Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ocak '14

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
114
 

Savaş ertesinde 1954 yılı

Gölün karşı kıyısından Neuchâtel’e bakıldınğında, sahil boyunca uzanan ağaçlıklı gezi yolunu fark edersiniz. Beyaz renkli vapurların girip çıktığı, bazı yelkenlilerin barındığı, çift fenerli mendireğin koruduğu  küçük liman. Hemen arkasında tatlı sarı Jura taşından üç-dört katlı yapılar: bankalar, Genç Kızlar Lisesi, Şehir Kutuphanesi, Postahane binası ve görkemli Güzel Sanatlar Müzesi; daha ilerde Yüksek Ticaret Okulu, Gymnasium (lise), Saatcilik Yüksek Okulu ve öğrencisi olduğum Üniversite binası. Kentin merkezi düz alana kurulmuş, ancak zamanla geliştikce ardındaki tepenin yamaçlarına  konuşlanıp, dikleşerek yukardaki ormanlığa ulaşıyor. Bu evlerin hemen hepsi bahçe içinde, Neuchâtel insan boyutunda yaşanan şirin bir kent. 

Kent merkezinde nelerin olmasını düşünüyorsanız, eksiksiz hepsi var. Çarşı içinde, sisli günlerde kokusunu aldığınız ateşte kavrulmuş  kestane satan büfesine kadar, her şey: sinemalar, kafeterya ve lokantalar, modayı izleyen mağazalar, kitap evleri, parklar ve meydanlar. Kayalık bir yükseltinin üstüne kondurulmuş  şato ve kilisesi. Zaten Neuchâtel adını bu şato’dan almış (Nöşatel, yani Yeni Şato).

Şatoyu pazar yerinin kurulduğu meydana bağlayan eski şehir evleri, Saat Kulesi, çeşmeler, burası  Place des Halles (Pazar Yeri Meydanı). Çarşının öbür tarafında bir başka meydan: yükseltilmiş sahanın üzerinde, Cumhuriyeti  simgeleyen  Romalı kadın heykeli, bir omuzu çıplak, öteki şalla örtülü. Ve meydanların en büyüğü, bütün yolların birleştiği, ana caddeden sahile kadar uzanan Place Pury  (Püri Meydanı). Bu meydanın başköşesine bir heykel kondurulmuş, David Pury’nin boy heykeli. Bu adam Neuchâtel’de doğmuşmuş, delikanlılık çağında Marsilya’ya giderek çok şey öğrenmiş ve pişmişmiş... Sonra da öylesine zengin olmuş ki, sormayın,  ben deyim Midas her dokunduğu altın olur, siz deyin Karun’un paha biçilmez hazineleri...  Nasıl ve ne zaman olmuş derseniz, işte size portresi.

İhtiyaç içinde bekleşiyor Yeni  Dünyadaki kolonisatörle, ‘köle, köle’ diye. Kölenin maliyeti az. Yol boyunca verilen iki lokmayla, yelkenli gemide kapsadığı yer kadar. David Pury ‘Şeytan Üçgenini’ kurmuş, ayakları Afrika, Avrupa ve Amerika’da. Afrika’nın batı kıyılarından koparıp aldığı, gemilere yüklediği zencileri ya doğrudan, ya da Avrupa ayağından Yeni Dünya’nın kuzeyine ve de güneyine sevkederek siparişleri karşılıyor. Sipariş fazlası, zenci kölelerin 10 000’lercesi Pury’nin kurduğu  ‘Purysburg’ kolonisinde depolanıp, pamuk tarlalarında çalıştırılıyordu. Köleler ayaklanıp, David Pury’nin kardeşini ve birkaç beyazı öldürmüş olsalar da, ne behis, zenginlik tatlı, yola devam! David Pury, 18. yüzyılda kurmuş olduğu ‘Şeytan Üçkeni ‘sayesinde zengin ama çok zengin olmuştu. Ölünce de servetinin bir kısmını, doğduğu yer olan, Neuchâtel’e bağışlamış. Meydandaki heykel zulüm ve kıyımla oluşan can pazarını çağrıştırırken, buralılar çocukları ve köpekleriyle birlikte, kendilerine bu güzel mekânı kazandıran David Pury heykeline müteşekkir bir edayla ve gururlanarak bakıyorlar. ‘Paranın kokusu olmazmış’, bu deyim lânetli para için de mi geçerli!

18. yüzyıl boyunca Avrupalı’nın gözünde zenci köle sadece bir ‘şey’di. Ama neydi? İnsan deseniz, olmuyor, kabul görmuyor. Ancak hayvan da değil. O zaman neyin nesi olduğu nihayet düşünülüp, hukukcular tarafından nitelendirilerek taşınmaz mallar sınıfına ait olmadığından, taşınır mallardan ‘möbl’, yani eşya sayıldı ve emtia olarak kabul edilmişti.

Ben yatılı okuldan alışığım erken kalkmaya. Bir de günün derslerini gözden geçirelim diye, kısa bir ‘etüd’ vardı sabah kahvaltısından önce. Onun için, Üniversitede gün doğmadan başlayan erken saatteki derslere yetişmem zor olmuyordu. Onlardan biri de ‘Histoire des doctrines economiques’ (Ekonomik doktrinler tarihi). O günkü konumuz ‘Teori ve uygulamada komünist ekonomisi’.  Ders görevlisi, prof. Maurice Erard gerek teoride, gerekse uygulamada komünist ekonominin neredeyse övgüsünü yapıyor. Halbuki yasak, Türkiye’de olsa içimizden biri bu adamı, yani Prof. Maurıce Erard’ı mutlaka polise ihbar ederdi. Etrafıma bakınıyorum, öğrenciler hiç oralı değil, dersi dikkatle dinleyip not almakla meşguller. Acaba, bende mi öyle yapsam.

‘Das Kapital’ (Sermaye) kitabıyla  komünizmin babası sayılan Karl Marx’ın meğer başka suç unzurları  da varmış. Görüşünün kabul görmesi amacıyla birçok fasikül, ekonomik mektuplar ve ‘Kapital’ı tamamlayamadığı için yazdığı müsveddeler. Marx’ı n fikir kardeşi Engels işte bu müsveddeleri  2. ve 3. cilti olarak ekleyip, ‘Dasd Kapital‘ 3 cilt halinde tamamlar. Bir de, Marx’ın teorisi kendiliğinden  oluşuvermemiş, öncüleri varmış: baba-oğul Walras’lar. Onlara göre ne demekmiş yani toprak mülkiyeti, toprak Devlet’in kalmalı, onu işleten verimden pay almalı, ya da küçük üretim üniteleri mutlaka birleştirilip, Devletin gözetiminde işletilmeleri gibi. ‘Ekonomik doktrinler tarihi’ dersinde şükür Ricardo’dan Adam Smith’e, Proudhon’dan Keynes’e kadar, bütün önemli  ekonomi teorileri yer alıyor.

Üniversite’de kış semestri hafta sonu bitiyor, kısa bir aradan sonra yeni bir semestr başlayacak. Neuchâtel’de ilkbahar yağmurlu geçer, ilkbaharda kar az yükseklere ulaşsa da Neuchâtel’e inemez. Bulutlar, okyanustan rüzgârla birlikte getirdikleri nemi  üstümüze cömertce boşalttıktan sonra geçer giderler. Hava açıldı derken, bu defa tersten esen  ‘biz’ adı verilen, Avusturya Alplerinin buzularını yalayarak üstümüze gelen dondurucu rüzgâr insanın iliklerine işler.

Böyle bir havada Üniversite’ye ulaştım. Semestr sonu, devam karnemi imzalatmak için diğer karnelerin arasına bıraktım. Ders konumuz ‘Droit internatıonal public’ (Devletler umumi  hukuku). Profesör Georges Sauser-Hall oldukca yaşlı, ağır adımlarla kürsüye çıkıp dersini ‘Milletler arası hukukun ana prensipleri’ üzerinde yoğunlaştırarak, genel anlamda hukukun özünü açıklıyor. Konferans niteliğindeki bu dersin sonunda  kürsüdeki karneleri imzalayıp öğrencilere verdi. Son kalan benim karnemi imzalarken, ismimi okuyarak ‘Kürsüye kadar gelirmisiniz’ dedi. Acaba bir hatam mı var diye düşünürken, profesör Sauser-Hall kürsüden inerek elini omuzuma koydu. Sınıfa hitaben ‘Bu benim meslek hayatımın son günü, bu ders de son dersimdi. Bu son dersimde, sınıfımda bir Türk öğrenciyle karşılaşmam beni mutlu etti’. Bana dönerek  ‘Biliyormuydunuz, ben Atatürkle birlikte çalıştım, Medeniyet Devriminin hukuk bölümünde emeğim var. Sonra da, İstanbul Üniversitesinde 5 yıl süreyle Medeni Hukuk dersleri verdim’ diyerek, elimi sıktı, başarılar dileyerek ayrıldı. Öğrenciler hayretle bana bakarken, ben deduygulanmıştım. Ben bu onuru Atatürk’e borçluyum.

Ağabeyim Almanya'da rahatsızlanmış. O zaman Almanya’nın başkenti Bonn, oradaki hastahaneye kaldırmışlar. Ertesi gün, bindiğim tren Fransiz işgâlinde Westfalya eyaletinden geçerek Hamburg’a kadar uzanacak. Yanıma iyi giyimli bir bay oturdu, ben pencere kenarındayım. Benimle konuşmak istiyor, ama olmuyor çünkü fransızca bilmiyor, ben de almanca. Tren Essen istasyonunda durdu. Peronda Fransız askerleri var, trene bindiler, hareketten az sonra bunlardan 8-10 kadarı vagonumuzda sözüm ona kontrol yapıyor. Aslında vagondan vagona geçerek yolcuları taciz ediyorlar. Bizim vagonda Alman kadınlarına hakaret edip, şuralarına buralarına dokunanlar oldu. Ne kadınladan, ne de yolculardan, hiç ses çıkaran olmuyor. Şavaş biteli 9 yıl olmuş, Fransız işgâl kuvvetleri askerlerinin hâlâ Alman halkına karşı hunharca davranmalarına hayretediyorum. Yanımdaki adam başını hafifce öne eğimiş, görmezden geliyor, çaresiz bekliyor. Demek ki bu tür olaylar yaygın. Askerler gittikten sonra, yanımdaki adam bana elbisesini gösterip, dokunmamı istiyor. Ceketinin eteğini bana doğru uzatıp kumaşa elimi dokundurtuyor, ve de ‘Deustche Stoff’ diyerek, Almanların iyi kalite kumaş yaptıklarını göstermek istiyor. Ben de dokunup ‘Gut, gut’ deyince rahatladı. Az sonra, pencere yanındaki kafam mani olduğu için öne eğilip dışarıya bakarak bir şey göstermeye çalışıyor. Başımı geri çektim, birden eyecanlanarak bakmamı istedi ve ince uzun bir boru üstünden çıkan küçük alevi gördüm. Bana ‘Petrol, petrol’ diyerek, Almanya’da petrol rafinerisi olduğunu anlatmak istiyor.

Bonn’a gelmeden acıkmıştım. Vagonun ortasından seyyar dolapla geçen  satıcıdan bir sandviç, bir de küçük ekmek aldım. Sandviçimi bitirirken, tren de Bonn istasyonuna giriyordu. Kalktım, yiyemediğim küçük ekmeği, koyacak bir yer bulamayınca çöp kutusuna koyarken, yolculuk komşum Alman engelledi. Ekmeği elimden alıp, kâğıta sardıktan sonra usulca yukarıdaki bagaj konulan fileye bıraktı, bana söz ve işaretlerle tren Hamburg’a vardığında temizlikci kadınların çok fakir olduklarını ve ekmeği alıcaklarını anlatmaya çalıştı.

Danışma bürosunun beni gönderdiği Argelander caddesindeki ev bahçe içinde, merdivenlerden çıkıp girildiğinde geniş bir salon. Bana birinci kattaki bir odayı verdiler. Sabah kahvaltısında neyler istediğimi sorup odama getiriyorlar. Evin sahibesi yaşlıca, kültürlü bir hanım, ana dili almanca kadar fransızca da biliyor, salonda kocaman bir piyano var.

Hastahaneye gittim, ağabeyimle konuşabildim iyileşme yolunda, doktor ancak 10-15 gün sonra çıkabileceğini söyledi. Bonn kentini gezerken hemen her köşe başında bir dilenci var, hepsinin üstünde açık yeşil tulum, kimisi ayakta duruyor, kimisi oturmuş, bazıları müzik çalıyor. Hiç birisi avucunu açmamış, isteyen yanlarındaki kumbaraya para atıyor. Ben de ayakta dimdik duran uzun boylu bir dilencinin kutusuna para atarken yüzüne baktım, sol gözünün yerine o bildiğimiz boncuklardan biri kabaca konulmuş. Baktığımı anlayınca bana macerasını işaretle anlattı. Elini sol topundan, bacağını izleyerek şakağına kadar götürüp ‘tatata..ta’ dedi . Anladım ki mitrayöz aşağıdan yukarıya  taramış ve şakağına gelen kurşun sol gözünü çıkarmiş. Savaşta kaybettikleri  5 milyon Almanın, çoğunluğu genç  erkekler, çalışma çağındakiler ya ölmüş ya da sakat. Sıgara, gazete satan gişelerin ön tablasında 250 gramlık süt bardakları sadece 20 pfenig, demek ki yemeğe paran yetmiyorsa günde 2 bardak sütle (40 pfenig), yani 40 kuruşa ayakta kalabiliyorsun. Bir paket sigara istedim, küçücük bir şey verdi elime içinde sadece 3 sigara var, markası Juno.  Halk fakir ama organize bir şekilde herkes işinin başında.

Ertesi gün kahvaltımı bitirirken, ev sahibesi beni salona çağırdi, kızı, damatı ve küçük torun  İngrid ile tanışmamı istiyor. Kendisi arada hafif piyano parçaları çalarken, bizde aramızda almancaya  kondurulmuş fransızca kelimelerle birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Hazır buraya kadar gelmişken, Köln kentini  de görmemi istiyorlar ve önümüzdeki pazar günü damatın arabasıyla gidıp akşam üstü dönmeyi teklif ediyorlar. Memnuniyetle kabul ettim. Onlar gittikten sonra, ev sahibesi yakınlık göstererek kocasını savaşta kaybettiğini, genç yaştaki iki oğlunu da...  bir tek kızı kalmıştı. Bunları söylerken kendisini acındırmak istemiyor, sadece Alman halkının da çektiği acıyı belirtmek istiyor. Ve bir gazete kupüründen çıkardığı resmi göstererek ‘Bakın bu resim oldukca yeni: Rus işgâl bölgesindeki bir Alman kasabasında geçiyor’. Resimde bir kamyon, kamyonun kasasına çıkmış iki kişi aldıkları, ekmek olsa gerek,  şeyleri  rastgele etrafındakilere fırlatıyor. Etrafı, kafaları dahil siyah örtülü yüzlerce kadın, elleri havada, yüz tane mi, yoksa bin mi el, hepsi havada atılanlardan birini yakalamak için...

Nazi Almanyasından kalan Bonn -Köln kısa otoban’ta yol alırken, direksyon başındaki damat ve eşi bana  Köln’ün ne hale geldiğini anlatmaya çalışıyorlar. Müttefiklerin Rhin nehirini geçerek  Köln’e girdiklerini çok şiddetli sokak tank savaşlarının şehirde yıkılmadık ev bırakmadığını söylüyorlar. Zaten daha önce ‘uçan kale’ adı verilen ağır bombardman uçaklarının şehire yağdırdıkları bombalarla Köln  harabeye dönmüş, insanlar sokağa düşmüştü. Ergenlik çağındaki küçük çocuklar bile askere alınmış ve  bu tecrübesiz küçük askerlerin neredeyse hiç biri geri dönmemişti.   

Kent’in merkezindeyiz, her şey normal gibi, sokaklar tenha çünkü günlerden pazar. Kiliselerden çıkan gruplar öndeki meydanda eyleşiyorlar, mağazalar kapalı, vitrinlerine bakıyorum, güzel görünüşlü ama biraz uzaklaşınca görüyorum ki üstleri yok. Biri, ikisi, üçü, beşi hepsi öyle, ne kurtarabilmişlerse onunla yetinip çalışmaya başlamışlar. Henüz savaş yarasının temizlenemediği başka bir mahalleye girdik, gerçekten harabe. Sokaklardaki molozlar temizlenmiş ama sağlı sollu sadece irili ufaklı duvarlardan ibaret. Son olarak beni Katedrale götürdüler ve dediler ki ‘Bulunduğumuz bu yerde en şiddetli tank savaşları yaşandı, Amerikalıların ‘Şerman’larına karşı ‘Panzer’lerle. Fakat bakın, kıyamamışlar Katedrali yere indirmeye. Bakıyorum, karşımda Köln Katedrali bütün heybetiyle yükseliyor.

Ağabeyim iyileşince birkaç gün daha Bonn’da kaldık. Misafir gibi karşılandığımız evden ayrılırken, kiraladığım odanın cüz-i ücretine kahvaltıyı saymayıp, sadece bakkaldan benim için aldıklarıni saydılar. O gün 5-6 yaşındaki küçük kız İngrid ve annesi de vardı. Küçük kız benim nasıl bir yerde oturduğumu merak edip duruyor. Söz verdim, Neuchatel’e döndüğümde kendisine o güzel kentin kart postalını göndermeye.

Bu yakınlık neden acaba, nereden doğuyor? Benim yerime, örneğin bir İsviçreli ya da bir Belcikalı öğrenci gelmiş olsaydı, nasıl karşılanırdı, hele de bir Rus, kapıdan içeri sokmazlardı bile. Almanlar bu acı günlerinde Türkleri düşman olarak görmüyorlar. Bir yerde, dünyayı mahveden Nazi hareketinin kendilerini de mahvettiğini, bunu anlayabilen bir dost gördüklerinde anlatmak, göstermek ihtiyacındalar.

Şu olmaz olası nazizm, faşizm, komünizm gibi bütün bağlayıcı ‘izm’ler. Yobazlık ve bağnazlık kaynağı, insanın düşünce yetisini kör edip at gözlüğü açısından yönetilen halklar. Ve buna karşı ne güzeldi insanı insan niteliğine kavuşturucu Cumhuriyet devrimi  ‘Her türlü bağlayıcı ‘izm’den arınmış, özü bilime dayalı özgür düşünce, insanın temel hakkı’

            

 

 

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 48
Toplam yorum
: 16
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 458
Kayıt tarihi
: 02.04.09
 
 

10 Şubat 1931'de Ankara'da dogdum. Ilk, orta ve liseyi "Galatasaray" Lisesinde tamamladim. Isviçre, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster