Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Nisan '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
704
 

Seçimlerde Ak Parti'ye oy kaybettiren üç buçuk sebep

Seçimlerde Ak Parti'ye oy kaybettiren üç buçuk sebep
 

Yerel seçimler adı üstünde, her beldenin kendi yöneticilerini seçmesine imkân sağlayan bir organizasyondur. Özellikle muhalefet partileri, iktidarı yıpratmak adına her seçimde havayı bir referanduma dönüştürüp, biraz daha kendi lehlerine çekmek için gayret ederler. Bunun etkisi olduğunu da inkâr edemeyiz.

Özellikle büyükşehirler, genel seçim havasını daha çok yansıtır. Çünkü buralarda medya daha etkilidir. İnsanlar daha çok siyasetin içindedir ve en önemlisi de buralarda seçmen sayısı çok fazladır.

Küçük yerleşim birimlerinde 3-5 yüz oyla belediye başkanı seçilme şansı varken, bu seçimlerde İstanbul’da kazanan Ak Parti adayı tam 3 milyon 92 bin 493 oy almıştır. Kazanamayan ikinci sıradaki adayın aldığı oysa, tam 2 milyon 566 bin 588’dir.

Bu sayı, belki de Türkiye’nin bütün beldelerinde seçim kazanan adayların oylarından fazladır.

İşte bu durum partilerde büyükşehirler için daha popüler adaylar gösterme eğilimini körüklemektedir. Oysa bir beldenin yöneticisi, normal olarak o beldenin sakinlerinden biri olmalıdır değil mi?

Küçük yerlerde böyle bir ihtimal daha azdır. Onlar kendi içlerinde yetişen, tanıdıkları, sevdikleri biri aday olsun isterler. Oysa büyük şehirlerde dışarıdan ithal edilen adaylar, partiye fazla oy kazandıracağı düşüncesiyle partili şehir halkı tarafından da normal, hatta sevinçle karşılanıyor.

İşte son seçimde CHP’nin İstanbul adayı Kemal Kılıçdaroğlu, tamamen bu amaçla İstanbul’a konmuş bir adaydı. Beklendiği gibi partinin oyunu bir hayli de yükseltti. Gerçi bu artış, onun başkanlığı kazanmasına yetmedi ama, parti geçen seçimlere göre oyunu artırmış oldu.

Ankara’da Karayalçın da yine aynı mantıkla listenin başına konmuş bir adaydı. Gerçi zamanında onun kariyerinde geçen bir Ankara belediye başkanlığı var ama, Karayalçın’ın sonraki dönemde kaç parti değiştirdiğini ve hangi partiden kaç kere aday olduğunu ezbere kimse söyleyemez.

CHP yine de en popüler isim olarak Ankara’da Gökçek’in karşısına onu çıkardı. 2002 seçimlerinde Karayalçın SHP ittifakının adayıydı. Bu yüzden CHP’nin Ankara’daki oyları düşüktü. Bu seçimde SHP ortadan kalkınca, DSP de aday göstermeyince, Karayalçın Ankara’da CHP’ye 1 puanın üstünde bir artış getirmiş oldu.

İzmir’de ise gerçekten CHP büyük bir başarı yakaladı. Özellikle arsenikli su meselesi yüzünden belediye başkanlığındaki başarısı tartışılır hale gelen Aziz Kocaoğlu, diğer etkenlerin de yardımıyla bir önceki seçimden daha fazla oy toplayarak, bu seçimde partisinin oy artırmasını sağlayan başkanlardan biriydi.

CHP’nin bu üç büyük şehirdeki oy artışının, toplamda artırdığı oylardan bile fazla olduğunu rakamlarla bir önceki yazımda açıklamıştım. Bu demek oluyor ki, CHP’nin oylarında genel anlamda yurt sathına yayılan belirgin bir artış yok.

Bunu, Ak Parti’nin oylarındaki azalmayı hoş görmek için söylemiyorum. Tam tersine görünürdeki yükselişin, Ak Parti oylarındaki düşmeden kaynaklandığına dikkat çekmek istiyorum.

Aslında göz ardı edilmemesi gereken bir konu daha var. O da MHP oylarındaki artıştır. Ben bu konuda bir önceki seçimde % 10’a yakın oy alan DYP oylarından MHP’ye biraz fazla oy gittiğini, Ak Parti küskünlerinin de MHP’ye oy vererek tepkilerini gösterdiğini düşünüyorum.

Şimdi bütün bu tespitlerden sonra niye Ak Parti oylarında düşüş olduğu meselesine gelelim.

Hepinizin bildiği gibi, bazı şehirlerde adaylara bağlı olarak her partinin oylarında azalma veya çoğalma şeklinde bir dalgalanma olabilir, bu çok doğaldır. Ancak genel olarak bir partinin oylarını azaltan veya artıran bazı önemli sebepler vardır.

Bu seçimlerde Ak Parti oylarının azalmasını ben 3 kategoride değerlendirmek istiyorum.

1. Ergenekon :

27 Mayıs ihtilâli sonrasında, 50 yıldır ülkemizde derin devlet adına demokrasiye karşı yapılan ve yapılmak istenen müdahalelerin, bundan daha önemlisi de bu uğurda yasa dışı olarak insanların canına malına kastedilen eylemlerin Türkiye’de ilk kez gündeme geldiğini ve bunların hesabının sorulabilmesi için bir ihtimal belirdiğini gördük.

Hepimizde şaşkınlık ve biraz da hayal kırıklığı yaratan Ergenekon, her vesileyle cumhuriyete ve Atatük’e bağlılığını dile getiren kişileri ve kesimleri kapsadıkça, şaşkınlığımız daha da arttı. Böyle bir şey olabilir miydi?

Aksi ispat edilinceye kadar herkesin suçsuz olduğu karinesinden yola çıkarak şu anda gözaltına alınan, tutuklanan ve aranan hiç kimsenin suçlu olduğunu söyleyemeyiz. Ancak her konuda olabilirlik ve olamazlık ihtimali de hiçbir zaman “sıfır” değildir.

Özellikle kişiler, mevkileri, makamları, ideolojileri, savundukları bazı ilkeler sebebiyle, “belli suçları işleyemezler” düşüncesiyle peşin olarak suçsuz da ilan edilemezler.

Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal yapı ve bunun yıllardır kendi içinde süren tartışmaları, Ergenekon konusunda ülkeyi ister istemez iki parçaya bölmüştür. Kimileri bu kişilerin iddianamedeki suçları işlemiş olabileceklerini, yargı sonucu gerçeğin ortaya çıkması gerektiğini düşünürlerken, kimileri, “bu kişilerin asla suç işlemiş olamayacakları” iddiasındadırlar.

Bunlar aslında çok doğal bir görüş, bir öngörü, bir kanaat, bir taraftarlık, bir sempatik yaklaşım olabilir. Ancak ikinci görüşü benimseyenler burada kalmıyorlar ve başka bir iddia daha ortaya atıyorlar:

Diyorlar ki, bu “Ak Parti’nin, kapatma davasına karşılık bir rövanş atağıdır. Görüldüğü gibi Ak Parti’ye karşı olan bütün Atatürkçüler içeri alınmaktadır.”

Bu çok tehlikeli, yanlış ve talihsiz söylem, maalesef toplumda çok fazla yankılandı. CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal da kendini Ergenekon’un avukatı ilan edince, Ak Partiyi sadece ülkenin iyi işler yapmaya aday bir partisi olarak görüp oy veren Atatürkçü kesimde, bir duraklama yarattı.

Peşin peşin “Ergenokoncuların suçsuzluğu” varsayımına dayanan bu iddiaya karşılık, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan haklı olarak ve bir devlet adamına yakışır tarzda, “Ergenekoncuların suçlu olabileceği”ne yönelik bir imada bile bulunmadı.

Yani sonuçta Ergenekon savunuculuğu ile CHP, Ak Partiden birkaç puan oyu kopartmış oldu.

2. Kürt Açılımı:

Cumhuriyet’ten bu yana Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine ve burada yaşayan halka yönelik, devletin neler yapıp neler yapmadığını iyi kötü hepimiz biliyoruz. Kürt sorunu PKK ile ortaya çıkmış değildir. Sadece dillenmesi ve ciddi olarak gündemde yer alması bu şekilde olmuştur.

Binlerce askerimizin şehit olması bile, ne yazık ki PKK terörüyle iyice su yüzüne çıkan Kürt sorununu ortadan kaldırmaya yönelik bir gelişme meydana getirememiştir. Her çatışma, iki tarafta da ocakları söndürdükçe, karşılıklı kin daha da büyümüş, “üniter bir devlet”, “tek vatan, tek bayrak” söylemleri altında, maalesef tam tersine ayrımcılık ve bölücülük şiddetle teşvik edilmiştir.

Neredeyse kurulduğu yıllardan beri hiçbir problemi çözme yoluna gitmeyen, komşularıyla dahi iyi geçinemeyen, Kıbrıs ve PKK sorunlarını sürüncemede bırakarak, ülkeyi sürekli maddi manevi zarara sokan bir devletçilik anlayışı, ilk kez Ak Parti döneminde, farklı bir bakış açısına kavuştu.

Komşularla yapılan görüşmeler, Kıbrıs konusunda atılan yeni adamlar ve özellikle de Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımıza yönelik açılımlar, toplumumuzun daha rahat ve daha mutlu bir ortamda yaşamasını sağlayacak olumlu sonuçlar ortaya koymaya başlamıştı.

Ancak Ak Parti’nin Doğu ve Güneydoğu’da kazandığı başarı, birileri tarafından beğenilmedi. Hatta bununla da kalmayarak farklı eylemler hazırlandı.

Hafızalarınızı biraz tazelerseniz, birdenbire çatışmaların hızlandığını, günde 3-5 şehit cenazesinin ülkeyi yasa boğduğunu, cenaze törenlerinde ellerini farklı biçimde şekillendiren birilerinin “şehitler ölmez vatan bölünmez” çığırtkanlığıyla toplumu galeyana getirdiğini ve nihayet bakanların, başbakanın, hatta cumhurbaşkanının cenazelerde yuhalandığını hatırlayacaksınız.

Bu seçimler öncesinde hükümet, bölgedeki insanlara yönelik yeni yeni açılımlar yaptı. Mesela bir TRT Şeş, bunun en önemli göstergelerinden biriydi.

Eğer dostça kardeşçe demokratik şartlarda bu vatanda Türk ve Kürt vatandaşlar olarak birlikte yaşayacaksak, bunun şartlarını temin etmek zorundaydık. Çözüm içeren ikinci bir şıkkı kimse söylemediğine göre başka da çare yoktu.

Bütün bu olumlu yaklaşımlara “sırf muhalefet olsun” diye karşı çıkanların, hiçbir projeleri, teklifleri yoktu. Onlar diğer konularda olduğu gibi, bu açılımlara da sadece “karşıydılar.” Peki bu iş nasıl çözülecekti? Ne bu soruya cevap arayan, ne de akla gelen cevapların dehşetini düşünen vardı.

Tek bir amaç vardı: Sadece Ak Parti’nin oylarını düşürmek…

İlk kez devleti ve hükümeti yanlarında bulan Kürt vatandaşlar, kendilerine yapılan baskıyla, ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını, kime niçin güveneceklerinin muhakemesini yaparken, muhalefet partilerimiz, ülkemiz için hayati değer taşıyan bu konuda devletin ve milletin yanında yer almak yerine, kendi dar çerçevelerindeki “muhalefet” kanadında yer almayı tercih ettiler.

TRT kanalıyla “şeş-beş düşeş” diye alay ettiler. Oralardaki insanlara devletin yaptığı yardımı, “Ak Parti’nin rüşveti” olarak yansıttılar. Halkın oy için kandırıldığını söylediler. Devletin samimiyetine ve ciddiyetine halel getirdiler.

Devlet, hükümet ve iktidar partisi kavramları, özel olarak birbirine karıştırıldı. DTP’yi terör örgütünün temsilcisi görenler, onun ekmeğine yağ sürdüler. Gerçekten öyle olmasına imkân sağladılar. Doğu ve Güneydoğu halkını -güya akıllarınca Ak Parti’den kopardılar- DTP ile bütünleştirdiler. Oysa farkında olmadan (bundan da pek emin değilim) “üniter devlet”i ateşe attılar.

Evet, CHP’nin yürüttüğü bu “ulusalcı” eylemle, MHP’nin sürdürdüğü “milliyetçi” kampanya da Ak Parti’den birkaç puan kopardı.

3. Ekonomik Kriz

Türkiye maalesef krizlere alışkın bir ülke. Yani biz bir ekonomik krizle ilk kez karşılaşıyor değiliz. Daha eski tarihlere gitmeye gerek yok. 1994 ve 2001 krizleri çoğumuzun hatırındadır. Tamamen bizim hatalarımızdan kaynaklanan ve pek çok firmanın, bankanın batmasına sebep olan krizlerde yaşananları da hatırlarsınız.

Şu anda ise Amerika’dan kaynaklanan ve tamamen bizim dışımızda oluşan bir dünya krizi ile karşı karşıyayız. Türkiye içinde bulunduğu ve sahip olduğu ekonomik imkânlarla, bu krizi diğer ülkelerden daha hafif atlatabilecek durumdaydı.

Sayın başbakan bunu vatandaşlara anlatırken, durumumuzun kötü olmadığını, gereken tedbirlerin alındığını belirtti ve herkesin bu çerçevede hareket etmesini isteyerek, “umuyorum bu kriz bizi teğet geçecektir” dedi.

Bütün dünyayı etkileyen bir krizin ülke çapında hafif atlatılabilmesi için, 70 milyonun kendine düşen görevi tam olarak yapması gerekiyordu. Ancak “muhalefet” anlayışı burada da ortaya çıktı ve kendini gösterdi. Fırsatı somut çıkarlara döndürmeyi düşünenler, ülkenin zararı, toplumun ve insanların mutsuzluğu pahasına, “Ak Parti’den oy koparmanın” daha önemli olduğu noktasında birleştiler.

Basın ve Medya sürekli krizi işledi. Nerde ne kadar olumsuzluk varsa ortaya çıkarıldı. Bütün dizilerde “kriz” işlendi. Hatta dizilerin yeni bölümleri çekilmedi, eski bölümleri kriz bahanesiyle birkaç hafta tekrarlandı. İşçisini herhangi bir sebepten dolayı çıkartmayı düşünenler krizi bahane etti. Gelirinde hiçbir azalma olmayanlar da “kriz” korkusuyla harcamalarını kıstılar.

Gelir düzeyi üst seviyede olanlarda bu bilinçli durgunluk hareketi başlayınca, elbette düşük ücretliler, hiç hak etmedikleri şekilde krizden daha fazla etkilendiler.

Hayatı, çoluğu çocuğu ile dört duvar arasında geçen insanlar için, “geçim” her şeyden önce gelir. Evine ekmek götüremeyen insanların kafasında, manevi değerler de estetik değerler de haklı olarak ikinci planda kalır.

Ak Parti birkaç puanını da kriz yüzünden kaptırmıştır.

Ben yine de birçok yerde ekonomik krize rağmen, üstelik bundan zarar gören vatandaşların, değerleri ön planda tutarak, Ak Partiye destek olduklarını ve oy oranının daha da düşmemesi için büyük fedakârlık yaptığını düşünüyorum.

Özellikle işçi kesimlerinin yoğun olduğu bölgelerde Ak Parti’nin oyunun niye azalmadığını merak edenler bilsinler ki, bu Ak Parti’nin başarısından çok, vatandaşın duyarlılığı ve asaletidir.

Son olarak BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun, biraz da şüphe uyandıran elim bir kazada hayatını kaybetmesi üzerine, “nasıl olsa Ak Parti kazanacak, ben oyumu BBP’ye verip jest yapayım” diyenler yüzünden de Ak Parti en az 1 puan kaybetmiştir.

*****

Ak Parti’nin oylarındaki düşüşü ben bu “üç buçuk” sebeple izah ediyorum. Bununla Ak Parti’yi savunuyor veya koruyor değilim. Neticede iktidar partisi oy kaybetmiştir. Bu “iyi” bir gösterge de değildir.

Ak Parti kurulduğu yıl iktidara gelen ve sonraki seçimlerde oyunu sürekli artıran bir parti olarak birçok “ilklere” imza atmış, tarihteki yerini böyle almıştır.

Hepimizin bildiği bir gerçek varsa, bugüne kadar ülkemizde, oyunu düşürdükten sonra tekrar yükselişe geçen bir parti yoktur.

Eğer Ak Parti yeni bir tarih yazar, bir ilke daha imza atarak bunu başarırsa, elbette kendisi kazanacaktır ama, asıl kazanan da bu arada ülke olacaktır, millet olacaktır, Türkiye olacaktır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 970
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster