları güç yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece, özgürlük yok olmaz, olmayacaktır...”


Chaplin bu filmi çektiğinde (1940) Nazi İmparatorluğu gücünün ve saldırganlığının doruğundadır. Yenilmez gözükmektedir. İşte bu koşullarda, halkların özgür geleceğine sahip olan umudu korumak, aydının işidir. Chaplin’in yaptığı da budur ve faşizmin yıkılmaz görüntüsüne karşı dik durarak aydın tavrını korur. Faşizme karşı kurtuluşun yolunu gösterir:
“Özgürlük İçin Çarpışınız!”

Görüldüğü gibi, Chaplin’in hümanizminde zorbalığa karşı halkların haklı şiddetine karşı çıkmak, soyut bir barışçılık vb. gibi burjuva görüşlerden iz yoktur. Ama “diktatörler yok olup gideceklerdir” demesinin temelinde, halklara güven vardır. Zira halka, halkın mücadelesine güvenmeyenler, diktatörlerin yok olacağını hayal bile edemezler. Karamsarlığa kapılırlar..

Oysa Chaplin, Nazizmin en güçlü olduğu dönemde bile, karamsarlığa prim vermez. Umudunun sırrı ise, şu sözlerindedir: “İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece, özgürlük yok olmaz, olmayacaktır.” İşte bu sözlerin, bu umudun altına imza atabilenlere aydın denir.

Hollywood efendilerine karşı Şarlo:
Chaplin, 1914’ten 1952’ye kadar Amerika’da film çeker. “Sahne Işıkları” Hollywood’a çektiği son filmidir. Denilebilir ki, tüm bu süreç boyunca, Amerikan sinemasına hakim olan anlayışın dışında kalmıştır. Gerek filmleri ve gerekse de siyasal tutumlarıyla, adeta bir ayrık otu olmuştur. Kopartılmak, kurutulmak, kırılmak istenen bu “ayrık otu” çizgisinden taviz vermemiştir. Çünkü O, sıradan bir oyuncu değil, her şeyden önce aydındır. Böyle olduğu içindir ki, filmlerinde kapitalizmi değişik biçimlerde eleştirir. “Şarlo” tiplemesi, aslında bu eleştirinin sivri ucudur..

Elbette, Chaplin’in bütün filmlerinin konusu Şarlo’nun serüvenlerinden ibaret değildir. Örneğin, 1947 tarihli “Mösyö Verdaux” ta, Şarlo’nun karşıtı olan bir karakterle karşılaşırız. Mösyö Verdaux, bir burjuvadır. Mevcut varsıllığı Verdaux için yeterli değildir..

Bu nedenle cinayetler işleyerek, kurbanlarının parasını elde eder. Kısaca, Mösyö Verdaux kapitalizmin bireyci, bencil, yabancılaşmış, vicdanını yitirmiş toplumsal sistemine eleştirisidir Chaplin’in..

Filmlerinde şu ya da bu şekilde ama mutlaka kapitalizmi eleştiren Chaplin, bu tavrıyla burjuvazinin sinemacılar sürüsüne de dahil olmaz. Bugün örneğini pek sık gördüğümüz türden bir sanatçı değildir Chaplin. Kelimenin gerçek anlamıyla aydın bir sanatçıdır. Ülkemizde örneği çok olan, Hollywood özentilerine bir ders olacak sözler de onundur:

“... Son filmimin, Mösyö Verdaux’un bazı Amerikan sinemalarında ve özellikle New York’ta nasıl karşılandığını biliyorsunuz. Bazı çatlak seslerin beni ‘komünist’ ve ‘Amerikan aleyhtarı’ olarak nitelediğini biliyorsunuz. Bütün bunlar, sadece herkes gibi düşünmek istemediğim için. Hollywood’un güçlü efendileri her hoşlanmadıkları kimseyi saf dışı edebileceklerine inandıkları için...

İşte açıkça söylüyorum. Ben, Charles Chaplin, Hollywood’un can çekiştiğini ileri sürüyorum. Hollywood’un bir sanat olarak kabul edilen sinema alanında yapabileceği bir şey yoktur...”


ABD’nin Şarlo düşmanlığı:
Görüldüğü gibi, bugün ABD’nin dilindeki “ya bendensin ya bana karşı” dayatmacılığı, Yöneticilerin tarihsel yaklaşımıdır. Chaplin, kendisine muhalif olan herkesi hedefleyen bu dayatmaya boyun eğmemiştir. Zorbalık karşısında boyun eğmek bir yana, bedellerini göze olarak daha güçlü haykırmak, aydın karakterinin vazgeçilmezidir. Chaplin de böyle davrandığı için, Amerika’da “şeytan” ilan edilerek taşlanmıştır. Ama düşüncelerinden taviz vermemiştir..

Örneğin, emperyalist rekabetin yol açtığı ve halklara acı getiren 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı seferberliğinde Amerikan ordusuna yazılmayı reddeder. Tekellerin çıkarı için okşanan Amerikan milliyetçiliğine prim vermez. Halk düşmanlarının yanında saf tutmaz, çünkü o bir aydındır..

Kuşkusuz, Chaplin bir komünist değildir. Ama Ekim Devrimi özelinde komünizme ilgisiz de değildir. Dürüst bir aydının, sanatçının yapması gerektiği gibi davranır: “... Ben bir sanatçıyım. Hayat beni ilgilendirir. Bolşevizm de hayatın yeni bir evresi. O halde ona karşı ilgisiz kalamam...”

İlgisiz kalmadı da gerçekten. Nazi işgaline karşı, Sovyetler’e destek için çalıştı. Dahası, Avrupa’da Nazilere karşı ikinci bir cephe açılması için örgütlenen faaliyetler için de yer aldı:

“... Rusya’nın savaş meydanlarında, demokrasi yaşayacak ya da ölecektir. Müttefik ulusların geleceği komünistlerin elinde... Rusya sırtını duvara vererek savaşmaktadır. İttifakın en sağlam savunmasıdır bu duvar.”

Chaplin o en sağlam duvarın desteklenmesi için, Nazilere karşı ikinci bir cephe açılmasını talep edenler arasındadır. Fakat Amerikan iktidarı, Nazilerin sosyalizmi ezmesini istediğinden, henüz ikinci bir cephe açma düşüncesi yoktur. ( Ne zaman Kızıl Ordu, Nazileri önüne katıp kovalamaya başlar, ABD o zaman Avrupa’ya çıkar. )

Chaplin’in bu aydın tavrı, Amerikan gericiliğinin tepkisini çeker. Chaplin, polis sorgusu, mali olarak boğmaya çalışma, filmlerinin yasaklanması ve hatta yaşlı annesinin sınır dışı edilmeye çalışılması gibi baskılarla karşılaşmıştır..

“... Dostlarım, Amerikalıların bu denli düşmanlığını kazanmak için yaptığım, bir uyumsuz-bağımsız olarak kalmam olmuştur. Komünist olmadığım halde, onlara karşı yürütülen eyleme katılmayı reddetmiştim. Doğal olarak, bu birçok kimseyi şaşırttı...”

McCarthycilik’in anti-komünist rüzgarına kapılıp, gericilikle uzlaşmadı Chaplin. Bu yüzden, Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komitesi’nin karşısına çıkartılarak sorgulandı. Ama “uyumsuz” tavrını korumayı bildi. Dahası, kendisi de zor durumda olmasına rağmen, sınırdışı edilmek istenen komünist sanatçı H. Eisler’i savundu. Deyim yerindeyse, bir aydın olarak, Şarlo’nun cüretine sahipti Chaplin..

Amerikan iktidarı için, Şarlo’nun uyumsuzluğu bardağı çoktan taşırmıştı. Bu taşkında Chaplin’i boğmak için fırsat kolluyorlardı. Aradıkları fırsatı 1952’de buldular. Bir film tanıtımı için İngiltere’ye giden Chaplin’e ABD’ye dönüş vizesi verilmedi. Böylece ABD’den kovulan Chaplin, 1953 yılında İsviçre’ye yerleşti, 1977’de orada öldü. Ölen sadece Chaplin’in bedeni oldu. Çünkü Şarlo yaşamaya devam ediyor ve dünya döndükçe özgürlük için ölenlerin safında yaşamaya devam edecek..


16.Nisan.2012
Kerem Porazan

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 58
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 12637
Kayıt tarihi
: 17.12.09
 
 

İmgelemelik 'ten düştüğü 6.Mayıs.Bindokuzyüz-fi tarihinden bu yana; Sonsuzluk 'da İnsan.. Mülteci..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster