Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Haziran '14

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
619
 

Şaşkınlığınız artsın. Ama doğru artsın!

Şaşkınlığınız artsın. Ama doğru artsın!
 

Görsel: ormaniscileri.webnode.com.tr


Ne gariptir bu dünya… Her an şaşar durursun.

Şaşkınlığın bazen sevincin olur, bazen kederin, bazen de yediğin güçlü bir darbe…

Mevlevilerin kendi aralarında güzel bir duaları vardır; birisi şaşınca “Allah şaşkınlığını artırsın” derler. Çünkü onlar bilirler ki, her şaşkınlık Dünya’nın hatta evrenin küçük bir sırrını söyler.

Küçük bir sır diyoruz ama aslında küçük değildir.

Her açılan sır, başka açılımları da beraberinde getirir. Çünkü sırlar bir zincir sırası gibi birbirine bağlıdır. Bunu gözdeki perdah perdah incelen bir sis perdesine de benzetebiliriz. Belki de en güzel benzetme bu olur.

Kimi insan da “şaşkınlığı” insan hayatlarını gözlemleyerek, sırlarını öğrenerek, dedikodu ve zan üreterek beslemeye çalışır. İki bilinç arasındaki farkı hissediyorsunuz değil mi? Aslında her iki ruh da beslenmeye çalışıyor, ama biri yolunu şaşırıyor.

****

Hiç tek başınıza orman kıyısında yaşadınız mı?

Yok, hayır! Cümleyi yanlış kurmadım. Orman kıyısı doğru bir tanımlama!

Ormanın dışındaki yemyeşil bir alanda, hemen ormanın kenarında yaşamaktan söz ediyorum.

Ben yaşadım. Her sabah gün doğarken kalkar, gün doğumunu bir yamaçtan izlerdim. Doğan günün ormandaki sırları nasıl açtığına defalarca şahit oldum.

Alacakaranlıkta ürkütücü gelen orman, güneş yükseldikçe sırlarını bir bir fısıldamaya başlar. Orman sırlarını fısıldar ama bu fısıltıyı her kulak duymaz, her göz görmez. Sadece orada bir yerlerde sır olduğunu bilenler, ya kabul edenler diyelim, görebilir.

Hepiniz görmüşsünüzdür; minik ve rengârenk çiçekler vardır. Uzaktan bakınca, bir halı gibi görünür yeşil çimenlerin arasında. Yanlarına yaklaşınca göremez olursunuz. Görseniz de uzaktan gördüğünüz o mükemmel halıyı fark edemezsiniz. Çünkü halının üzerinde, bir karınca gibi, geziniyorsunuzdur.

Öyle ya, bir karınca halının desenini bütünüyle görebilir mi? Görmesi için uçması gerek.

Ama hiç kimse de halının ilmeklerindeki mükemmelliği karınca kadar göremez.

Öyleyse mükemmelliği görebilmek için bazen karınca olup gezmek, bazen arı olup uçmak gerek… Hatta uçmakla kalmayıp, bal yapmak gerek.

Evet, hepiniz o minik çiçekleri görmüşsünüzdür. Bir gün benim yaşadığımı yaşarsanız onların minik çiçekler olmadığını, her birinin kocaman bir âlem olduğunu da fark edersiniz. Tıpkı arıların o minik çiçeklerdeki âlemi fark ettiği gibi.

İşte ormanda yaşadığım o günlerde, gün doğarken kalkar, yamacın tepesine oturup, o minik çiçeklerin gösterisini izlerdim.

Gün battığında çeneklerini kapatan minik çiçek gece bir damla çiği çeneklerinin içinde tutar. İşte bu bir damla su, gün doğarken harika bir görsel şölen sunar.

Yatay gelen gün ışığı bu damlaya çarptığında minik çiçek kendisinden büyük bir ışığı dışarı yansıtır. Binlerce çiçek aynı anda ışıklarını yansıtır ve vadi elmasların saçılı olduğu bir define vadisine dönüşür. Gün yükseldikçe çenekler açılır ve bir damla su çiçeğin sapından toprağa doğru akar gider. Çiçeğin sabah siftahı bu damla olur…

Bu sırada pırıltılar tek tek söner ve çiçeklerin harika görselliği başlar. Önünüzde, örneğin; mor bir halı vardır artık. Uçan bir arı gibi seyredersiniz bu güzelliği…

İşte o pırıltılar sönmeden yere uzanır ve çiçeğin içine bakardım. Büyüteç görevi yapan o bir damla suyun içinde başka bir âlem vardır.

Gözle göremediğimiz minicik böcekler, çiçeğin üreme organları, çiçek tozları göze görünür olurlar. Orada bir evren vardır sanki… Yok, hayır “sanki” değil, gerçekten bir evren vardır.

Gün ışığı çeşitli renk oyunları yapar, böcekler sanki okyanusun içindeymiş gibi yüzer, çiçek tozları gezegenler gibi dolaşır…

Gün biraz daha yükseldiğinde (ki ormanın içi hala alacakaranlıktır) ormanın içinden çıtırtılar duymaya başlarsınız. Kimi çıtırtı bir vahşi hayvanın ayak sesidir, kimi çıtırtı da “çatlayan tohumun” sesidir.

Olgunlaşan kozalaklar gün ışığı ile belirli bir sıcaklığa geldiğinde çatlar ve içindeki tohumları kurulu bir yay gibi uzaklara fırlatır. Bir anda ortalıkta bir ok gibi giden pervaneli tohumlar uçuşmaya başlar. Hızını kaybeden tohum, dönerek yere düşmeye başlar.

Ama tam olduğu hizaya düşmez. Hafif bir rüzgâr onu ormanın içinde gezdirmeye başlar ve giderek yere yaklaşan tohum, sanki içinde bir pilot varmışçasına, bir taş kenarına geldiğinde toprağa düşer.

Taş hafif rüzgâr esintisini kestiği için toprağa düşmek zamanı gelmiştir artık. Bundan sonra neler olur bilinmez.

Tohum o toprağa nasıl girer? Nasıl kök salar? Bunları, eğer bir bilginiz yoksa sadece hayal edebilirsiniz.

İşte sırrın içindeki sır burada başlar. O tohumun yaptığı yolculuk, kabuğunu çatlatırken yaşadıkları, toprağın içindeki karanlık, sürgün verirken neler yaşadığı… Ve yüzlerce yıl yaşayacak olan bir çam ağacının doğal dengeye katkıları… Hepsi ayrı bir sır…

****

İşte sırrın içindeki sır ya da sırlar zinciri…

Anladınız değil mi? Bir orman sadece bir tohumun içinde saklı. Bu tohumlardan biri belki de çorak bir arazide uygun bir toprağa düşecek ve dağın başında bir yerde tek başına bir çam olarak yetişecek. Günü geldiğinde kozalaklar “çıtlayacak” ve bir orman oluşmaya başlayacak.

Hiç merak etmediniz mi “bu orman nasıl oluştu?” diye… O ormanın oluşması için bir “çıt” sesi gerekiyor… Bir tohum çatlıyor ve onlarca yıl sonra bir orman oluşuyor.

Tohumun bu macerasını gözlerimle izlediğim için böyle anlatıyorum.

İzlediğimde gencecik bir delikanlıydım. Sabahın alacakaranlığında ve hafif sisin içinde başlayan bu şaşkınlıklar dünyası beni bir sürü düşünceye daldırmış, ormanın içinde günlerce, yeni şaşkınlıklar bulmak için, gezinmiştim. Bulmuştum da… Onları daha sonra anlatırım. Ama şimdi anlatacağım kısacık bir şey var:

Dedik ya en başta; bazen arı olup uçmak gerek, bazen karınca olup gezmek gerek…

İşte hayatın sırları böyle anlaşılabiliyor. Anlaşılıyor ama kuş olup, kuşbakışı seyrederken başka bir şey görüyorsun, arı olup çiçekten çiçeğe gezerken başka bir şey, karınca olup ilmeklerin arasına girdiğinde başka bir şey…

Ne kuşbakışı baktığın gibidir hayat, ne karıncanın gördüğü gibi…

Hayatın sırları içinde sır vardır. Hatta o sırrın içinde de bir başka sır vardır.

Bunları fark etmeyince hayatı sokaktaki kediden bile daha az tanırsın. Onun bile merakı vardır ve merak ettiği sürece karnı doyar, barınır ve güvende olur. Ne zamanki gereksiz şeyleri merak eder kedi, o zaman hayat başka bir hale geliverir onun için…

Merak etmek gerek yani… Ama doğru şeyleri merak etmek!

Başka hayatları, ilgisiz olayları, kişilerin sırlarını değil… Hayatı merak etmek!

Eğer merak deyince başka hayatlar, başka kişiler geliyorsa aklına; gözünün önündeki perde bir perdah inceleceği yerde bir perdah daha kalınlaşır.

****

Gene orman örneğine dönelim; o güzellikleri anlatırken ürküten görüntülerden söz etmedik:

O alacakaranlıkta ve bir sisin içerisinde gezinirken bazen de aldatıcı olur gördüklerin. Öyle bir aldanırsın ki, korkudan dizlerinin bağı bile çözülür. İşte bu korku sana bambaşka korkular üretir.

 Örneğin rüzgârla kıpırdayan bir çalı, dev bir vahşi hayvan gibi görünür. Korkar, kaçarsın… Kaçtığında oradaki sırrı da kaçırırsın. Tohum belki de o çalının dibindedir. Bunu hiç öğrenemezsin.

Ormanda gördüklerini doğru ağılamalısın. Tıpkı hayatta gördüklerin gibi…

Ormanda korktukça öfkelenirsin, öfkelendikçe yanlış yaparsın. Tıpkı hayatta olduğu gibi…

Ormanda yönünü doğru seçmelisin. Tıpkı hayatta olduğu gibi…

Ormanda kuytuya taş atmamalısın, uyuyan bir vahşi hayvanı kızdırmamak için. Tıpkı hayatta olduğu gibi…

Ormanda bastığın yere bakmalısın, bir küçük fidanı ezmemek için. Tıpkı hayatta olduğu gibi…

Ormandaki her hayata saygı duymalısın. Tıpkı hayatta olduğun gibi…

Sözün kısası; orman sırlarla doludur. Tıpkı hayat gibi!

İşte bu yüzden ormanda hiçbir yaş ağacı kesilmemeli, çünkü her birinin üzerinde milyon yaşam var. Hiç biri sona ermemeli, hiç birinin vebali taşınmamalı…

Tıpkı hayatta hiçbir insanın yaşama zevkini öldürmemen gerektiği gibi…

O yaşamın üzerine kurulu kaç yaşam var, bilemezsin!

Ve gün gelir, bozduğun hayatların hesabını verirsin…

Tıpkı yaş ağaç kesenler gibi…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bende gözlerim çok iyi görüyor sanırdım ki hala öyle olduğunu düşünüyorum ve bazen gözlerimi çıkarıp başkalarına da verip de görmelerini sağlasam diyordum ama sizin gözlerinizin bakış açısından hayran oldum gördüklerime. Hayatın gözünde karıncayla eşitiz bunu biliyorum. Bazen karınca gibi bakmalı bazen yürekten insan gibi. Sizi tanıdığıma sevindim, sağlıkla kalın

kevser şekercioğlu akın 
 11.06.2015 22:41
Cevap :
Her birimiz farklı şeyler görüyor ve fark ediyoruz.Keşke insanın "başkasının gözünden bakabilmek" becerisi gelişebilse... İnanıyorum ki hayat bir başka güzel olurdu.Her an sırlar keşfedilir, hayata aşık olunurdu. Bunu, kısmen de olsa, yapabilenler hayata ve her şeye aşıktır.Yapamayanlar ise aşkı ve aşığı kıskananlardır... Ben de sizin gibi bir okur kazandığım için çok sevindim. Başka yazılarda ve gözlemlerde buluşmak ümidiyle sevgi ve saygılar sunarım...  16.06.2015 11:21
 

Tamam Haluk hocam, kimi zaman kuş olup genele, kimi zaman karınca olup detaya bakacağız. Başkalarının özeli hariç her şeyi merak edip didikleyeceğiz. Şaşırdığımız her yeni bulguda bir şeyler keşfedeceğiz. Ve bunları unutmamak için ara sıra geri gelip yazınıza yeniden gözatacağız. Selamlar sevgiler efendim.

Nilgün Akad 
 30.06.2014 0:02
Cevap :
Konunun özünü çok iyi özetlemişsiniz efendim. Fakat keşfetmekle kalmayıp, bulduklarımızı birbiri ile ilintileyeceğiz. Çünkü hayata dair her bulgu reaksiyon zincirinin bir parçasıdır. Durum böyle işte... :-) Bizden de selam ve sevgiler…  30.06.2014 11:20
 

yazilarini, sogan abimide ozledik yani.

Newyorker 
 26.06.2014 22:02
Cevap :
Yeşilsoğan kardeşimizi özlediğimiz gibi sizi de özledik majesteleri. :-) Yolunuz bizim illere düşmez mi hiç? Selamlar, sevgiler.   27.06.2014 13:59
 

Ne güzel anlatmışsınız. İnsan yaşamı gözlemlediği zaman, her milimetre karenin hayat dolu olduğunu gördüğü zaman, hem büyük bir sevgi ile doluyor hem de çevresindekilere zarar vermemek için adeta kıpırdamaktan korkuyor. Bu saygı, bu huşu gerek insanlığa. Ne yazık ki gitgide uzaklaşıyoruz gibi.

Zühal Voigt  
 26.06.2014 14:42
Cevap :
Evet Zuhal Hanım, aynen söylediğiniz gibi oluyor yaşamı gözlemlediğinde… Bir kedi yavrusu bile o kadar çok şey öğretiyor ki doğru gözlemlersen… Maalesef giderek uzaklaşıyoruz yaşamı gözlemlemekten. Onun yerine onun bunun hayatını gözlemliyoruz… Sonrası malum… Ne güzel bir yorumdu; teşekkür ediyorum… Sevgi ve saygıyla…  26.06.2014 16:46
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 90
Toplam yorum
: 1679
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2001
Kayıt tarihi
: 27.05.07
 
 

Yaşayacağım yıllar yaşadıklarımdan daha az... Öyleyse "adam gibi yaşamalı" diye düşünüyorum. Kola..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster