Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ocak '08

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
2651
 

Sefalet içerisinde geçen 36 yıl: Bir Garip Orhan Veli

Sefalet içerisinde geçen 36 yıl: Bir Garip Orhan Veli
 

Orhan Veli Kanık' ın şiirlerinden, Murathan Mungan' nın uyarladığı "Bir Garip Orhan Veli", bizleri bir şiir yolculuğuna çıkarıyor. Orhan Veli' nin aynı zamanda bir döneme tanıklık eden şiirleri, hüznün ve sevincin harmanlandığı, şiirinin aynasında kendimizi bulacağımız bir evren sunuyor bize. '' Bir Garip Orhan Veli '' adlı tek kişilik oyun 1980 yılında oynanmaya başlandı. Oyunun 28 yıl boyunca seyirciyle buluşma sayısı 10.000’i aşmış ve bir rekora ulaşmış. Büyük bir ustayı anmak için bundan daha güzeli ne olabilir? Diğer taraftan Müşfik Kenter’le özdeşleşmiş bir oyunu farklı birinden uzun yıllar sonra izlemek tehlikeli. Seyirci on yargıyla yaklaşıyor. Sahnede farklı bir oyuncu tarafından izlenince gözler Müşfik Kenter’i aramıyor değil. Yıllarca Müşfik Kenter'in yorumundan büyük tat alarak izlediğimizden, Tayfun Eraslan’ın yorumu biraz yadırganıyor gibi. Ama birbirinden bağımsız olarak düşündüğümüzde Tayfun Eraslan'ın da son derece özgün ama bir o kadarda karakteri üzerine oturtamayışını görüyorum.

Orhan Veli Kanık

(13 Nisan 1914 – 14 Kasım 1950), Melih Cevdet ve Rıfat’la birlikte Garip Akımı'nın kurucularındandır. Şiirde ölçü, uyak ve sanatlı söyleyişlere karşıydı. Orhan Veli, her şeyin şiire konu olabileceğini savunmuştur.

ilk şiirlerini 1936 yılı Aralık ayında Varlık Dergisi'nde Mehmet Ali Sel adı ile yayımladı. 1941’de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip Şiir Akımının öncülerinden oldu. Şiirlerinde yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle askerlik uzatıldığı için 4 yıl askerlik yaptı. Askerlikten döndükten sonra 2 yıl kadar Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalıştı. Azra Erhat, Oktay Rıfat, Erol Güney ile ortak çeviriler yaptı. Ancak 1947’de bakanlıktaki “antidemokratik hava” nedeniyle Tercüme Bürosu’ndaki görevinden istifa etti.

Mehmet Ali Aybar’ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. La Fontaine’in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü.

1 Ocak 1949 tarihinden itibaren on beş günde bir yayımlanan Yaprak dergisini çıkarmaya başladı. 28 sayıyı tamamen kendi çabası ile çıkardı. 15 Haziran 1950'ye kadar yayımlanan bu dergiyi parasal güçlükler nedeniyle yayımlayamaz olunca Ankara'dan ayrılıp, İstanbul'a döndü.

1950 sonbaharında, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura kafa üstü düşerek yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Ölümü, Türkiye'de o güne kadar hiçbir şairin ölümünde görülmemiş bir yankı buldu. Orhan Veli Kanık geniş katılımlı bir cenaze töreninin ardından Rumelihisarı Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Oyun değil şiir dinletisi

Öncelikle metinden uzak bir oyun izlediğimi söyleyebilirim. Yazarın metninde yer alan bir çok şey çıkartılmış, oyun oyun olmaktan çıkarak şiir dinletisine dönüşüvermiş. Herhangi bir olay örgüsü yada kurgu yok. Çok tanıdık bir şairin hayatı tam olarak kavranamamış, o yılların hissiyatı verilmemiş. Sefalet içerisinde yaşamış usta şair nedense sahnede bir '' Şarlo '' ya dönüşüyor.

Zamanla ilgili ciddi sıkıntılar var. Usta şairin 36 yıllık hayatı anlatılıyor. O donemle ilgili toplum ve iktidarla ilgili bilgi verilmemiş. Orhan velinin bu şiirleri yazmasındaki en büyük etken göz ardı ediliyor. Diğer taraftan sefalet içerisinde ölen bir şaire saygısızlık olmasın diye oynanış bakımından üst tabakada verilmek istenmiş. Sayın Eraslan belki canlandırdığı karakteri o gözle görmüş olabilir. Ama içimizden biri olan Orhan Veli’nin hayatı sefalet içerisinde geçmişse, bu yaşadığı toplumdan kaynaklanıyor. Yani bir ustaya tam anlamıyla saygıda kusur etmemek ve gerçek anlamda hayatını seyirciye sunmak istiyorsa, sefil bir karakter canlandırmalıydı. Ben bir seyirci olarak bu sefalete tanık olmak isterdim. Zira o zaman bunca sefalete rağmen edebiyattan hiç kopmamış olması, bunca olumsuzluklara rağmen hala tutunması bendeki coşkuyu daha da arttıracaktı. Oynadığı karakter Aristo mantığından öte gidemedi.

Diğer taraftan oyunun kronolojisi tam anlamıyla tahlil edilememiş. Gerek kıyafetler, gerek dekor niyetine kullanılan objeler , gerek oyuncunun seyirciyle olan komünikasyonu yetersiz. Birde sayın Eraslan’ın neden hem yönetip hem de oynadığını anlayamadım. Özellikle tek kişilik oyunlarda bu çok büyük risktir. Sahnede oynarken kendinizi izleme şansı elde edemezsiniz. Keşke bıraksaydı da başkası yönetseydi, hatalarını görüp en aza indirgeme şansı elde edebilirdi.

Şiirler hızla geçildiğinden son cümleler anlaşılmıyor. Oyun bir kurgu içerisinde ele alınmadığından seyircinin hafızasında yer edemiyor. Diğer taraftan Eraslan’ın sahnede devamlı poz verir gibi oynaması anlamsız kaçanlardan. Nedense bir türlü karakteri benimsemediğinden bu ruha giremiyor. Elbette spesifik bir sahneleniş, yalnız oyunun tekrar kesinlikle revize edilmesi gerekiyor.

Son olarak; oyunun başında gösterilen usta şairin resmi oyun sonunda koyulsaydı daha bir güzel dururdu. Seyirciyi asıl tetikleyen, merak duygusu oluşturan şairin resmi değil, sahnedeki oyuncunun canlandırdığı karakter olduğu kabullendirmeli. Sahnede Orhan veliyi hissetmeliyim. Ama ne yazık ki oyun başından sonuna kadar ismin altında ezilmiş bir oyunculuk hissettim.

Kostüm rezaleti..

Nalan Alaylı, oyundan hiçbir şey anlamamış. Donemin kostümlerini bulamamış, yaptığı tasarımlar o kadar göze batıyor ki, oyunculuğun bile önüne geçmiş. Oyunu mahvetmekle kalmamış, oyun sonunda seçtiği spor kıyafetle katliam yaratmış.

Diyelim ki Orhan veliyi tanımıyor, olur ya ! Keşke metni alıp okusaydı da , şairin hangi yıllar arasında yaşadığını öğrenip, ''Kiğılı'' markasını seyircinin gözüne sokarak dalga geçmeseydi. Elbette oyuncuya yakışmış olabilir. Ama ne canlandırdığı karakterle alakası var, nede kronolojiden bihaber. Sanıyorum Orhan veli hayatta olsaydı kendisi bile inanamazdı. '' Bir garip Orhan veli '' için biraz şık duruyor.

Işıkta İbrahim Karakan müthiş! İşine büyük özen gösterdiği açık. Ustaya saygıda kusur etmiyor. Oyunun kilit noktasındaki rolüyle vurucu hamleleri, ayakta alkışlatan bir performansla sunuyor. Zihninde oluşturduğu tasarımla günümüz teknolojisine göz dağı veriyor. Aynı özenle dekor tasarımında Behlül Tor’un çalışmaları başarılı.

Umarım; Neyzen Tevfik, Orhan Veli, Nazım gibi usta edebiyatçıların hayatları ve şiirleri sahneye uyarlandığı gibi diğer üstatlarda uyarlanır. En azından öldükten sonra canlı tutalım. Bu bir vefa örneğidir. Okumayı sevmeyen bir toplum yapısına sahibiz. Merak edip izlemediğimiz sürece tanıyacağımızı da sanmıyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 62
Toplam mesaj
: 39
Ort. okunma sayısı
: 10004
Kayıt tarihi
: 24.02.07
 
 

Tiyatro eğitimi için 3 bölgede yaklaşık 35'e yakın şehirde bulundum. 1999 yılından itibaren Tiyatro ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster