Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Haziran '12

 
Kategori
Söyleşi
Okunma Sayısı
801
 

Selim İleri ile röportaj

Edebiyatın yaşayan en büyük kalemlerinden Selim İleri’nin, otuz yıl evvel yazılan ve açıkçası birkaç inceleme dışında hak ettiği ilgiyi görmeyen “Ölünceye Kadar Seninim” romanının, birkaç gün önce Everest Yayınları’nca yapılan yeni baskısı münasebetiyle; hem roman, hem de Türkiye’deki toplumsal karabasan yılları üzerine söyleştik.
 
 
Orçun ÜÇER: Ahmet Oktay Ölünceye Kadar Seninim romanınız için “Selim İleri’nin en az      anlaşılmış olduğunu sandığım yapıtlarından biridir.” diyor. Siz de aynı kanaatte misiniz?
 
Selim İLERİ: Bu yargıya bütün kalbimle katılıyorum. Gerçekten de yayımlandığı dönemde bir iki yazarın özenli eleştirisi dışında hiçbir etki bırakmamış bir kitaptı. Okur katı açısından da bu böyle oldu: O güne kadarki kitaplarım çok daha fazla ilgi devşirmişken, Ölünceye Kadar Seninim, son derece düşük satışı olan bir kitap oldu. Uzun yıllar bu kitabın yeni basımını yaptırtmadım çünkü  pek üzerinde durmadım ben de;  fakat kitaplarımın tümü yeniden yayımlanırken tekrar okudum ve şaşırdım –bir çok yerini ben de unutmuşum-:  Kendi kalemimin el verdiğince, dönemine göre, bence bugüne de çok şey söyleyen bir roman diye düşünüyorum.
 
Orçun ÜÇER: Ben de tam buradan yola çıkarak bir soru soracaktım: Sizin bu romanınızda, diğer romanlarınızda olduğu gibi, siyaset var arka planda. Romanınızın başkişisi Süha Rikkat’in acılarının ve gülünçlüklerin arkasında da siyaset var. Siz, romanınızdaki toplumsal koşulların hâlâ devam ettiğini düşünüyor musunuz?
 
Selim İLERİ: Tabi çok değişime ve dönüşüme uğradı o koşullar. Bundan otuz sene önceki Türkiye’yle bugünkü Türkiye arasında çok büyük dönüşümler söz konusu. Ama bireyin kendini geliştirebilmesi, gerçeklik içinden var olabilmesi açısından baktığımız vakit çok büyük değişimler olduğunu sanmıyorum. Dönüşümler söz konusu fakat değişimler açısından baktığımız vakit ben yine bireyin kıstırılmış bir ortamda yaşadığı kanısındayım. O açıdan baktığımızda hem başka bir dünya söz konusu bugün ama bireyin dünyasından yaklaştığımızda aynı siyasi cendere devam ediyor.
 
“ROMANIN TEMEL MESELESİ, YAŞADIĞIMIZ ÜÇ İHTİLÂLDİR”
 
Orçun ÜÇER: Selim Ağbi, bu romanınızı okurken, bazı sahnelerde; örneğin, Süha Rikkat’in veteriner vitrinine baktığını fark etmeyip, köpek kazaklarını bere zannettiği; bir de, kitapçı vitrininde gördüğü, Kavafis’in “Barbarları Beklerken” kitabını, kendisinin ilk romanının adı olan “Baharı Beklerken” diye okuyup, yeniyetme bir yazarın, kitabının ismini aşırdığını sandığı sahnelerde ister istemez güldüm.  Hatta, yazar Selim İleri’nin bu romanı, Süha Rikkat tipini ve popüler edebiyatı yargılamak amacıyla yazmış olabileceğini de düşündüm. Yargılamak amacıyla mı yola çıkmıştınız?
 
Selim İLERİ: Şöyle bir şey: Yola çıkışımda olsun, noktalanış kısmına kadar olsun, yazar olarak ben hep ikircikli kaldım; hiçbir zaman aşk romanlarını sarakaya almak gibi bir düşüncem olmadığı gibi hiçbir zaman da o alay edişlerden uzak duramadım. Yani kendim belki hiçbir zaman alay etmedim ama o edebiyatın küçümsenmesinin, hor görülmesinin bende bıraktığı etkiden de kurtulamadım. Ölünceye Kadar Seninim’i, bunun ikirciklilik içinde yazdım diyebilirim. Ama sonuna doğru kendimi artık romanın muhtevasına iyice kaptırınca, sanıyorum ki istihza ve ironi aradan çekildi ve geriye acı kaldı.
 
Orçun ÜÇER: Tabii, önemli bir husus daha var: Süha Rikkat, üç ihtilâl görmüş bir yazar.
 
Selim İLERİ: Evet. Romanın temel meselelerinden birisi de o üç ihtilâl meselesidir.
 
Orçun ÜÇER: Siz, siyasetin de Süha Rikkat’in kişisel ve yaşadığı cemiyetin de toplumsal şizofrenisinde bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
 
Selim İLERİ: Tabi, çok büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Süha Rikkat bir bakıma, daha sonraları yazmış olduğum Solmaz Hanım; Kimsesiz Okurlar İçin romanımın çekirdeği sayılabilir. Bu temadan bir türlü uzaklaşamıyorum. Şimdi yazmaya çalıştığım romanda da yine o şizoid dalgalanış ön planda. Sanıyorum ki siyasetin çok büyük bir etkisi var bunun üzerinde. Türkiye’nin yakın tarihinin; hatta pek de yakın diyemeyeceğimiz iki yüz elli üç yüz yıllık büyük kısmının… hepsinin derin bir etkisi var diye düşünüyorum.
 
“HER ŞEY, İNSANIN İÇİNDE KALMAYA YAZGILIDIR”
 
Orçun ÜÇER: Süha Rikkat, romanın bir yerinde “Bir sanatkârın yaşamında mahrem hiçbir şey olamaz.” diye bir çıkış yapar. Mâlûm, Attilâ İlhan da söylerdi bunu; hatta, kitaplaşması büyük tartışmalara yol açan meşhur mektupları da bu gerekçeyle yayımlamıştı. “Bir sanatçının yaşamında mahrem hiçbir şey olmaması gerekir.” diyenlerden misiniz siz de?
 
Selim İLERİ: Hayır, değilim. Belki bu cümleyi yazarken, -şimdi hatırlayamıyorum, otuz yıl geçmiş üstünden- Attilâ İlhan’ın sözünün de etkisi olmuş olabilir. O söze bir gönderme de olabilir.  Ama ben öyle düşünmüyorum tabii. Yani, ‘mahrem’ dediğimiz şeyin ne olduğuna bağlı bu: ‘ Aslında yeryüzünde mahrem yoktur’ da diyebiliriz veya ‘her şey insanın içinde gizli kalmaya yazgılıdır’ da diyebiliriz…  Evet, bu cümleyi Attilâ Ağbi’ye gönderme amacıyla yazmış olabilirim.
 
Orçun ÜÇER: Siz, aşkın bir hastalık olduğunu söylersiniz. Süha Rikkat’in Ferit’e olan aşkı, fena hâldeki takıntılıdır: Sözgelimi, Süha Rikkat, Ferit’in bütün alaylarına ve aşağılamalarına rağmen, yine ona gider ve başını göğsüne yaslayıp, acısını onda dindirmeye çalışır. Acısının kaynağı Ferit’ken…  Romanın ilerleyen bölümlerinde de “Aşk bazen bir kâbus olup çıkar!” der. Bunlar da, aşkın, o hastalık olan evrelerinden biri midir acaba?
 
Selim İLERİ: Sanıyorum ki orada yine yazarın, yani benim ironim ağır basıyor. Tabii o günkü düşüncelerimi hatırlayamam ama yeniden okuduğum vakit, istihzanın ağır bastığını gördüm.  Aşk hastalıktır düşüncesi çok sonra kafamda yer etti, o yıllarda böyle bir cümle kurabilir miydim, bilmiyorum?  Ama yine de karşılıklı iki insan ilişkisinde, hep bir tarafın daha fazla verici olmasından kaynaklanan durumun, trajikomik bir şey olduğunu yansıtmak istedim herhalde.
 
Orçun ÜÇER: Son yıllarda yazdığınız ve İstanbul kültürünü yaşattığınız İstanbul kitaplarınızda, yok olan kültüre de değindiniz. Ölünceye Kadar Seninim’in bir yerinde, Süha Rikkat, sokakları dolaşırken, yıkılmış, harap olmuş Osmanlı çeşmelerini görür ve “Koskoca uygarlık çöküverdi!” yargısında bulunur.  Sizce o uygarlıktan geriye ne kaldı?
 
Selim İLERİ: (Selim Ağbi, acı bir şekilde güldü burada) Herhalde o uygarlığı anmak kaldı… Pek fazla bir şey kaldığını sanmıyorum; yaşam biçimi çok değişti, tarihsel doku hırpalandı, yok edildi ve yok edilmeye de ne yazık ki devam ediliyor... Bir de tabiî dünya ve çağ değişti; her çağın kendi isterleri, talepleri var. O açıdan baktığımız vakit, geriye, o uygarlığı anmak dışında çok fazla bir şey kaldığını sanmıyorum.  Belki bir ruh kalmıştır ama o ruh da, o uygarlık için gerçekten kafa yormuş kişilerde olabilir.
 
“ ’KOLAY VE ÇABUK OKUNSUN’ FORMÜLÜ”
 
Orçun ÜÇER: Bu romanınızda, sizin yazılarınızda sıkça değindiğiniz çoksatarlık ve popüler edebiyat eleştirileri de var: Süha Rikkat de döneminin popüler edebiyat yazarlarından birisidir. Fakat bir müddet sonra, bir başka popüler akım olan fotoromanlara yenik düştüğünü söyler; fotoroman furyasıyla birlikte, kendi romanlarına olan rağbetin çok azaldığından yakınır. Zannederim burada vurgulamak istediğiniz, popüler edebiyatın kalıcı değil, moda gibi geçici olduğudur.

Selim İLERİ: Bir bakıma belki öyle ama biraz da tuhaf bir önsezi varmış diye düşünüyorum: Çünkü bundan otuz kırk yıl önceki popüler romanlarla şimdiki popüler romanlar arasında, dil, anlatım ve edebî zevk açısından hiç bağdaşamayacak kadar büyük bir fark görüyorum ben.
 
Orçun ÜÇER: Birincilerin lehine görüyorsunuz bu farkı değil mi?
 
Selim İLERİ: Tabi, bugüne ait bir olumsuzluk olarak; bugünkülerin çok daha geriye düşmüş olduğunu görüyorum. O gün yazılmış olanlarınsa bir edebî lezzeti olduğunu düşünüyorum. Hatta, popüler olmak gayretiyle, Refik Halid Karay’ın yazmış olduğu bazı romanlar vardır, onlar bugün kolay kolay yazılamayacak ve doruk romanlar denecek kadar üstünlük taşırlar. Süha Rikkat’in yazdıklarının fotoromana yenik düşmesi, biraz o günlerin havasıydı. Bundan otuz kırk yıl önce birdenbire bir fotoroman çağı başlamıştı. Görsel malzemeyle sıvanmış olması nedeniyle okunması çok daha kolaydı. Orada açılan yolu iyi tespit etmişim gibi geliyor bana; çünkü bugün, evet, fotoroman çağı da noktalandı fakat o fotoroman çağının yaratmış olduğu ‘kolay okunsun, çabuk okunsun’ telâşı veya formülü, büyük bir saltanat kurabildi. O açıdan 1980’lerde bunu görmüş olabilmekten birazcık hoşlandım açıkçası.
 
Orçun ÜÇER: Sizin romanlarınızda cinsellikle siyasî vahşet sanki hep eşzamanlı gidiyor gibi geliyor bana. Örneğin, Süha Rikkat’in mazohist istekleri belki daha çok cinselliğini yaşayamamış olmasından kaynaklansa da bence bunda, zapturapt altına alınmış toplumun, yani ‘zapturapt siyasetinin’ de bir payı var.

Selim İLERİ: Her türden zapturapta alış, bir insanoğlu için hiç hoş karşılanmaması gereken tutumlardır. O tutumlar yazık ki yeryüzünde yüzyıllar boyunca hep süregelmiştir. Çok umutsuz olmamak gerekir ama kolay kolay da o zapturapta alışların geçeceğini düşünmüyorum.  Gerek bireysel, gerekse toplumsal yaşamlarda…
 
Orçun ÜÇER: Romanın bir yerinde, “Bizler o vahşeti çağıran kimselerdik.” diyor Süha Rikkat. Peki, sizce toplumsal karabasana, ona maruz kalanlar mı sebep olur biraz da?
 
Selim İLERİ: Diyelim ki bir tarihsel dönemi ele aldık. Sözgelimi, Hitler Almanya’sı. Tabii ki Hitler Almanya’sı kendi kendine topraktan bitmemişti; o tohum ekilmişti. O tohum beslenerek, çalıştırılarak, yetiştirilerek, Hitler Almanya’sı ortaya çıkmıştır. Tabii bu bilinçsiz bir yeşertmedir ama sonuç Hitler Almanya’sıdır! Bu mesele üzerine kafa yormuş, benim çok beslendiğim ve dikkatle okuduğum epey kaynak vardı zaten. Sanıyorum ki o kaynakların da büyük etkisiyle bu noktaya varıyor romandaki bazı temalar.
 
“TOPLUM, ZAAFLARINI BASTIRMANI, HERKESE BENZEMENİ İSTER!”
 
Orçun ÜÇER: Pek, her şeyi bu kadar büyük ölçüde siyaset belirliyorsa, bireyin kendi iradesi yok mudur?
 
Selim İLERİ: Siyaseti birey de belirliyor. Bir bilinç, serinkanlılık ve sağduyu yoksunluğu sonucunda, birey de mutlaka belirlemiş oluyor.
 
Orçun ÜÇER: Çünkü bu romanınızda, “Toplum, zaaflarını bastırmanı, herkese benzemeni ister!” diye, çok yerinde bir tespit var.
 
Selim İLERİ: Ama yazık ki Süha Rikkat’in kendisi de aynı şeyi yapıyor. Birey de –belki bilincinde olmaksızın- hizmette bulunuyor bu tutuma.
 
Orçun ÜÇER: Süha Rikkat, romanın bir yerinde, kardeşi kendisini telefonda fazla lâfa tuttuğu için sinirlenip, “Bir romancıyla bu kadar konuşulup, vakti alınmaz!” diyerek, kardeşini budalalıkla suçluyor. Ben de o kardeşin durumuna düşmemek için, son sorumu sorup kaçacağım Selim Ağbi.

Selim İLERİ: Estağfurullah, aşk olsun!
 
Orçun ÜÇER: Süha Rikkat bugün size ne kadar yakın ya da uzak? Ve Flaubert’e gönderme yaparsam, “Madame Rikkat c’est moi!” diyor musunuz?
 
Selim İLERİ: Şöyle ki; otuz küsur yıl önce böyle bir romanı neden yazdığımı düşündürttü bana Süha Rikkat, romanı tekrar okurken. Çok uzun yıllar dönüp bakmadığım, kapağını bile açmadığım bir romandı. Yaş itibariyle, olgunlukları itibariyle bugün daha çok yazmam gereken bir romanı otuz yıl önce neden yazmışım, diye çok tuhaf bir duygu bıraktı bende.  “Madame Rikkat c’est moi!” der miyim? Hayır, demem. O günlerde de dediğimi sanmıyorum. Çünkü, roman boyunca süren ironide biraz kendimi üstün gördüğümü ve Süha Rikkat’e karşı daha mesafeli olmuş olduğumu fark ettim. O açıdan, Flaubert’in Madam Bovary ile kurduğu özdeşliği kurmayı düşünmemişim herhalde. Kurulmaz demiyorum ama ben düşünmemişim herhalde diyebilirim. 
 
(Bu söyleşinin bir kısmı 15 Haziran 2012 tarihli Akşam Kitap dergisinde, tamamı 17 Haziran 2012 tarihinde egoistokur.com sitesinde yayımlanmıştır.)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 29
Toplam yorum
: 12
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 605
Kayıt tarihi
: 16.10.11
 
 

İstanbul doğumluyum. Kitap okumayı, arada da bir şeyler karalamayı seviyorum. Çeşitli edebiyat de..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster