Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Eylül '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
128
 

Şekersiz kahve

Şekersiz kahve
 

Masa 8'e bir "Caramel Macchiato"...

Kahveyi hazırladığı tezgahın üzerinden kafasını kaldırıp saate baktığında 14.00'dı ve masa 8'in sahibi uzun boylu, esmer, yuvarlak yüzlü, kaşları ile bıyıkları birbirini kıskanırcasına daha gür olmak için çabalayan, ayaklarını masanın altına asla sokmayan, masaya her daim yan oturan, kıyafetleri muhtemelen adını bile söyleyemeyeceği markalardan satın alınan beyefendi gelmişti. "Caramel Macchiato" istemişti. Tezgahın ardında kahveyi hazırladı beyefendiye servis etmek için yerinden ayrıldı. Servis onun işi değildi. Bunu sırf merakından yapmıştı. Kahveyi masaya bırakırken gözü beyefendinin elindeki kitaba ilişti. Friedrich Wilhelm Nietzsch'den Böyle Buyurdu Zerdüşt. Kitaba öylece bakarken zihninde "Ve Tanrı öldü" cümlesi yankılandı. Ardından kitaptan hatırladığı kadarıyla Nietzsche'nin tanrısının dans ediyor oluşu hücum etti zihnine  "dur daha öldürme dans etmem bitmedi" dercesine bir hücumdu hem de. Zihni bu karmaşayla mücadele ederken yüzünde garip bir tebessüm oluyordu. Tebessümün hemen ardından dudağını ısırıyordu. (Ne zaman düşünceye dalsa dudağını ısırırdı ve sürekli olarak garip mimikler belirirdi yüzünde.) Daha sonra çabucak yeni bir tebessüm oluşuveriyordu. Bu saniyelik iki tebessüm arasında kendi tanrısını ya da tanrıçasını düşünmüştü. Nietsche'ninki dans ediyorsa onunki...

-Ben caramel macchiato istedim bu ne?

-Kahve... dedi yüksek sesle onun tanrı(ça)sı kahve yapmalıydı.

-Immhh.. Şey.. Hıı hı. Kahve.

-Evet kahve olduğunu görüyorum ama ben kahve istemedim, dedi beyefendi.  Kitaptan kafasını kaldırıp beyefendiye bakarken ağlayan birinin hıçkırığını duymuştu sanki ama ağlayan kimseyi göremedi. Sanırım Nietzsche ağladığında hıçkırığını sadece duymak isteyenler duyabiliyordu. Sahi Nietsche neden ağlamıştı?  Anımsayamadı. Sonra beyefendiye dönüp:

-Her pazar aynı saatte buraya gelip masa 8'e oturup ismi garip bir sürü kahve söylüyorsunuz. Ben de kahvenizi tıpkı sizin gibi albenili hale getirip süslüyorum. Fakat bugün tezganın ardında olan benim gibi mutfakta ya da depoda çalışanlar gibi gösterişsiz ama hayatın kendisi olan bu kahveyi namıdeğer Türk kahvesini getirdim. Bugün bir değişiklik yapın da hayatla tanışın.

Beyefendinin şaşkın bakışları arasında masanın yanından ayrılıp yerine, tezgahın arkasına doğru yürümeye başladı. Yürürken yine dudaklarını ısırıyor ve duyduğu hıçkırığı düşünüyordu. Nietzche'nin miydi o hıçkırık? Ağlıyor muydu? İyi de neden ağlıyordu? Belki bilse yardım edebilirdi ama bilmiyordu. Bilmesi şart mıydı? Karşısındaki her kim olursa olsun sadece bir hıçkırığa ortak olamaz mıydı? Varsın Nietzsche ağlasın ve sadece dinlesin yalnızca "burdayım, yanındayım" hissini versin. Çok mu zordu bunu yapmak? Nedenler arasında kaybolmadan birinin gözyaşlarını paylaşabilmek... 

-Benim hayatla tanışmadığımı düşündüren ne? diye sordu beyefendi.

Tezgahın hemen karşısında duran taburelere oturmuş dirsekleri tezganın üzerinde parmakları birbirne geçmiş ve çenesini dayamış şekilde duran beyefendiyi görünce irkildi. Sağ dirseğinin hemen yanında kahve fincanı ve kitap vardı. Dudağını ısırmayı bırakıp cevap verdi.

-Sürekli içmiş olduğunuz kahveler. Çünkü onlar üstü süslemeli, gösterişli, isimleri ile ilgi çekici, insanlardan para tırtıklamak ve onları daha elit, aristokratmış gibi göstermek için sistemin ortaya çıkardığı kahveler. Hayatı gerçekten görebilen için kısık ateşte -hatta közde olursa tadı ayrı güzel olur- ölçüsü tam tutturulmuş bol köpüklü, yanında lokum ve suyla servis edilen kahvenin tadını hiçbiri veremez. Kahve deyip geçmeyin bugün size hayatı ikram ettim. Tadını çıkarın.

-Masa 16'ya sade türk kahvesi...

Siparişi duyar duymaz her zaman olduğu gibi kahve yapmaya başladı. Cezvenin içine önce şekeri sonra kahveyi en son da suyu ekledi. Hafif karıştırıp ocağa bıraktı ve ocağın altını tamamen kıstı.

-Kahve sade olacaktı ama sen şeker koydun.

-Hayatım boyunca yaptığım hiçbir kahveye şeker koymamazlık yapmadım sade bile olsa.

-Müşteriye haksızlık değil mi? Onu alacağı zevkten mahrum ediyorsun. 

-Aksine ona hayatta alacağı zevki tattırıyorum.

-Damak zevkine uygun olmayan kahveyi içirerek mi?

-Koyduğum şeker damak zevkini bozacak miktarda değil. Hem sen olaya sadece kahve olarak bakıyorsun.

-Olay zaten sadece kahve değil mi?

Beyefendi parmaklarını çözmeden ellerini masaya koymuştu. Baş parmakları ile daireler çizerken gözü hala masada duran kitaba takıldı. "Nietzche" diye düşündü. "Hala ağlıyor mu acaba?" Sonra beyefendiye dönüp:

-Olay hayat. Otomatikleşmiş olarak yaptığımız davranışların altındaki sebepleri göremeyişimiz. Onları anlamlandırmadan yaşayıp gidişimiz. Kısır bir döngü içerisinde kurulu bir saat gibi tik tak tik tak hareket eden zihnimiz.

Bu cümleleri kurarken kahvenin başından hiç ayrılmamıştı. Cezvenin içinde kaynayan kahvenin üstünde köpükler heyecanla dışarı çıkmak için çabalarken onları bir kaşık yardımıyla fincana boşalttı ve cezveyi tekrar ocağa bıraktı. Çok geçmeden kahve tekrar bir öncekinden daha fazla heyecanla cezvenin içinde harekete başlayınca kalan kahveyi de fincana boşaltıp servise hazır hale getirdi. Ve devam etti.

-Önce malzemelerden başlayalım. Kahve yapmak için cezve, kahve, şeker ve su gerekir. İnsan su ve topraktan yaratılmıştır. Kahve topraktır ve suyla karıştırısan gerçekten çamur gibi görünür insana. Şeker ise inançtır. Her neye inanıyorsan odur. Aşk, sevgi, tanrı, merhamet, para, güç... İnsanın bu dünya üzerinde inandığı her şey olabilir. Yalnız burada kahveyi ben yaptığım için inanılan kötü duyguları bu cezveden içeriye almıyorum. Cezve demişken, cezve de insanın pişip olgunlaştığı yerdir. Ev, okul, arkadaş ortamı, iş hayatı, evlilik... Bu üç malzemeyi cezveye doğru ölçülerde koyarsan ve seni şekillendirecek, pişirecek doğru ortamı bulursan geriye bir kırılma noktası kalır. O da ateş. Yanan ateşi bir film,kitap, hayatına giren bir insan gibi düşün. Nasıl ki kahve ateşte ağır ağır pişerse o kırılma noktasında zihnini bulandıran düşünceler de yavaş yavaş berraklığa ulaşır.

-Peki işin servis kısmı, o ne oluyor?

-Servis kısmı insanın sorumluluğunu temsil ediyor. Servis tabağına biraz su ve lokum ya da çikolata konur ama tercihim lokumdur. Kahve ocakta pişerken önce köpüğünü almak gerekir. Yeni bir düşünce zihni sarmaladığı zaman insan ne yapacağını şaşırır. Biraz hafiflemesi gerekir. O yüzden zihnini boşaltmaya ihtiyaç duyar. Köpüğü fincana aldıktan sonra cezve nasıl rahatlıyorsa zihni de düşünme evresinde arada boşaltmak lazım. Sonra zaten cezvede kalan kahve ateşe konur konmaz kaynamaya başlar. Zihnini biraz rahatlattın mı kalan fikirlerle daha rahat baş edebilirsin. Tabi sonra onları tekrar fincana boşaltman lazım. İşte fincanda etrafımızda sorumluluğumuz altında olan kişilerdir. Bize yardımı dokunan düşünceleri etrafımıza söylemek ve anlatmakla yükümlüyüz. Biz nasıl pişip olgunlaşıyorsak onlara da yol göstermek zorundayız. Bu fikirleri onlara servis etmek gerek.

-Ya suyla lokum?

-Daha önce hiç karşılaşmadığın, zihninde şeması olmayan bir durumla baş başasın. Karşındaki sana düşündüğün şeylerin farklı boyutlarını anlatıyor. Şaşırırsın ve o düşünceyi yutkunabilmek durup kendi mahkemeni kurabilmek için zamana ihtiyacın vardır. Su bu zamanı sana sağlar. Lokum ise ya da çikolata şeker gibi tatlıdır. İnanç ile eş değer tutulabilir. İnsan aldığı her rasyonel kararın ardından inancını yitirdiği bir noktaya gelir. Bu da işin takviye kısmıdır. Yani kahve deyip geçme yapımından servisine kadar sana insanı anlatır. Hayatı anlatır. Bütün bunlar sabır işidir. Cezveyi ocakta bırakıp gidemezsin taşar tadı bozulur etraf pislenir. Her yeni düşüncenin ruhunda eriyip gitmesini sabırla beklemezsen sana da aynısı olur. 

-Neden hiç şekersiz kahve yapmadın?

-Şeker inançtır çünkü. İnsanoğlu her saniye her dakika yeni kararlar alıyor. Yeni işlere başlıyor. Ama inanmıyor. Her karar bir süre sonra yok oluyor. Tükenmişlik, bitmişlik baş gösteriyor. Sürekli olarak inanmadan yapılmaya çalışılan işler hep yarım kalıyor. Herkese biraz şeker lazım.

   Bu sırada saate baktı ve mola saati gelmişti. Çekmeceden sigarasını alıp dışarıya doğru yöneldi.

-Mola saatim bir sigara içip geleceğim.

Yürürken yine dudağını ısırmaya başlamıştı. Dans eden bir tanrı düşündü. İnanılabilir miydi insan buna? İnanabilirdi elbet. İnsanlığın yarattığı o vahşi tanrılardan daha sevimliydi. "Ve Tanrı öldü" dedi yüksek sesle. Ölür müydü bütün yaratılan tanrılar? Ölürdü tabi yarattığımız her tanrı ölüme mahkumdu. Dışarı çıkmış kafenin hemen dibindeki ağacın altında duran yüksekçe kayaya oturup kafasını kaldırdı. Kafenin adını "Tanrılar ve Kendini Tanrı Hissedenler" olarak değiştirdi zihninde. Sigarasından bir nefes çekip kafenin kapısına baktığında şaşırdı. Ra mıydı o? Şu Mısır tanrısı. Afrodit de arkasından geliyordu. Ra ile Afrodit kol kola kafeden içeri girdiler. Kibele? Sevgili Kibele sen de mi? "Kalçalarını hep daha büyük hayal etmiştim. Spor mu yapmıştı acaba?" diye geçirdi içinden. Gözleri Zeus'u arıyordu ama Zeus yerine küçük bir çocuk durdu kafenin önünde.

-Hey ufaklık ne işin var senin burda?

-Burası "Tanrılar ve Kendini Tanrı Hissedenler"in kafesi değil mi?

-Evet, ama sen daha çocuksun.

-Sen demedin mi yaratılan tüm tanrılar ölür diye. Dünyada çocuklardan fazla ölen kim var? Yeryüzünde ölen bir tanrıya ihtiyacınız varsa bu tanrı çocuklardan başkası olabilir mi?

Çocuğu dinlerken tekrar dudaklarını ısırmaya başlamıştı ki kafedeki arkadaşları molasının bittiğini sıranın onlara geldiğini haber vermek için yanına geldiler. Ve bir anda her şey normale dönmüş çocuk gitmiş ve tanrılar ölmüştü. Sabah duyduğu hıçkırık yine kulaklarında çınlıyordu. Nietzche hala ağlıyordu ama onun niye ağladığını bir türlü anımsayamıyordu. 

Çocuğu dinlerken içemediği sigarasını tablaya bıraktı. Çocuğu düşündü. Kız mıydı erkek miydi? Hatırlayamadı. Tek hatırladığı kahve gibi gözleriydi. Kahvenin adı verilmiş o kahverengi kocaman gözleri. Tezgahın arkasına geçerken kafenin içerisinde yürüdüğü on adımlık mesafede yüzü yine garip mimiklerle dolup taşmıştı. Tezgahın ardına geçince beyefendinin hala orda olduğunu gördü.

-Kahveyi o kadar anlattın ama sen kıpkırmızısın. Saçların, tırnakların, rujun... Sanki daha kahverengi olman gerekiyormuş hissine kapıldım.

Beyefendiye cevap veremeden müdür geldi yanına. Sinirliydi. Birden söylenmeye başladı.

-Şurda insanların tam karşısında duruyorsun.Yapman gereken tek şey kahve onu da yaparken tezgahın ardında maymunluk yapıyorsun. Suratın şekilden şekile giriyor. Müşteriler senin bu halini görüp seni deli sanıyorlar. Korkuyorlar. Bu aldığım kaçıncı şikayet. Kovuldun...

Bu habere hiç şaşırmamıştı. Bekliyordu aslında. Düşünmeye engel olamadığı için suratının aldığı şekilleri de umursamıyordu. Aksine bu halini seviyordu. Müdürün kasadan çıkarttığı haftalığını alıp önlüğünü de tezgaha bırakıp hazırlandı. Zaten çok eşyası yoktu. Ufak bir sırt çantası. Tezgahtan çıkıp kapıya yönelince beyefendi:

-Heyyy nereye? Seni nerde bulabilirm? Adın ne? gibi soruları bir çırpıda sordu.

-Muhtemelen yine kovulana kadar bir kafenin tezgahında olurum. İnsanların inanmaya ihtiyacı var. Adıma gelince şekersiz kahve diye hatırla beni. Hayatımda hiç şekersiz kahve yapmadım ama uzun zamandır da şekerli kahve içmedim. Şekersiz bir kahveyim ben senin gördüğünün aksine. Bir zamanlar kaybettiğim inancı insanlarda yakalamaya çalışan şekersiz kahve işte...

Bunları söyleyip kafeden dışarı çıktı. Nietzsche'nin hala ağladığını duyuyordu. Kendi kendine:

-Ağla Nietzsche ağla. Neden ağladığın umrumda değil. Ağlamak istiyorsan ağla. İstersen ortak olurum hıçkırıklarına. Sen ağlarken ben de ağlarım belki. Belki de bir fincan şekerli kahve içerim. Ama önce öldürelim tanrılarımızı. Kendi kendimize yarattığımız tanrıları. İnanacaksak eğer bir şeylere gözümüzü kapattığımızda gördüğümüze inanalım, duyulmamış bir melodinin varlığına, söylenmemiş kelimelere, sevgiye, merhamete inanalım...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1150
Kayıt tarihi
: 01.08.16
 
 

Atanamamış, edebiyatı seven, kendi halinde bir edebiyat öğretmeni. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster