Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Nisan '12

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
119
 

Savaş sırasında bir öğrenci

Otomobil savurduğu toz bulutuyla yarışırcasına şose yolda ilerliyor. Babam soförün yanında, biz arkada oturuyoruz. Şoför arabasından memnun ‘Yeni aldım, Alman malı, Opel Kaptan son model’ diyor. Gaza bastıkca, eğilip iki kafa arasından kilometre saatine bakıyorum: ibre 70 km’yi gösteriyor.  Şoför  radyoyu açıyor ‘Blue Punkt marka, bunlar Alman malı, dayanıklı, öyle Fransızların falan mallarıyla kıyaslanamaz’ diyor.

Ankara Radyosunda  hafif batı müziği var, dinliyoruz.  Etrafımız harmandan kalan anız ve  ağustos sıcağının yaktığı sarı otlarla kaplı, alabildiğince tarlalar... Akşama doğru Beypazarına  yaklaşırken, birden müzik kesildi ve spiker  ‘Sayın dinleyiciler,  AA’dan aldığımız son haberi  veriyoruz:  Alman orduları Oder-Neisse hattını  geçerek Polonya topraklarına girdiler, hudut boyunca şiddetli çarpışmalar oluyor’ diyerek, ayrıntılarina geçti. Otomobilin içinde kısa bir sessizilik ve 1939 eylül ayının son günü İkinci Dünya savaşının fiilen başladığının acı haberi...

Batan güneşe karşı ilerlerken  şoför mırıldanıyor ‘Bu iş Polonyayla sınırlı kalmaz, hep okuduk  gazetelerden, Almanlar harbe hazırlanmış, başlarında da Hitler var, bizi de bu harbe sürükleyeceklerdir’. Sonra babama dönerek ‘Askere alınırsam ne olacağım ben, otomobilimi yeni aldım, borcum var, evde çoluk çocuğum var’ diyor. Babam ‘Bekle bakalım, seferberlik olursa ilk sırada gençler askere alınır. Kaldı ki başımızda İsmet Paşa var, savaşın ne felâket olduğunu bilir. Hiç kimse  öyle kolay kolay Türkiye’yi  savaşa sürükleyemez’ dedi ve  Atatürk’ün o insanlık dolu veciz görüşünü (1) elinden geldiğince anlattı.

Beypazarına vardığımızda ortalık alaca karanlık. Askerlik şubesinin önündeki toprak alanı halk doldurmuş, davul  zurna eşliğinde 20 kadar delikanlı halay çekiyor. Seferberlik değil, kış döneminin 18 yaşını doldurmuşların askerliye celpleri. Kalabalığın arasından geçip, askerlik şubesine yaklaştık,  elele tutuşmuş coşkuyla hora tepen, ya da kolkola girerek halay çeken gençler  neş’e içinde. Babama soruyorum ‘Askere giderken  neden böyle istekliler’ Babam bana usulca ‘Askerlik  vatanî görev. Sen de bir gün gideceksin, oğlum.  Askerlik bitmeden yuva kurmak, iş tutmak sakıncalı, hem bu delikanlılar dönüp geldiklerinde eğitilmiş, tecrübe kazanmış olacaklar’ derken gözümüz  biraz ileride bir tümseğin üzerindeki karaltıya takıldı. Yaklaşınca, sırtını dönmüş oturan birisiyle karşılaştık. Başından aşağı geçirdiği koyu renk örtüsünün içinde sessizce ağlayan bir nineydi bu. Babam eğilip derdini sordu. Yetim kalan tek torunu askere gidiyordu. Nine eliyle şölen yerini gösteriyor ‘Ha, işte orda hoplayıp durur, yavrumu bir daha görebilecekmiyim, belki de hiç!’ Babam nineye ‘Sen onun için hayiflanma, benim dediğime bak. Askerlik eskisi gibi değil, çabucak geçer. Arada hasret gidermek için izin de veriliyor. Göreceksin sağsalim  dönecektir. Sen asıl kendine bak, boş yere üzüyorsun kendini!’

Tekrar okuluma döndüğümde, Alman panzerleri Varşova’ya doğru ilerliyor ve İngiltere ile Fransa Almanya’ya savaş ilân etmişlerdi. Dersler başladığında zaten Varşova düşmüş ve Polonya 25 günde teslim olmuş, Rusya ile Almanya arasında paylaşılmıştı. Batıda savaşı Maginot hattında eğleşerek tutmaya çalışan Fransa - ve ona yardıma gelen İngiliz birlikleri - beklenmedik bir olayla karşılaştılar ‘Blitzkreig’, yanı ‘Yıldırım harbi’. Büyük sayıda Alman zırhlı birlikleri mayıs ayında Maginot hattını kuzeyden - Hollanda, Belcika üzerinden - çevirerek doğrudan Paris’e yöneldi. Bir kolu da İngiliz birliklerini önlerine katarak Dunkerk’e  sıkıştırdı.

Savaş olaylarını arkadaşlarımla merakla izliyorduk. Nazi Almanyasının ülkeleri içten vurma teşkilatı (5inci Kol) ve Goebels’in öncülüğünde  Avrupa’da girişilen Nazism propagandası Türkiye’ye de sirayet ettirilmeye çalışılıyordu. Weimar Almanyasının son Başbakanı Von Papen Büyükelçi  olarak Ankara’ya  gönderilmişti.

Nazizme karşı Türkiyede tedbirler alınıyor, basın- yayın yoluyla insanlar bilgilendirliyordu. Gene de,  gişelerde gizlice satılan Nazi ordularının iftiharı  - panzerler, sepetli motosikletler,  Messerschmidt ler’in – fotoğrafları elden ele dolaşıyor, arada biz de bu resimlere merakla bakıyorduk. Marlene Dietrich’in  radyolarda yaydığı Alman ordusuna güç veren ‘Lili Marlen’şarkısı da nazi propagandasının bir başka şekli (2).  Ama Türkiyede güftesi tersine döndü ‘Bir boyacı varmiş, adı da Hitler; kendini sanmış en son peygamber; milletler oldu gözü kör; boyacı oldu diktatör; adyö Adolf Hitler; tükendi Germenler’ gibi. Ama biz çocuğuz, bütün bu olaylar bizim Jules Verne’i okuyup, icat ettiğimiz füzelerle yıldızlara ulaşma hayalimizi engellemiyor...

Nüfus cüzdanlarımızın sayfalarına ‘Ekmek karnesi verilmiştir’ damgası vuruluyor. Sabah kahvaltılarında  o mis gibi kokan buğday ekmeğinin yerini ekşimsi kokan, tadı birhoş iki lokma ekmek almış. Çayın yanında verilen beyaz peynir ve siyah zeytini neredeyse ekmeksiz yoruz. Yıldan yıla biz büyüdükce ekmeğimiz küçülüyor. Çareyi leblebide bulduk, bol ve ucuz. O tarihte, Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 18 milyon. Alman orduları batı sınırımıza dayanmış ve Rusya’da Moskova’ya doğru ilerliyor. Seferberlikle 2 milyonluk bir orduyu besliyoruz. Erkekler cephede, kadınlar tarlada erkeklerin yerini almış, üretim ancak bu kadar.

Kalın demir zincirlerin sürtünmesinden oluşan  gürültüyle, mavi-lacivert deniz renginde iki yolcu gemisi okulumuzun tam önünde demirledi. Bu gemiler bomboş, olaki yolcularını daha önce boşaltmış olsunlar. Romanya’dan, Almanlar’dan kaçmak için gelmişler, birinin adı ‘Basarabya’, ötekinin adı ‘Transilvanya’. Boğaz’ın akıntısıyla sürüklenmiyor, attıkları çapanın etrafında yavaş yavaş döniyorlar. Sonra, bir gün sabah kalktığımızda ‘Transilvanya’ adlı geminin tekrar Karadeniz’e yola çıktığını öğrendik. Bir daha da hiç dönmedi . Romanyalı yolcuları getirirken Karadenizde bir Alman denizaltısı tarafından torpilenerek batırıldığı söylendi.  Ortaköydeki  ilk okulumu bitirinceye kadar tek kalan  mavi yolcu gemisi attığı çapanın etrafında hep dönüp durdu...

(1)    Kemal Atatürk diyor ki: ‘Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Öldüreceğiz  diyenlere karşi, ölmeyeceğiz diye savaşa girebiliriz. Lâkin millet hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş cinayettir... Yurtta Suhl Cihanda Suhl’

(2)    Koyu nazi taraftarı J. Kennedy ve oğlu J. F. Kennedy tarafından korunan Marlene Dietrich’in ‘Lili Marlen’ şarkısı sonradan güftesi defalarca değiştirilerek, savaşın son yıllarında Amerikan, İngiliz ordularınca bir hürriyet simgesi olarak çok kullanıldı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 48
Toplam yorum
: 16
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 464
Kayıt tarihi
: 02.04.09
 
 

10 Şubat 1931'de Ankara'da dogdum. Ilk, orta ve liseyi "Galatasaray" Lisesinde tamamladim. Isviçre, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster