Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ekim '15

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
364
 

Sen de anlat doğduğun yöreleri, anlat biraz

Sen de anlat doğduğun yöreleri, anlat biraz
 

Biteviye yağardı yağmur… Islak ve yapış yapış bir soğuk insanı sadece ürpertmez, yaşamdan bezdirecek oranda yüreğine de işlerdi. Her daim kapalı olan gökyüzünde önce şimşekler çakar, ardından da tehditkâr bir velvele kulakları sağır ederdi. Suyun toprakla olan bu gürültülü sevişmesine yan gözle bile bakmazdı güneş, kendini göstermezdi! Ve yaşam, pencereden seyredilirdi.


Akşam olunca sokak lambaları yanar, tek katlı evlerin bacalarından fışkıran dumanlar kesif bir linyit kokusunu etrafa yayarlardı. Yağmurun o kiremitle kaplı damlarda başlattığı makamsız senfoni insanın uykusunu erkenden getirir, sabahları o sıcak yatağı terk etmek bir sevgiliyi terk etmek kadar zor gelirdi insana!


Böyleydi İzmir’in kışları…


Dere boyları ve çayırlar yeşilin en cümbüşlü tonlarına bürünseler de o hüzünlü kasveti yok etmez, daha bir koyulaştırırlardı. Güdük şubatlar o alık badem ağaçlarını bir güzel kandırır, çiçeğe durduklarına bin pişman ederlerdi. Erken bir doğuma hoşgörüyle yaklaşmazdı Doğa! Derken “cemreler” birbiri ardına düşer, haşmetli mart ise buna şahitlik ederdi. Havaya, suya ve toprağa ilahi bir el dokunur, hınzır şubatın yalanlarına kanmayan badem ağaçları pembeli beyazlı gelinliklerini giyerlerdi.


Ve güneşli bir sabah doğum başlar, o yeşil çayırlar papatyaya keserdi.


Nisan başlarında son bir kez yağardı yağmur, “hadi bana eyvallah” dercesine ve güneş eşliğinde. Çokbilmiş eskiler “Nisan yağmurudur bu, gelip geçer” derlerdi, her sene olduğu gibi! Soba boruları kurumundan temizlenerek kömürlüğe kaldırılır, kış boyu evin en mutena odasında bir kral edasıyla hüküm süren soba da o kömürlüğe sürgün edilirdi!


Küçük bahçeli evlerin kapı kenarlarında sadakatle nöbet tutmak yaseminlerin ve gramofon çiçekli sarmaşıkların işiydi artık! O baş döndürücü kokularıyla, gelen misafirlere “hoş geldiniz” demek onların göreviydi. Baharla birlikte evler, bahçe duvarları ve bahçedeki ağaç gövdeleri kireçle beyaza boyanır, konserve kutularına ekilmiş aslanağızları, fesleğen ve karanfiller arzı endam ederlerdi.


Görünürde bir “maşuk” olmasa da yaratırdı insan! Baharla birlikte gelen o büyülü atmosferde âşık olmamanın mümkünü yoktu! Yediden yetmişe sevdaya keserdi İzmir!


Önce çağla badem ve erik çıkardı sahneye ama turfanda “domat’a” kimse yüz vermezdi. Dağ bayır radika, ebegümeci ve arapsaçı peşinde koşarlardı kadınlar. Koruklar bamyaya eşlik eder, bol sarmısaklı yoğurtlar bakla ve ıspanağı şereflendirirdi.


Kadim zamanlardan gelen bir alışkanlıkla Hıdırellez için devasa ateşler yakılırdı mahalle meydanlarında… Bilinmeyen bir tanrıya dilekler gönderilir, kasvetli geçen kış aylarından kurtulmanın sevinciyle baharın huzurunda secdeye durulurdu! Oysa ne “farzdı” böylesine bir ibadet, ne de “sünnet”! Mahallenin en sofu olarak bilinen yaşlısı bile o devasa ateşin üzerinden atlamak ister, bu isteğini gerçekleştirmek için alevlerin biraz durgunlaşmasını beklerdi. Kızlı erkekli gençler kol kola girerek şarkılar söylerken mahallenin çocukları meydanda yanan ateşi söndürmeyecek ikmali canla başla sağlamaya çalışırlardı. Lokumsuz, şekersiz ve de kurbansız bir bayram ki, anlatılır gibi değil. Ne bir el öpme vardı, ne de bayram için özenle seçilen bir kıyafet!


Uzun seneler var ki İzmir, öyle Doğa ile iç içe yaşayan bir şehir değil artık. Ne haftalar süren yağmurlar yağıyor, ne Hıdırellez ateşleri yakılıyor mahalle meydanlarında, ne de badem ağaçları pembeli beyazlı gelinliklerini giyiyorlar. Papatyaya kesen çayırlarında şimdi beton bloklar yükseliyor.


Ama ne tuhaf! Bunca sene sonra o haftalarca süren yağmurları özlüyor insan. Yine biteviye yağsın, dereler yine çılgınca aksın ve ortalık eskiden olduğu gibi yeşile kessin istiyor. Kiremit kaplı damlardaki o makamsız senfoniyi duymak istiyor.


Ama heyhat!


Üzerinde çay demlenmeyen, kestane pişirilmeyen ve ekmek kızartılmayan o ruhsuz kalorifer petekleri sadece ısıtıyor. Anaç bir soba şefkatini ara ki bulasın!


Haksızlık etmişiz İzmir’in eski kışlarına… Günahını almışız o dinmek bilmeden yağan bereketli yağmurların.


Bu yüzden olsa gerek; renksiz ve kokusuz baharlar hiç ama hiçbir şey müjdelemiyorlar artık!


Bir merhaba demeden çekip gidiyorlar!


Geriye egzoz kokulu çekilmez bir sıcak kalıyor!


E bize müstahak, dostlar…


Müstahak!


Not: Yazının başlığı değerli ozan Cahit Külebi’nin “Hikâye” isimli şiirinden alınmıştır.

Nurbanu Kablan, Adil Serkan SATI bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İstanbul'un kışı hariç her şey aynı gibi ama kışı dediğime bakmayın; bazen haziranın 10 una kadar kalkmazdı sobalar. Kemiklerin içindeki iliği titreten rutubetli bir soğuk, o günlerden kalma dizlerimdeki ağrılar (Ananem gibi konuştum). Unuttuğum bir sürü anı canlandı gözlerimde 1.Ömerbey çıkmazında geçen seneler... Teşekkürler

kevser şekercioğlu akın 
 10.11.2015 22:15
 

Bu "güzeldili zamanlar" hepimizin yaşarken hırsla tükettiğimiz, sonra da paha biçemediğimizdir.Anda hafif, gelecekte ağırdır yükü.Dilde avuntu, kalemde ekseri lezzetlidir.Mahçup bir hevesle okurduk bu şiiri "öp biraz"mısrasına gelindiğinde hele.. Nelere gelinmez bu şiirle.Bir başka şiire de çıkılır hani.A.Nesin'in "Arkadaşım Badem Ağacı" şiirine mesela.O da nefistir.Selamlar..

üç nokta 
 18.10.2015 22:00
Cevap :
Eyvallah Deniz, selamlar:)  27.10.2015 21:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 312
Toplam yorum
: 4629
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 1564
Kayıt tarihi
: 10.02.07
 
 

Önceleri konuşurdu insanlar, "yazmak", sonraların işi... Duygu ve düşüncelerimizin yanı sıra gözl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster