Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Nisan '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
198
 

Secde

Secde
 

. Öyle bir yüreğin hikayesi ki bu; ağlarken güldüren; gülerken düşündüren bir yürektir o; ancak duyana ses veren…Selvi ağacının gölgesinde


“İn aşağı Marı. Te aşağı inecen, bi sen. Bak gör o zaman seni nasıl da dövücem. İn deyom aşağı, in deyom marı!”

Bahçenin sahibi Alim Aga yetmişi çoktan devirmişti ama hala huysuzluğundan bir şey kaybetmemişti. Cimriliğinden de… Göz alabildiğine uzanan meyve bahçelerinden tek bir elmayı, bir tanecik armudu bile kıskanırdı mahallenin çocuklarından… Çocuklar da  bahçesindeki onca meyveyi koklatmayan Alim Amcalarını kızdırmaktan büyük zevk alırlardı. Belki de “sakın yaklaşmayın, buradaki meyveleri koparmak yasak” feryatları göğe yükseldikçe, bu esrarengiz bahçe çocukların daha bir ilgisini çekerdi. Kim bilir, tek dertleri yaşlı bahçe sahibinin şu andaki gibi sinirli halini görmekti. Belki, bundan büyük haz duyarlardı. Belki de… Çocukluk işte…

Her mahallede yaramaz çocuklardan kurulu bir haşere ekibi olurdu elbet. Tabii, bu ekibin en gözü pek lideri de…

Şu an Alim Aga yaramaz çocuklar çetesinin lideri, ele başısı çocuğa bağırıyordu avaz avaz. Bu reis yaramaz mı yaramaz; afacan mı afacan dokuz on yaşlarında bir kız çocuğuydu. Hem kendisiyle birlikte yedi kardeşin içinde hem de mahallenin tamamında “Çalıkuşu” diye anılırdı yaramaz kız. Mahalleli tam da ona yakışan bir isim bulmuştu kıza. Evet, Çalıkuşuydu yaramaz ama kocaman yürekli kızımız… Aklına gelen muzır işleri cesaretle uygulamasının hemen ardından büyüklere yakalanacağını anladığı an, bir sincap çevikliğiyle gördüğü en yakın ağaca tırmanırdı bu gözü pek kız. Hem de ne tırmanma! Ağacın boyu ne kadar uzun olursa olsun en üst dallara tırmanabilirdi Çalıkuşu… İsterse gecenin bir yarısına kadar, bazen sabahın ilk ışıklarına dek ağacın dalında kalabilirdi.

İşte, bahçe sahibi Alim Aga,  böylesi cesur Çalıkuşu’na var gücü ile ve çaresizlik içinde bağırmaktaydı:

“Kız marı. İnesin aşağı! Bak, seni bekçi babana derim, bilesin…”

Ağacın son dalına tünemiş Çalıkuşu bir taraftan Alim Amcasının kızmasına rağmen ona ulaşamamasından büyük keyif alıyordu; bir taraftan da “bekçi babana söylerim” tehditlerini duyunca içten içe korkmaya başlıyordu… Ne zaman ve hangi cesaretle inebilecekti ağaçtan?

Tam da kuşluk vaktiydi. Ev halkı kahvaltıyı çoktan yapmış: Kızın Bekçibaşı babası yeni kurulan ilçenin tek karakolundaki görevine gideli çok olmuştu. Ağabeyi ve iki kardeşi ise okula gitmişti Çalıkuşu’nun. O ise kahvaltıdan sonra okul için hazırlanırken, ödevini yapmadığını hatırlayarak okul yolunda okula gitmekten vazgeçip de, okula giden diğer kardeşlerini atlatmayı başarınca, Alim Aga’nın o güzelim elmalarından almak için elma bahçesine yönelmişti.

Hay Allah, bu uyanık ihtiyar bir tazıydı sanki. Hem hemencecik onun kokusunu almıştı hem de ne zaman onun yanına gelmişti ki… Çalıkuşu keyif ve korkuyu giderek daha derinden hissederken, Alim Aga’nın da nefesi tükenmek üzereydi…

Çocukla yaşlının bir ağacın kökü ile dalları arasındaki serenadı sürerken, gündüz vakti olmasına karşılık; etraf birden bire griliğe büründü. Hava anormal derecede sıcaklaştı. Az sonra bir kuş sürüsü, aniden verdikleri acı bir kararla evlerini terk edenler gibi, alelacele başka diyarlara panik içinde uçup, gözden kayboldu. Köpek ulumaları arttı. Ve işte o an; yer yerinden oynadı. Büyük bir sarsıntı ile evler, ağaçlar, yollar yıkılmaya; tarlalar ortadan yarılmaya başladı. Ağacın tepesinde kalan kız, ağaçla birlikte yeri öpmeye başlamıştı. Ağaçla beraber defalarca secde eder gibi yere eğiliyordu kız… Yerin gürültüsünün şiddetlenen baskısı içinde Aga’nın haykırışları, kızın bağırışları eriyip gitti.

Saniyeler önceki keyif ve hafif tatlı korkunun yerini şimdi büyük bir korku ve büyük bir şaşkınlık almıştı. Çocuk secde etmeye devam ederken, önce yaşlı adamın sesini duymaz oldu sonra da yaşlı amcasını göremez oldu. İlk defa, daha hayatın on yılını yaşamış bir küçük insan, “sanki yer yarıldı da yerin içine girdi” sözünün kuru bir söz olmadığını, hayatın acı bir gerçeği olduğunu görecekti. İlk defa bir çocuk iniltileri duyamazken, acıyı kapanamayan gözleri ile görecekti… Ve ilk defa o gün, Çalıkuşu gözlerinin önünde, az evvel önünde gürleyen ve şimdi yerin altında kalan bir insanın çığlıklarına, son görüntüsüne şahitlik edecekti. İlk defa küçük bir yürek, bir haykırışın yıkıcı bir sessizliğe nasıl yenildiğini yürekten hissedecekti…

Birkaç dakika sonra, o büyük felaket, o yeri göğü birbirine geçiren deprem bitti. Ağaç secdesini bitirdi, gövdesinde kalan son gücüyle, harap olmuş bir şekilde dallarını göğe açmaya uğraşarak, gökyüzüne el açıp şükretti.  Çalıkuşu, hayatında hiç görmediği manzaranın ve kulakları sağır eden, o ana kadar hiç tatmadığı korkunç gürültünün heybetinden, depremin bitişinin üstünden saatler geçmesine rağmen ağaca sarılı kaldı. Sanki ağaca sonradan yapışan kuru bir dal olmuştu Çalıkuşu… On yaşında bir çocuk, hayatla ölümün o derin ve aynı zamanda o yakın çizgisini 1948’deki Adapazarı depreminde gördü, ilk kez… Ağlamakla gülmenin hassas terazisini de…

Gördüğü tek hakikat o muydu, on yaşındaki Çalıkuşu’nun? Çocuk, çocuk olduğunu ona unutturan felaketin gücüyle ölümle yaşamın o ince çizgisine ve aynı zamanda mutlak sarılışına da tanıklık ediyordu… Ve hayatında gördüğü bu deprem ilk olabilirdi onun için ama asla son olmayacaktı… Ve, hayatında yaşayacağı her deprem, ona hayata cesur gülüşlerle sarılmayı öğretecekti. Ve, hayatı boyunca onunla göz göze gelebilen herkes onun anlar karşısında cesaret dolu ağlayışı ve gülüşü aynı demde yaşayabilmesine daima hayranlık duyacaktı. Hayranlıklarını sessizliğe gömebildiklerini sansalar da…

Bu hikaye, ömrünün sonuna kadar yaşadığı onca şeye rağmen; her gün, gün doğmadan kalkan, ömrünün her an’ında gün görmeden nefes alırken herkese gün yüzü gösterip de, yine herkese, her gölgeye rağmen etrafına her an gün ışığı sunan yürekli bir insanın hikayesidir. Öyle bir yüreğin hikayesi ki bu; ağlarken güldüren; gülerken düşündüren bir yürektir o; ancak duyana ses veren…

 (Yazarın Notu:Henüz ismi konmamış, ama müstakbel  ve mutlak Romanımdan bir kesit...)

Yegâh Elif Mirzâde

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

...Okuyana SES veren çok güzel bir öykü...Kendimi gördüm yine; sanki benim çocukluğumu yazmışsınız. Secde kısmı müthişti...Yüreğinize sağlık....Saygı ve sevgilerimle....

Nil ALAZ 
 04.04.2012 21:58
Cevap :
Zaten, "yazıyı" "okuyan" yüreklere"dir; benim yazım! Secde kısmı benim de hep içimi titretmiştir.Sevgi ve selam ile.  04.04.2012 23:58
 

Büyük bir heyecanla okudum.Son zamanlarda okuduğum en güzel öyküydü. Güzel bir romanın başlangıcı olur mu? Niye olmasın... Tümünü okumak isterdim. Ne denir..Elinize sağlık öğretmenim.

Erdal Ceyhan 
 04.04.2012 19:26
Cevap :
Büyük bir heyecanla ve çok uzun zaman harcayarak ve zorlanarak, terleyerek yazdığım bir yazı bu.Şöyle, iki saatte yazıverdiğim öykülerime benzemiyor.En çok yazmak istediğim ama bir o kadar da güçlükle ilerleyen bu eserimi bir gün mutlaka bitirmek istiyorum.Allah'ın izni ile.Bitirebilirsem; gerçek okuyucuların bu önem verdiğim yazıyı okumalarını isterdim.Teşekkür ederim.Saygılarımla.   04.04.2012 20:46
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 191
Toplam yorum
: 901
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 762
Kayıt tarihi
: 21.07.09
 
 

“Yazı yazmak” bir Yürek Yolculuğudur. Okumak ve yazmak bana Edebiyat alanının kapılarını açtı… Ed..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster