Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Eylül '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
165
 

Selim

Selim
 

İstanbul, 1977


Selim bir türlü söze başlayamıyor, sustukça susuyordu.
"Kendini anlatmak çok zor" dedi. "Üstelik ben alışmamışım kendimden söz etmeye."
Sima bekledi. Ne söylerse söylesin, Selim'in düşüncelerinin olgunlaşmadan dudaklarından dökülen sözcüklere dönüşmeyeceğini biliyordu. Gözlerini ondan kaçırdı, kendi haline bıraktı. Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra Selim konuşmaya başladı. Anlatırken önce tutuktu, yavaş yavaş açıldı. Yaşadıklarını hatırladıkça olaylar önce  düşüncelerinde belirdi, sonra duygularını sözcüklere dökmeye başladı.
Selim'in yaşamı miting alanına gitmediği bir 1 Mayıs günü değişmişti.
Bir abisi olmasa, ona böyle büyük bir hayranlık duymasa, ya da Selman yaşanan olayların genç bir izleyicisi olup yalnızca kendi geleceğiyle ilgilenmeyi seçerek güzel gözlerine aşk şiirleri yazan güzel kızlardan biriyle gününü gün etse, Selim de böyle bir yola dönmeyecek, o da okulunu bitirip arkadaşlarının çoğu gibi kendisine toplumda iyi bir yer edinecekti.
Oysa Selman hiçbir zaman bulduklarıyla, kendisine verilenlerle yetinmemişti. Sürekli daha iyiyi, daha doğruyu arıyor, kendi çözümleri bile onu hoşnut etmiyordu. Dünyada görmezden gelinemeyecek kadar çok yanlış vardı. Bunları görebilenler de ellerinden geleni yapmazsa gelecek çok karanlık olacaktı.
Aralarında epey bir yaş farkı vardı. Selman hep Selim'i koruyan olmuştu. Onu hızlanan olaylardan uzak tutmak için de elinden geleni yapıyordu. Selim hayranlık duyduğu abisinin yanında yer almak istedikçe ona acele etmemesini, kendisini geliştirmesini, bunun uzun soluklu bir koşu olması gerektiğini söylüyordu.
Selman'ın 1 Mayıs kutlamaları için Taksim'e gitmek için hazırlandığı o gün Selim de erkenden kalkmış, hazırlanmıştı. Ama ne dediyse kabul ettirememiş, evde kalmak zorunda kalmıştı.
"Annemle babamın yanında olmalısın" diye bir de gerekçe bulmuştu abisi.
Selman'ın dönmesi için önce umutlu olan bekleyişleri ilerleyen saatlerde büyük bir kaygıyla sürmüştü. O yıl toplantıda büyük bir saldırı olmuş, yüzbinlerce kişiye bazı binaların üzerinden ateş açılmıştı. Ne olup bittiğini anlamak kolay değildi. Selman'dan da hiç haber yoktu. Saatler böyle geçmiş, ne yapacaklarını bilememişlerdi. Annesi babasına söylenip duruyor, çıkıp aramasını istiyordu. Artık pek de genç olmayan adam kıpırdamadan duruyor, Selman'ın birazdan geleceğini söyleyerek bekliyordu.
Sonunda geç bir saatte telefon çaldı. Selim hemen koşup açtı ve bir anda yüzü aydınlandı.
"Kusura bakmayın" diyordu Selman. "Daha önce arayamadım. Çok kötüydü ortalık. Bir iki arkadaş arada sıkışıp epey kötü olmuşlardı. Onları hastaneye götürdük. İyi ki sen de gelmemişsin. Küçük çocukların durumu daha da zordu. Nereden geldiği belli olmayan bir ateşin altında çaresiz kalan kalabalık nereye kaçacağını bilemiyor, önünde düşenlere bile aldırmadan koşup kendini dışarı atmaya çalışıyordu. Sürüklenirken küçücük ayakkabılar gördüm yerde, anne babalarıyla gelip korunmasız kalan çocukların ayağından fırlayıp sağa sola saçılmış ayakkabılar."
Evdekiler Selman'dan haber aldıkları için sevinmişlerdi ama onun eve gelemeyeceğini öğrenince iyice canları sıkılmıştı.
"Abi çok merak ettik, eve gel, seni görmek istiyorum" demişti Selim.
Sonuç olumsuz olunca telefonu babası almış, hemen gelmesini istemişti. Bu otoriter olmaya çalışan sözler de işe yaramamıştı. En son annesi konuşmuş, oğlunu yumuşatmaya çalışmıştı. İyi olmadığını, kendisini kötü hissettiğini söylemiş, hiç değilse gece gelip kalıp kalamayacağını sormuştu.
O gece hiç de iyi geçmemişti. Selman'ı bir daha hiç görememekten korkuyorlardı. İşin o sırada bilmedikleri en acı yanı da bu korkunun gerçekleşecek olmasıydı.
....
Annesi ve babası artık Selim'i de evde tutmakta zorlanıyorlardı. Derslerine çalışıp önce geleceğini kurtarması söylendikçe o iyice öfkeleniyor, abisi bu koşullardayken bunların hiçbir anlamı olmadığını, onun yanına gidip destek olması gerektiğini söylüyordu.
Neyse ki Selman arada telefonla arayarak hepsiyle konuşuyor, iyi olduğunu, koşullar düzelince döneceğini söyleyerek rahatlatmaya çalışıyordu. Selim'e de üniversitede istediği bölüme girmesinin öneminden, ona asıl orada gerek duyacaklarından söz ediyordu.
Selim için bu sözler çok anlam taşımıyordu ama başka bir seçeneği olmadığından elinden geleni yapıyordu. Olabildiğince çok da kitap okumaya, dünyayı ve özellikle de çevresinde olup bitenleri anlamaya çalışıyordu. Dünya genelini ve tarihi biraz yorumlayabilse de burnunun dibinde yaşananların, çatışmanın ve akan kanın ulaştığı boyutların gerçek nedenlerini bir türlü göremiyordu. Elinde kitabıyla kanlar içinde yere düşen birini vuran kurşunun silahın namlusundan çıkmasına dek neler yaşanıyordu? O kurşun ve tabanca bir yerde üretiliyor, sonra birilerine satılıyor, onlardan da başkalarına geçiyordu. Silahı alan kişi bunu inandığı için mi, para için mi yapıyordu? Bu kararlar nasıl veriliyor, bir başkasının ölümüyle, bazen binlerce kişiye topluca saldırılmasıyla sonuçlanan bu halkalar nasıl tasarlanıp uygulanıyordu?
Gelişmeler iyi yönde olmadı. Selman'ın telefonları seyrekleşti. Hep daha zor ve tehlikeli yerlerden aradı. Selim okuluna gidip gelirken anne ve babası kaygılarıyla yaşlanıp tükendi.
Selim'in üniversiteyi kazandığı yıl yaz sonunda büyük bir değişim yaşandı.
....
Selim üniversitedeki ilk yılını çok daha farklı düşünmüştü. Abisinin geçtiği yollardan geçecekti, farklı düşüncelerden arkadaşları olacaktı, konuşacak, tartışacaklardı. Bu yüzden yazın kendisini bir daha ne zaman geri döneceğini bilemediği yeni bir ülkeye gidecekmiş gibi hissetmişti.
Oysa artık çevrede yalnızca bir sessizlik vardı. Yeni ortamda önce fısıldamanın, sonra konuşup haykırmanın yollarını bulmalıydılar.
Selim çoğalmanın yollarını aradıkça yalnızlaştı. Abisinin ölüm haberiyle yaşamlarına büyük bir darbe daha almasalar belki de sonsuz bir bekleyişe kapılmış diğer gençlerden farkı kalmayacaktı. Ama Selman'ın boşu boşuna ölmesi anlamına gelen büyük bir ihanet olmaz mıydı bu? Yapılabilecek ne varsa yapmalıydı. Çoğalmalıydı.
Babasının kesin ve sert tepkisi, annesinin bir çocuğunu daha yitirmeye dayanamayacağını haykıran ağlayışları onun düşüncesini değiştirmedi. Ocağın solan küllerini canlandırmak için üç beş arkadaşıyla yola düştü.
Ama artık ateşte yanacak bir dal bile kalmamıştı. Küçük çabaları sonuçsuz kaldı ama Selim için bedeli çok ağır oldu. Bir dergi odasında birkaç yayınla yakalanıp üzerine pek de dayanağı olmayan bazı suçlar atılması, uzunca bir süre tutuklu kalması değildi asıl sorun. Yaşamı bir daha düzene girmemek üzere alt üst olmuştu. Düşünceleri, sevgileri, umutları, arkadaşları, geçmişinde ne varsa geride kalmış, yok olmuştu. Yine toparlanabilirdi belki. Biriken acılara dayanamayan anne ve babası, Selim onları bir kez daha göremeden dünyadan ayrılınca korkunç bir boşluğa düşmüştü. Tüm arayışları bırakmıştı, artık tutunabilecek bir dal bulmanın bile önemi kalmamıştı.
Selim cezaevinden çıktığında artık abisi, annesi, babası yoktu. Uzun süre kapalı kalmış eve gidip yerleştiğinde kafasında gelecek diye bir kavram da kalmamıştı. Arayan yakınlarının sorularını uğraştığını, yakında işe başlayacağını söyleyerek geçiştiriyordu. Uzun bir hareketsizlikten sonra üniversiteye dönüp bitirmenin yollarını aramaya başladı. Arada bazı işlerde çalıştı ama sürekli olamadı. Kendini veremiyordu. Zamanla hiç değilse okulda bir gelişme sağladı. Geç de olsa bir diploma aldı. Bu kez de bunun iş bulma yolunda pek katkı sağlamadığını gördü.
"Yaşamımı özetlemem gerekirse, sevgi, umut, çaba, yıkım ve yeniden doğma çabası dönemleri olarak sıralayabilirim" dedi. "Annemi babamı çok seviyordum ama Selman'ın yeri bir başkaydı. Onun yanlış bir düşüncesi ya da davranışı olacağına asla inanmadım. Onu yitirince büyük bir boşluğa düştüm. Çıkmamın tek yolu onun istediği yönde gidebilmekti. Ne yazık ki gidilebilecek bir yol kalmamış, tanklar bütün yolları parçalamıştı. Gidilebilecek her yana mayın döşenmişti. Başkaları gibi benim için de yıkım oldu. O yıllar geçince herkes gibi ben de yaşamanın yeni yollarını aradım."
....
Sima gözlerinde büyük bir sevgiyle Selim'e baktı. Bu kadar az tanıdığı, belki çok az ortak yanının olduğu, aynı dili bile konuşmadığı birisine kendisini nasıl bu kadar yakın hissedebiliyordu?
Bilemedi.

Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 72
Toplam yorum
: 18
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 246
Kayıt tarihi
: 08.01.12
 
 

1958 doğumlu. Mühendislik eğitimi aldı. Teknik alanda çalışırken kültürel konulara ilgisini sürdü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster