Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ağustos '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
3220
 

Şemmame’yle asker uğurlamak ve Mümtaz Soysal’ın “kesin çözüm”ü

Şemmame’yle asker uğurlamak ve Mümtaz Soysal’ın “kesin çözüm”ü
 

Geçen Cumartesi akşamı bizim sokakta asker uğurlama töreni vardı. Büyükçe bir müzik seti bir masaya kurulup sesi sonuna kadar açılmış, büyükler kaldırıma dizilen plastik sandalyelere oturmuştu. 15-20 genç de son zamanların moda danslarından “Kolbastı” oynuyordu. Çayımı alıp balkona çıktım ve töreni izlemeye başladım. Kalabalık gittikçe arttı. Konfeksiyon işçisi gençler, başörtülü kızlar, esmer Kürt gençleri, sarı kafalı Karadenizli delikanlılar, Tokatlılar, Sivaslılar, Vanlılar, memleketlerini “Dersim” diye anmayı seven Tuncelilier…

Kalabalık arttıkça oyun havaları ve halayların çeşitliliği de çoğalmaya başladı. Kolbastı yerini, Tokat oyunlarına bıraktı. Sonra bir süre çiftetelli oynadılar. Çiftetelli’den Ankara Misketine geçildi. Onun arkasından Türkçeye uyarlanmış Kürt havası “Delilioy” çalınıp oynandı. Sonra müzik setinden Kürtçe govend ritmleri yükselmeye başladı. Kürt gençler kızlı erkekli omuz omuza verip son yılların en popüler Kürt halaylarından Şemmamme’yi oynadılar. Bu oyunu iyi bilen Kürt gençlerin arasına Şemmamme öğrenmeye hevesli Karadenizli gençler de katılıp ayak uydurmaya çalıştılar. Kürt oyun havaları yumuşak bir geçişle yerini Horona bıraktı. Bu defa kenarda bekleyenler ortaya atılıp Horon tepmeye başladı. Bir süre sonra onlar da yoruldu. Kısa bir mola verilip terler silindi. Susayanlar su içti, sigara içme vakti gelenler birer sigara yaktı.

Derken, dokuz sekizlik Roman havaları çınlamaya başladı sokakta. Başörtülü kızlar, Che baskılı tişörtlü sıska gençler, 35’lik genç anneler, bu defa Roman havalarıyla kalça kıvırıp coştular. Bu havalara pek yatkın olmayan Kürt gençler kenarda durup onları seyretti, arada alkışladı. Sanki balkonda oturmuş Türkiye’yi seyrediyordum. En çarpıcısı ise törenin final bölümüydü! Horonlar, misketler, govendler, Roman havaları oynandı bitti. Kalabalık hafiften dağılmaya başladı. Tören bitti içeri geçeyim derken setten “breakdance” ritmleri yükselmeye başladı. Pist işlevi gören asfaltın ortası boşaltıldı. Genişçe bir çember oluşturuldu. Sonra ortaya düşük bel pantolonlu, siyah tişörtlü bir genç çıktı… Yabancı kliplerde görmeye alıştığımız figürlerle sağa sola doğru sarsılıp kendini birden yere bıraktı, tam düşerken ellerini yere koyup tekrar ayağa zıpladı. Aynı hareketi bu defa ters tarafına, arkaya doğru perende atarak tekrarladı. Sonra yavaşça kenara çekilip yerini bir başkasına bıraktı. Yeni gelen benzeri ama yine de kendine özgü figürler sergiledi. Onun arkasından bir başkası… Çemberi oluşturan kalabalık bu dansları bazen alkışlarla, bazen kahkahalarla destekleyip kutladı. Türkiye toplumunun çeşitliliğini ve farklı kültürleri özümseyip bir arada yaşatabilme becerisini gayet iyi bilen ben bile bu çeşitliliğe şaşırmıştım.

Oyunlar bitince askere gidecek delikanlı ve yakın arkadaşları arka camlarına Türk bayrakları çekilmiş ticari araçlar, külüstür Renolar, “Doğan görünümlü Şahin”lere doluşup tur atmaya çıktılar.

Bu bir masal değil. Tiyatro oyunu değil. Bir kurgu hikâye değil. Yazı uzamasın diye çoğu ayrıntısını anlatmadan geçtiğim, gözümün önünde yaşanmış bire bir gerçek bir olaydır. Eminim o asker uğurlama kalabalığının içinde bir tane bile üniversite mezunu yoktu. Çoğu ilkokuldan sonra hayata atılıp çalışmaya başlamış sıska, soluk, esmer tenli çocuklardı. Kiminin ailesi köyü boşaltılıp yakıldığı için zorunlu göçle Van’dan, kimi işsizlikten dolayı Trabzon’dan, kimi daha iyi bir hayat umuduyla Sivas’tan kalkıp gelmiş, İstanbul’un bu kenar ve yoksul mahallesine yerleşmişti. Kiminin kökeni Lazdı, kimi Türkmen, kimi Çerkez, kimi Kürttü… Çoğu Alevi’ydi, ama dini inancı gereği başını örten Sünniler de az değildi. Kürtçe konuşan da vardı, Türkçeyi Karadeniz şivesiyle konuşan da, Dersim kökenli olmasına rağmen İstanbul’da doğup pürüzsüz bir İstanbul şivesi konuşan da… Kimi halayın ustasıydı, kimi horonun, kimi govendin. Bazıları tüm oyunları biliyor üstüne bir de Harlemli bir siyah Amerikalı genç gibi “breakdance” yapıyordu.

Ve bütün farklı inançlara, farklı kökenlere, farklı dillere sahip insanlar kendi hallerine bırakıldığı zaman birbirleriyle gayet uyum ve barış içinde yaşayıp gidiyorlardı. Bu insanların karşıdakini “Türk”, “Kürt”, “Alevi”, “Sünni” diye dışlaması, birbirinin boğazına sarılması ancak Devlet tarafından uygulanan sistematik bir düşmanlık politikasıyla mümkün olabiliyordu. Sıradan bir Türk Kürt komşusuna asla, “sen aslında yoksun, Kürt diye bir millet, Kürtçe diye bir dil yoktur” diyemez. Böyle bir şeyi aklına dahi getirmez. Böyle bir şeyi ancak “Devlet” denen sistem yaratabilir. Onun sözcüleri, ideologları yaratır. Mesela o askere uğurlama töreninde “breakdance” yapan çocuk böyle bir şeyin insanlık dışı bir yaklaşım olduğunu sezgi yoluyla dahi olsa bilir ama “anayasa profesörü” Mümtaz Soysal bilmez. Mümtaz Soysal gibiler hayatları boyu okur, yazar, öğrenir, öğretir ama “vicdan” denen şeye sahip olmadığı için en basit gerçeği bile algılayamaz.

Soysal gibiler, “okumamış/okuyamamış” gençlerin kısacık bir askere uğurlama töreninde kendiliğinden ve çok basit biçimde oluşturdukları kültürel sentezi, farklılıkların tehdit değil bir zenginlik olduğu gerçeğini asla algılayamazlar. Çünkü bilinçleri “Devlet” denen mekanik ve cansız aygıtın etkisiyle onarılamaz biçimde çarpılmış ve bozulmuştur. Soysal gibiler, insana baktığı zaman orada bir “insan” görmezler; bir Türk görürler, bir Kürt görürler, bir rakam, bir asker, bir düşman, bir sınır, satranç tahtasında bir piyon, Tetris oyununda bir çubuk, bir hedef, omzuna tüfek yerleştirilecek bir taşıma aleti görürler.

Öyle gördükleri için de evinde dekorasyon çalışması yapan ustaya “şu saksıyı şuraya alalım, bu kanepeyi buraya çekelim” demenin rahatlığı içinde “Buradaki Kürtleri Irak’a gönderelim, oradaki Türkmenleri buraya getirelim” diye “kesin çözüm” önerileri yumurtlarlar. Eğitim, insanı daha insanlaştıran bir süreçtir, bu ülkede Soysal gibiler “profesör” olduğuna göre galiba bizde bu süreç tersine çalışıyor.
...


PınarG bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

bence önce kürtleri gönderelim. sonra lazları, çerkesleri, arapları, süryanileri, tatarları, boşnakları, makedonları, ermenileri ve bilumum farklı etnisiteleri gönderelim. hatta ülkemize iş için gelmiş yabancı uyrukluları da gönderelim. batılı afrikalı hintli kalmasın. Hazır göndermeye alışmışken tutup Türkleri de gönderelim. kimseyi de bu göndermeler karşılığında göndermeyelim. ama mümtaz beyi kesinlikle göndermeyelim. o ve onun gibiler kalsın. bu topraklarda bir tek onlar kalsın. onların seviyesine uygun bir dünya olur o zaman. Kenan bey, mümtaz bey ve diğerleri. saygılarımla

ahmet (hoşçakalın-artık yazmayacağım) 
 26.08.2009 14:24
Cevap :
Biraz araştırılsa belki kendisinin de saf Türk kökenli olmadığı ortaya çıkabilir. her halde bu durumda kendini de tehcir etmek zorunda kalacaktır :) Selamlar.  27.08.2009 10:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3584
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster