Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Haziran '11

 
Kategori
Kent Yaşamı
Okunma Sayısı
3564
 

Şehir planlamanın sokak savaşcısı Jane Jacobs ile 50 Yıl

Şehir planlamanın sokak savaşcısı Jane Jacobs ile 50 Yıl
 

Jane Jacobs


Planlama eğitiminin başlangıcında hocalarımızın okuma listelerine ısrarla koydukları ama o dönemlerdeki ingilizcem(iz) dolayısı ile bir türlü tam olarak ne dediğine hakim olamadığım(ız) "Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı" artık Bülent Doğan'ın güzel Türkçesi ile dilimize kazandırılmış bulunmaktadır. Daha çaylak bir öğrenci iken İngilizcesinden bir türlü anlayamadığım bu kitabı, yurt dışında doktora eğitimim esnasında anlayabilme olanağı buldum. 

Kitabı okudukça bana yeni kapılar açıldığını ve anlayışımı değiştirme konusunda zorlamalar ile karşılaştığımı itiraf etmeliyim. Evet! Planlama eğitimi olmayan ama plancıların yarattığı çevrede yaşamak ve çocuklarını büyütmek zorunda kalan bir annenin kaleme aldığı bu kitap, düşüncelerimde devrime, plancılığımda da büyük değişikliklere sebebiyet verdi. Aynı değişikliğin bir çok kişide de (özellikle plancılarda) olacağına kuşkum yok. Dediğimiz gibi artık Türkçeye kazandırılmış bir çevirisi olan Jacobs'un Türkiye'de totolojiye dönüşmekte olan şehir planlamaya, ama ondan önce de kendisine sunulan yapılı çevreyi sorgulayabilme olanağını elde edeceği için insamıza büyük katkısı olacağı kuşkusuzdur. Dört kısımdan oluşan kitabın ilk kısmı şehrin kendine has özellikleri ile başlamaktadır. Şehrin en önemli yapı elemanlarından olan (sokaklar ve) kaldırımların değişik kullanımlarının asayişe, temasa, çocukların yetiştirilmesine olan katkıları yanında parkların ve değişik muhitlerin kullanımları ilk kısmın konuları arasında işlenmiştir.Bu yapılırken Jacobs'un izlediği strateji " en sıradan manzalara ve olaylara daha yakından bakmaktır" (sayfa 33). Böylece şehirlerin görünüşteki davranışlarının ne anlama geldiklerini ve bunların aralarında ilkesel bağlar belirip belirmediğini kavrayabiliriz. Bir şehirdeki çöküşün karşısındaki bağışıklığın ancak çeşitlilik ile kazanıldığını ileri süren Jacobs, kitabın ikinci kısmını, argümanının merkezini oluşturduğunu söylediği, çeşitlilik konusuna ayırmıştır. Jacobs'a göre "şehirler hem ekonomik hem toplumsal bakımdan sürekli olarak karşılıklı birbirini destekleyen kullanımların son derece girift ve sıkı dokunmuş bir çeşitliliğine ihtiyaç duyarlar" (sayfa 34). Bu açıdan bakınca başarılı şehir planmasının da bu girift ve sıkı dokunmuş ilişkileri "kolaylaştırma ve besleme bilimi ve sanatı" olması gerektiğini belirtmektedir (sayfa 34). Bunun için de şehri anlamanın kritik önemde olduğunu teslim etmeliyiz. Çeşitlilik bahsine girerken, Jacobs, şehirleri anlamanın yolunun "esasen ayrı ayrı kullanımları değil, kullanımların bileşimlerini ya da karışımlarını" incelememiz gerektiğini salık veriyor bize. Bunun ise aslında çok zor bir iş olduğunu da son bölümünde (Bölüm 22: Şehir ne tür bir problemdir?) gayet iyi bir şekilde işlemektedir. Bu açıdan verdiği örnek ile günümüz şehir planlama pratiği arasında yakın bir paralellik vardır. Biz plancıların en önemli yasal dökümanlarından birisi olan "Plan Yapımına Ait Esaslara Dair Yönetmelik" uyarınca, bir şehirde bir kişiye 10 m2 yeşil alan düşmektedir. Bizim yapmamız gereken ise bu kişi başına 10mt2 olan yeşil alanı toplam planlama nüfusu ile çarparak elde edilen toplam yeşil alanı şehrin uygun (?) yerlerinde sağlamaktır. Bu "sağlama" işlemi gayet lineer olmakta, sonucunda da ya artık alanlarda veyahut da istenmeyen yerlerde kendilerini bulmaktadırlar. Bu planlama, Jacobs'un dediği gibi yeşil alanların "davranışı" ya da "değeri" konusunda bir hükmü ya da anlayışı içermez. Bir şehirde asayişi, kamusal teması ve kullanımlar arasındaki tamamlayıcılığı ya da ilişkileri anlamlandırabilmek için kullanımları birbirleri ile mükemmel bir karışıma sahip olması gerekmektedir. Bu mükemmelliği sağlamanın yegane yolu ise bu kullanımların birbirleri ile olan ilişkilerini ve oluşturdukları bütünün (şehri ya da parçası) nasıl davrandıklarını anlamaktan geçer. "Bu yüzden, şehir planlamasında ilk sorun şudur: Şehirler yeterince geniş bir alanda kendi uygarlıklarını sürdürecek kadar kullanım karışımını nasıl üretir?" (sayfa 166). Çeşitliliğin üreticileri ile çeşitliliği değişik açılardan destekleyen elemanlar hakkında derinlemesine yaptığı tespitler ardından, Jacobs, çeşitliliğin sağlayıcılarını karışık birincil işlevler, sokaklar, binalar ve yoğunluğa bağlamaktadır (sayfa: 172). İkinci kısmın çeşitlilik üreticileri adlı bölümünü izleyen dört bölümünde de Jacobs, bu dört ilkeyi detayları ile işlemektedir. Jacobs, ikinci kısmın son bölümünü, çeşitlilik hakkındaki bazı efsanelere ayırarak "bölgelemeye dayalı" ortodoks şehir planmasını eleştirmektedir. Bir sonraki kısım ise bir kentte değişime sebebiyet veren kuvvetleri çöküşe sebebiyet verenler ve yenilenme getirenler olarak ayırarak incelemektedir. 

Son kısım ise farklı taktikler altında çeşitliliği, dolayısı ile sağlıklı bir sosyal yaşamı destekleyici politikalar, planlama yaklaşımlar hakkındaki görüşlerini toplamıştır. Bu son kısmın en ilginç (ve akademik yönden de en ilerici olanı) bir şehrin nasıl bir problem olduğu üzerine kaleme aldığı bölümdür ki bu konuda aşağıda detaylı özet bulacaksınız. *** Jacobs'un "mevcut şehir planlaması ve yeniden inşasına bir saldırı niteliği" taşıyan eseri bununla kalmıyor, "şehir planlaması ve yeniden inşası ilkelerini" de işliyor (sayfa: 23). "Çoğunlukla bilinen ve sıradan şeylerden" (sayfa:23) türettiği ilkeler yanında şehirlerin nasıl işlediğini günlük yaşam diliyle ve şehrin en önemli kullanıcılarından birisi olarak—Jacobs aynı zamanda dört çocuklu ev hanımıdır—yaptığı tespitler neticesinde şehirlerin yaşamı ve ölümleri hakkında hükümlere varmaya çalışıyor. Bir nevi otopsi raporu olarak da karşımıza çıkan bu kitapta Jacobs, neşteri ile ölü dokuları parçalayarak ölümün nasıl cereyan ettiğinin hikayesini de anlatmaktadır yer yer. Genellikle herkesin, özellikle de ortodoks şehir planmasının yukarıdan baktığı ve hakir gördüğü önemsiz görülebilecek bir sebepten, bir şehrin ya da şehir parçasının ölümünün gerçekleştiğini anlatmaya çalışıyor Jacobs. Yaşamın da tıpkı insan yaşamı gibi çok ince bir çizgiyi takip ettiğini bu çizgiden sapmaların muhakkak çeşitli komplikasyonlara sebebiyet vereceğini de anlatmakta. Sağlıklı yaşam için çeşitlilik ne kadar önemli ise, JAcobs da bir şehrin sağlıklı olabilmesi için çeşitliliğin önemine vurgu yapmakta bütün kitap boyunca. Bu açıdan bakılınca kitap bir nevi çeşitliliği kutsamaktadır. Ortodoks şehir planmalasının hepimizi mahkum ettiği "gecekondu mahallelerinden daha beter suç, vahşet, ve genel sosyal umutsuzluk yuvaları haline gelen sosyal konut projeleri", "iyi bir kitapçının bile tutunamadığı kültür merkezleri", "avarelerden başka kimsenin uğramadığı sosyal merkezler" "banliyö tipi standart zincir alışveriş merkezlerinin donuk kopyaları olan ticaret merkezleri", "hiç bir yerden hiç bir yere gitmeyen ve kimsenin kullanmadığı gezinti yolları", "büyük şehirlerin bağırsaklarını deşen oyoyollar", bize aslında yeniden inşaayı değil, bir talanı resmetmektedir Jacobs'a göre (sayfa: 24). Aslında Jacobs'un takip ettiği yegane düstur "şehrin samimi ve kendiliğinden hayatından" (sayfa:24) bir adım bile olsa geri adım atmamaktır. Ülkemizde de kentsel dönüşüm adı altında karşımıza çıkan bir çok sağlıklaştırma (ya da rant paylaşımı) projesinde, istenmeyen topluluklar "oradan oraya savrulur", "ülkeleri işgal edilmişcesine köklerinden kopartılırlar. Binlerce, on binlerce küçük işletme yok edilir, sahipleri batar ve genellikle de tazminat falan almazlar" (Sayfa 24-25). Türkiye'de (basma kalıp) planlamanın hal-i pür melali karşısında Jacobs gibi kendinden menkul şehirci bir yazarın şu tespiti karşısında irkilmemek ise içten bile değil: planlama bilimine göre hiç de çürümemesi gereken alanların çürümesi, buna karşın planlamanın hastalık gibi gördüğü, dolayısı ile çürümesi gereken alanların da buna direnmesi. Bu tespit aslında üretilen teorilerin iyi sınanmadığını, daha doğrusu, elimizdeki yegane problemin, şehrin iyi çalışılmadığını çok yalın olarak anlatmaktadır. Dahası, çoğu şehirsel sorunun bir numaralı müsebbibi olarak görülen otomobile atfedilen suçların sadece kötü şehir planlamanın sonucu olarak karşımıza çıktığını ileri sürerken kısmen de olsa haklılığını teslim etmeliyiz. Burada hep aklıma gereğinden fazla planlama gelmektedir. Geçenlerde eşim ile çılgın projeler sağanağında biz Ankara'lılara düşen GüneyKent hakkında konuşurken gereğinden fazla planlamanın ne menem bir şey olduğunu bir kez daha idrak etme fırsatı buldum. 4, 5 Milyon olan kazan içi mevcudumuza karşılık, Ankara'mızda 14 Milyona yeter alan planlanmış. Kentin genelinde yoğun ama çeperlerinde seyrek olan iskanı toplu taşım sisteminin otomobil lehine geride kalmasını sağlamış, bu durum karşısında da "aralarında çuvalla parası ve müthiş gücü olan müteahhitlerin de bulunduğu plancılar"—bu plancıların illa diplomalı plancı olmasını beklemeyiniz, "meclise seçilmiş bir terzi" bile olabilir—"ne yapacaklarını şaşırmış halde" otomobil ile şehirleri uyumlu hale getirmenin yollarını aramışlardır. Çoğu zaman çözümleri yol yapmak, yeniden yol yapmak, ODTÜ içinden yol yapmak, AOÇ içinden yol yapmak ama yine de yol yapmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu fasit daire bize sadece bu plancıların (en azından diplomalı olanlarından) "işleyen ve canlı şehir planlamayı" bilmediklerini göstermektedir. Şehrin arzettiği problemin karmaşıklığını—22. Bölüm buna ayrılmıştır—anlamaktan yoksun plancılar, bunun yerine otomobilin arz ettiği bir kaç kalem sorunu (erişebilirlik, hız, otopark) çözmekle meşgul olmuşlardır hep; bunu da planlama diye yutturmuşlardır bizlere. Çünkü şehir planlamanın duayen hocalarından P. Hall'un "Şehir ve Bölge Planlamaya Giriş" adlı eserinde planlamanın bir tanımı "plancıların yaptıkları iş" olarak verilmektedir—Uzun bir bocalamadan sonra, (dalga geçmek için bile olsa) mesleğimle ilgili "siz ne yaparsınız?" sorularına "yaptığımız işi yaparız" şeklinde hazır cevabı da sağolsun Peter Hall Hocamızdan apardım. Buradaki sorunun temelinde, şehir planlamanın ütopya ile arasında ince bir çizginin olması yatmaktadır. Bu çizginin sağında-solunda gezinen (ya da bocalayan) şehir planlama, seçkinci ve her zaman toplumun nasıl olması gerektiğine dair a priori bilgilere sahip sahte-bilimden (pseudo-science) başka bir şey olamaz. Burada karşımıza sık sık (Jacobs'un tabiri ile) modern ortodoks plancılığın "azizleri ve bilgeleri" çıkmaktadır. "Şehirlerin nasıl işlemesi gerektiği, şehirlerdeki insanlar ve işletmeler için neyin iyi olması gerektiği" konularında ettikleri kelamı ezberlemek ile uğraşan diğer plancılarda bu arada bilimden uzaklaşıp, sanki bir Doğruluk Bakanlığı'nca (1984, G. Orwell) üretilmişçesine ikide bir de hurafelere olan inançlarına sarılmaktadırlar. "Verili sayıp baştan kabul ettiğimiz" bir çok fikrin zarar verdiğini ileri süren Jacobs vakit geçirmeden, "azizler ve bilgeler" zincirinde müstesna bir yer edinmiş, "vakit geçirmek çin planlamayla uğraşan İngiliz saray raportörü" Ebenezer Howard'a eleştiri okunu çevirmektedir. 19. YY'da sanayileşmenin Mekke'si Londra'nın sefil koşuları ile beslediği şehir nefretinin karşılığı olarak şehri bitirme planı olarak karşımıza bahçe şehir programını geliştirmiştir (Yıl: 1898). Seçkinci anlayış, plan yapmayı sadece plancılara bırakarak, kişiyi, planı olmayan ama merkezi bir otorite tarafından üretilmiş plana, daha doğrusu bahçe şehre tamamı ile sadık (sayıları 30 binden fazla olmayan) yaşayanlara indirgemiştir. Herkesi tanıdığınız, kaçamak yapamayacağınız, rotanızı değiştiremeyeceğiniz bir yerde yaşamak bizim şu seyrek dağ köylerimizde yaşamaktan daha sıkıcı olsa gerek. "The Cleaveland Show", "American Daddy", bilemediniz "The Simpsons"' gibi çizgi filmlerdeki herşeyinizi bilen bir topluluk içinde yaşama mahkumiyetini ya da mahremiyetin sıfırlanarak insanın hiçleştirilmesinin en planlı harekatını, içinde insan olmayan, yukarıdan aşağıya serpiştirilen ışık hüzmesi gibi, şehir planlama yürütür. Sizin için her şey düşünülmüştür, tesadüflerden, kaçamaklardan, karşılaşmalardan, kaçışlardan, kaypaklıklardan, gizli köşelerden daha doğrusu çeşitlilik adına ne varsa ondan hoşlanmayan bir planlamadan bahsediyoruz burada. Bu planlamanın sonunda sizi, bizi ve diğerlerini birbirinden ayırıcı, soyutlayıcı gücü karşısında her geçen gün şehirlerimizde (ekonomik olsun sosyal olsun ya da psikolojik olsun) sorunlar çığ gibi büyümektedir. Farkında mıyız? Herhalde bu farkındalık ancak otopark kavgalarında birbirlerine silah çekenlerin, insanların en kalabalık zamanlarında (bayramlarda) sokaklardan kaçırılan çocukların haberi yapıldığında soğuk bir duvara çarpmış gibi karşımıza çıkmakta. İnanın bu yerler Howard'ın düşlediği gibi yerlerdir, ama çocukluğumun geçtiği Darıca gibi yerler asla değildir. Bayramlarda el öpüp para toplamak için Darıca'nın en ücra yerlerine gider, paralarımızı harcamak için de Pendik'in yolunu tutardık. Bir yabancı karşımıza çıktığında bilinizki ya Cevdet Amcanın ya da (nam-ı diğer) Yeni Dünya'nın dükkanına kaçabilirdik. Pendik'te karşılaştığımız diğer akranlarımızla hep birbirimizi kollardık. En iyi arkadaşım da ne babam ne de annemdi, Hasan'dı, Hüseyin'di, Hakan'dı, Mustafa'ydı. Dükkanın önünde büyük bir törenle abdest alan dedemi taklit etmenin, teravih namazları kılarken büyükler, caminin etrafında saklambaç oynamanın başka hiç bir şeyin kifayet etmediği hazzını yaşamanın mümkünlüğünü hep çeşitlilikten, açık dükkanlardan, ordan burdan gelen ama tanıdık tanımadık insanlardan, simalardan, küçük insanlardan aldık. Bugün bunların hepsi sağlıklaştırma adına toplu konutlara ya da konut denizlerine hapsedilmiş vaziyetteler. Ne bir dükkan var civarda, ne de tanıdık yüzler, karşı dairenin sizi tanımadığı hayatlarınızı televizyon dizilerinde arar olduk. İste Jane Jacobs'ın bundan 50 yıl önce bunu söylemeye çalışıyordu. Nafile çabası karşısında planlama ise Jacobs'a hep kuşkucu gözlerle, planlama işini plancılara bırakması gerektiği dersi vermeye çalışırken treni çoktan kaçırmış gibi görünüyoruz! *** Kentler son derece karmaşık ve heterojen yapılarıyla tanımlanmaktadır. Bu karmaşık yapıları yanında aynı zamanda mekansal desenler ve yaşanan süreçler açısından belli derecede içsel örgütlenmeleri de bulunmaktadır. Jacobs'un bir kentin nasıl bir problem olarak algılanabileceğini tartıştığı bitiş bölümünde, bu tespit açıkça ortaya konulmaktadır. Bu bölümde 19. yy.’dan 20. yy.’a bilimsel düşüncedeki gelişmeler birbirini izleyen üç aşamada ifade edilmiştir. İlk aşamada, klasik fiziğin ve mühendisliğin de sıkça ilgilendiği, batı biliminin temelini teşkil eden, bütünün küçük parçalara ayrılarak, her bir küçük parçadaki bütünün geri kalanından bağımsız ilişkilerin anlaşılması ve bu ilşkilerin ortaya çıkardığı basit problemlere çözümler üretilmiştir. 

Newton Fiziği gibi klasik bilimin açılımlarına dayanan birinci aşama sonucu buhar makinası, telefon, radyo, otomobil gibi teknolojik gelişmeler hayatı tam anlamı ile değiştirmiştir. İkinci aşama, atomların, gezegen ve yıldızların hareketlerini, piyasalardaki alıcı ve satıcıların davranışlarını tahmin edebilme gibi gelişmelere yol açan, örgütsüz karmaşıklık arz eden problemlerin homojen bileşenleri arasındaki pasif ve tutarlı olmayan etkileşimleri olasılık ve istatistiğin vermiş olduğu açılımlarla çözen bilimsel düşünce devrimidir. Planck ve Einstein'ın Kuantum Fiziği'ne dayalı olan bu bilimsel düşünce devriminin yansımaları ve açılımları hala devam etmektedir. En son aşamada ise, örgütlü karmaşıklık ile ilgili olan problemlere yanıt bulabilme yetisinin geliştirilmesi yer almaktadır. Bilimsel düşüncede meydana gelen bu en son gelişme, karşılıklı ilişkileri olan birçok değişkene ait sistemlerin ortaya çıkardığı problemlere çözüm üretilmesini içermektedir. Bir bakıma birbirinin tam karşıtı olabilecek ilk iki gelişmenin arasında bir yerde yer alan organize karmaşıklığın meydana getirdiği (yaşlanmanın biyokimyasal tanımı, bir organizmanın gen yapısının yetişkinlerinde kendisine nasıl ifade bulduğu gibi) karmaşık problemler, anlamlı bir bütünde birbirleri ile ilişkili değişkenleri içermektedir (sayfa: 441). Birçok değişkenin birbirleri ile etkileşerek aynı zamanlı değişimlerini içeren kentlerin işleyişi de organize karmaşıklığa girmektedir (sayfa: 442). Gerçekten de Jacobs’un kentleri örgütlü karmaşıklık ile ilişkilendirmesi, 20.yy’ın ikinci yarısında bilim dünyasında karmaşıklık adına yapılan ciddi açılımların ortasında yer almıştır. 

Örneğin, Anderson (1972) de bilimin temel kurallarından hareketle bütünün davranışlarının anlaşılamayacağını, anlaşılan kısmı ile bütünün sadece kısmi bir resminin yapılacağını bunun da kötü bir kopyadan öteye gidemeyeceğini söylemiştir. Bugün doğrusal olmayan davranış, geri besleme, indirgenememezlik, kendinden örgütlü ve yaratıcılık özellikleri olarak karşımıza çıkan karmaşıklığın ve ilgili modellerinin, bir kentin gelişiminde ve işlemesinde önemli yansımaları vardır. Örneğin Alexander (1964), kentlerin karmaşıklığı ya da organik yapısını aynı derecede organik planlama ve işletme ile kontrol edilebileceğini söylemektedir. Diğer yandan, Baynes (2009)’a göre kentler, kendinden organize olma kritik noktasının hemen yakınındaki yaratıcı bütünlerdir. Tüm bu kavramsal tartışmalar, kentlerin gelişme ve işleyişini anlamak adına sistem modellerinin de uygulandığı tarihsel pek çok çalışmaya hayat vermiştir. Kentlerin adaptif özelliklerini öne çıkaran yegane özelliği olan değişkenliğini açmakta fayda vardır. Kentler işleyişlerine göre günlere ya da yıllara dayanan değişkenlikler arz etmektedir. Ulaşım sektöründe günlük olarak mal ve hizmetlerin dağıtımı, lojistik aktivitelerinin organizasyonu ile hanehalkı-kişi yolculukları değişim göstermektedir. Hafta içi, hafta sonu, hafta başı, hafta ortası ayrımı yanında günlük aktivitelerin değişik günlere ve gün içerisindeki saatlere göre ulaşım sistemi ile etkileşim içinde icra edilmesi gerek günlere göre gerekse gün içindeki saatlere bağlı olarak tahmin edilebilir değişimi ortaya çıkarmaktadır. Aynı şekilde bir dereceye kadar ulaşım ile yakından ilintili olan çevre koşullarında da değişim ortaya çıkmaktadır. Çevre koşullarında enerji ve sera gazı salımları ile birlikte hava kirliliği, toprak kaybı ve mikro iklim koşullarında da günlük değişim ortaya çıkmaktadır. Ulaşımdaki değişime koşut olarak da gürültü kirliliğinin dağılımı da günlük olarak değişmektedir. Günlük değişimin ortaya çıkardığı durum genelinde bir yıla yayılan karar verme süreçlerinden türetilen araba sahipliliğindeki ve ticari araç filosundaki değişimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, toplu taşım sisteminin iyi örgütlenememesi, trafik sıkışıklığı, kentin yayılması gibi değişik süreçlerinde ortaya çıkardığı durumdur aynı zamanda. 

Başka bir deyişle, kent içinde firmaların, ticari işletmelerin, servis sektörünün yer değişimleri yanında hanehalklarının ve iş gücünün birbirleri ile etkileşim halinde olan hareketliliği yıllık değişimin alt yapısını oluşturmaktadır. İki ile beş yıl arasındaki zaman diliminde ise firmaların, hanehalklarının ve kişilerin hayat döngülerindeki değişim (2 Yıl), değişik fonksiyonlardaki binaların değişimi (3 Yıl) ve en sonunda ise karayolu ve toplutalım sistemindeki değişim (5 Yıl) meydana gelmektedir. Değişiminin ana omurgasını bu değişim zamanları arasında kurulan hiyerarşik yapı oluşturmaktadır. Buna göre günlük değişimlerin zaman içerisinde ortaya çıkardığı çevre kalitesi, ulaşabilirlik, aktivitelerin bir araya gelerek meydana getirdiği dış koşulların oluşturduğu hayat kalitesi, değişik ölçeklerde karar vermeye bağlı kent içinde yer değiştirmeleri ve motorlu araç stoğunundaki değişimi tetikler; bu değişim ise daha uzun dönemde arazi kullanımındaki değişimine, inşaa faaliyetleri ile kentin yeniden yapılanmasınına giden değişimin altyapısını kurar. *** Jacobs'un en temel özgünlüğünü oluşturan parçalardan hareket etme ya da aşağıdan yukarıya planlama konusunda üzerine düşeni fazlası ile yaptığı bu eserinin çıkmaz noktalarından birisi toplumdaki değişimin nasıl algılandığıdır. Artık günümüzde hanehalkları Jacobs zamanındaki gibi birbirinden keskin çizgilerle ayrılmış görevlerle iştigal etmiyor. Kadınların iş gücüne katılımı konusunda son 50 yılda büyük değişiklikler oldu, hane halkları küçülmekte ve çocuk sayısında da ciddi azalmalar olmaktadır. Çoğu gelişmiş ülkede nüfus sabitlenirken bazılarında ise azalma eğilimleri baş göstermiştir. Artık şehirler Jacobs'un çalıştığı zamankinden çok farklı bir sosyal altyapıya dayanmaktadır. Diğer yandan, kapitalizmin doğal gelişiminde bir aşama olan küçük işletmelerin büyükler tarafından yutulması, ölçek ekonomilerinin buldozer gibi küçük işletmeler üzerinden geçmesi, kentlerimizde kara noktaların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Şehir planlamanın monoton bölgeleme pratiğinin şehirlerimiz üzerinde yaptığı tahribat yerini çok daha kontrole dilemeyen kapitalizmin monotonlaştırıcı etkisine bırakmıştır. Başka bir deyişle şehirlerimizin ekonomik altyapısı da ciddi değişimlere uğramaktadır. 

2010 yılında bir alış veriş merkezinin (AVM) açılışında konuşanSayın Başbakanımızın “AVM fobisi olanlar kusura bakmasın. Türkiye değişiyor. Bakkallar kendi aralarında birleşecekler” şeklindeki beyanı da bunu en iyi şekilde açıklamaktadır. Hele hele aynı konuşmada Sayın Başbakanın “Sokak aralarında bakkal olayı bitmiştir” şeklindeki beyanı ise Jane Jacobs'un haklı tespitlerinin artık Türk şehirlerinde karşılığının giderek azaldığını göstermektedir. Refah toplumu, nüfusun şehirler etrafında yayılmasını teşvik etmiş, bunu da otomobil ile destekleyerek taçlandırmıştır. Kötü şehir planlamanın sonucu olarak karşımıza çıkan otomobil aslında refah toplumunun hanehalklarına verdiği bir sözdür. Çoğu açıdan da ulusal ekonomilerin ayrılmaz bir parçasıdır. Ülkemizde bile artık otomobil ana ve yan sanayii ekonominin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Otomobilin şehri hayatına girmemesi diye bri şey düşünülemez. Buna karşın otomobil ile Jacobsgil insan toplulukları yaşamının birbirinden anlamlı olarak ayrılmasını sağlayan, otomobil kullanımını karantina altına alan bir planlamanın da olmaması planlamanın ne kadar eksik kaldığını da göstermektedir. Gerçi son 20-30 yıldır yeni şehircilik adı altında çeşitlilik, yoğunluk ve tasarımı değişik ölçeklerde kullanarak başta otomobil kullanımının azaltılması, yaya ya da motorsuz ulaşımı teşvik eden, insan sağlığına katkıda bulunan, toplum duygusunu ve komşuluğun anlamlı dünyasını yeniden karşımıza çıkarmaya çalışan yeni şehircilik akımları da yok değil. Lakin ülkemizde bunun esamesi ancak ve ancak planlama okullarının tartışma ortamlarında okunmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz planlamanın ana yönetmeliği cinsiyet, yaş gibi özelliklerini gözetmeksizin insanları bir görmektedir; bakterilerin büyümesi ile aynı formüllere dayalı nüfus hesapları sonucu elde edilen nüfus büyüklüğünün altında ezilen bu insanların oluşturduğu "sınıfsız, imtiyazsız ve karışmış toplum" için, yönetmelik eki tablolardaki kişi başına düşen miktarlardan, değişik kullanımlara ait alanlar üretilmektedir. Nerede olduğu, nasıl parçalara ayrıldığı, erişimi konusunda hiç bir şey bilmediğimiz bu alanlar ile insanımız arasında planlı bir yabancılaşma kurumu yaratılmakta, dolayısı ile, yabancılık yaşanmaktadır. Burada bütün suçu şehircilere atmak kolaycılığı yanında ister istemez aklımıza gelen şu soruları da hemen soralım: şehircilere ikinci sınıf uzman muamelesi yapan devlet ve toplumun hiç mi suçu yok? ya da şehircileri haritacıların, mimarların ve mühendislerin arkasına koymaya çalışan zihniyetin hiç mi suçu yok? Evet! Bu soruları sormak da boynumuzun borcu olsun. Bülent Doğan'ın güzel Türkçesi ile ilk basımının 50. yılında dilimize kazandırılan Jane Jacobs'un efsane kitabının bende bıraktığı izlerin derinliğini, sanırım, yukarıda yazdıklarım bir nebze olsun anlatmaya çalıştı. Kitabı sadece bir şehircilik kitabı olarak okumanın eksik kalacağını hemen belirtmeliyim, kitap çok alanda bakış açılarının ne kadar derinlemesine analizler yapmaya yaradığını, normal bir insanın bile basit sorulardan ve bu soruların cevapları peşinde koşmasından türettiği bilginin ne kadar anlamlı yansımaları olabileceğini göstermiştir. Hepinize keyifli okumalar 

Kaynaklar 

Alexander, C. A., 1964. Notes on the synthesis of form, Cambridge, MA: Harvard University Press. 

Anderson, P. W., 1972. More is different science, Science, New Series, 177, 393-396. 

Baynes, T. M., 2009. Complexity in urban development and management, Journal of Industrial Ecology, 13, 214-227. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 14
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 1095
Kayıt tarihi
: 20.07.08
 
 

Yüksek şehir plancısıyım (ODTÜ-1997), aynı zamanda Mühendislik Doktorası (Kyoto Üniversitesi, İnşaat..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster