Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Kasım '06

 
Kategori
Haber
Okunma Sayısı
366
 

Savaş'ta bir taraf- Barış'ta iki taraf da kazanır

Savaş'ta bir taraf- Barış'ta iki taraf da kazanır
 

Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni, karizmatik bir isim. Atina Belediye Başkanlığı’nın ardından yer aldığı kabinede, ABD, Rusya ve AB çekişme alanlarında olduğu kadar, “uzaklar”da da ülkesinin çıkarlarını korumada “başarı” sergiliyor. 29 Ekim resepsiyonuna arkadaşları ve eski başbakanlardan, babası, Mitçotakis ile katılması tam anlamıyla bir jest oldu. Dileyelim, öncesinden gelen “Limanları açın!” türünden baskı-vari açılımlar gibi, hele bu son şık hareketi, kendisine sufle edilecek dengelenmemiş taleplerle heba edilmesin... Bahar rüzgarı hep essin. Çünkü onun bu jestine gül’ler ile cevap verecek en centilmen ülke, yine de o kimilerinin beğenmediği Türkiye’dir.

İster suyun bu tarafında ister öte tarafında olsun, Türk ya da Yunan Dışişleri Bakanı olununca en büyük mesainin harcanacağı yer de; “karşı tarafır”: Dora da onu yapıyor; Yunanistan’ın Türkiye ile ilişkileri bağlamında Kıbrıs ve Ege Kıt’a Sahanlığı başta olmak üzere geleneksel çıkarlarını korumaya çalışıyor.Tıpkı meslektaşı Abdullah Gül, gibi… Öte yandan, Yunanistan ile Türkiye’de karşılıklı ilişkiler bakımından “şahin” diye bilinen çevreler var. Bazı siyasi aktörlerin ve siyaset dışında olup da politikayı etkilemeye hatta strateji belirlemeye dahil olmak isteyen kesimlerin uzlaşmazlıkları, sürekli karşıtlığa, karşıtlıları da tırmandırılan çatışma potansiyeline evirerek, yer edinmeye çalıştıkları biliniyor. Bazen “efelenme” de üreten, ilişkilerdeki “eksen sapmaları” ve “amaç dışına kaymalar” açısından Atina daha oynak, Türkiye, o kadar “esnek” değil; dış ilişkilerinin baskın (kimilerine göre de ‘statik’) bir uslubu var. Buna karşılık Yunanistan ile Türkiye’nin halklar bağlamında adeta gizlenmiş bir tarihi ve zaman zaman su yüzüne çıktığında dibe itilen kültürel bağları var. Sanıldığından da güçlü üstelik!

Ege’nin iki yanındaki bu iki halk, tarihin ve coğrafyanın birbirlerine dost olmayı “mahkum” ettiği varlığı/kültürleri oluşturuyor. O kültürlerin özgünlüğü kadar iç içe geçmişliğinden de söz edilebilir. Dahası, bu anlamda, ayrılıklar soyutlamayı gerektirirken, ortaklıkların ete kemiğe büründüğü bir çok alan ve olgu var: o olgular direnç kayalıklarında açan çiçekler gibi, kavuşulmayan melodramlarla, platonik bir aşkın sözcüklerini bile türetirler: Kali-merhaba! Yunan ve Türk halkları açısından bu durumu en iyi değerlendiren Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Bir önder ki, cepheden savaşarak defettiği orduların Ulus’una düşman kesilmemiştir. Tam tersine Sakarya’da, Dumlupınar’da Mehmet ile Yorgo’yu süngü süngüye getirenin emperyalizm olduğunu ve sonrasındaki sosyal ve ekonomik zaferlerin kazanılmasında asıl ona karşı iş birliğine gidilmesi zorunluluğunu kavramış ve gereğini yapmıştır. Elbette “barışı” çok görenler olacak. Elbette silaha ilaçtan, insan kaçakçılığına okullardan daha fazla yatırım yapılmasını gözetenler bulunacak. “Ulusal çıkarlar savunulurken”, insanları hiçe sayarcasına nükleer silahlara üsler açılacak, bir ekonomide “serbestliği” rastlantılara bağlamanın çaresiz çırpınışları elbet yaşanacak! Ama savaşı aşabilenler bu konularda barışı da kazanabileceklerini gösterecekler. Üstelik savaşı “bir” taraf kazanırken” barışı “iki taraf”ın da kazandığının tadını alarak… Evet, tabii…yakın tarih kolay düşmüyor satırlara ve kolay silinmiyor anılardan: Türk halkının büyük acılara uğratıldığı, kapsamlı bir soykırımdan esirgendiği Kıbrıs olaylarının arka planında, dönemin Yunan Cuntasının, emperyalizmin güdümünde olması belirleyiciydi. Türkiye, 1974’de Kıbrıslı Rumlara da özgürlük ve Yunanistan’a demokrasi gelmesine katkıda bulunurken, aynı emperyalizm “darbelere desteğini” bu defa 1980’lerde Ankara’ya taşıdı. Ne kader ama! Bu iki halk Atina demokrasilerinde ve Isparta’nın zeka pırıltılarında omuz omuza verselerdi acaba bu kadar acı her iki yakaya da düşer miyidi?

Öte yanda, Kıbrıslı Türklere yönelik tarihin en ağır ambargosunun uygulanmasından kuşkusuz sorumluluk payı vardır başta Rum ve Yunan politikacılarının...Büyük devlet adamı Denktaş’ın insancıllığının küçük bir kertesine bile erişemeyenlerle, Annan Planı benzeri monologları yaşama aktarmak ve sitrakiyi çiftelliyle karıştırıp, barışın sarhoşu olmak da hayal gibidir halen. Öte yanda, 6-7 Eylül olaylarında da bizim kimi politikacıların sorumluluğu yok mudur? Fazlasıyla vardır. Ve aradan geçen yıllar boyunca ve özellikle yeni dünya düzeninin konfigürasyonuyla her boydan karşıtlık üretilmiş, belki de, düşmanlık tohumları atılmıştır. Ama emperyalizme inat, yeni- emperyalizme isyan ve insanlığa and olsun ki, barış içinde bir arada yaşamanın yolları aranmalıdır. Sonuna kadar ve son nefese kadar! Asla ama asla incitmeden ve öldürmeden! Tam tersine sevgileri çoğaltarak, geçmişi unutmaya çalışarak, yaraları birlikte sararak, politika simsarından toplumları esirgeyerek! Batı Trakya’da ve burada Patrikhane’de üzerlerine konuşulanların her birinin İNSAN olduğunu unutmadan! Kıbrıs’lı Türkün bu kadar ezilmeye çalışılmasının, insan hakları adına ne varsa onun çiğnenmesine karşılık geldiğini göz ardı etmeden. Ve barış elbet seçkinlerin tekeline bırakılamaz ya da yaşama tek pencereden bakmaya alışmış (mesela EOKA'cı düşleri) olanların dar kalıplarıyla ne kurulabilir ne de sürdürülebilir. O daha çok Rum ve Türk balıkçılarının işidir. İyi eğitim almış iş adamlarının işidir. İnadına şairlerin ve her iki yakada zindanlarda terbiye edilmiş atalarından öğrenen ve doğruyu söylediği için egemenlerin sofrasından kovulmuş ozanların işidir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 374
Toplam yorum
: 193
Toplam mesaj
: 25
Ort. okunma sayısı
: 474
Kayıt tarihi
: 16.08.06
 
 

Merhaba! Toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel olgularla ulusal ve evrensel düzlemde ilgilenme..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster