Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '12

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
366
 

Sen kaç kere doğdun sevgili okur?

Sen kaç kere doğdun sevgili okur?
 

Bugün benim doğum günüm sevgili okur.

“Kaç yaşına bastın?” diyeceksiniz değil mi? Şimdi size “Bir yaşına bastım” desem, gülersiniz. Gülmeyin sakın.

Her insanın yaşamında;  ağırlığı, etkisi, sayısı değişkenlik gösterse de uğradığı/ atlattığı/atlatamadığı  travmalar vardır.

..............

Sözünü ettiğim  travma, TDK sözlüğünde, “Canlı üzerinde, beden ve ruh açısından, önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı” olarak tanımlanıyor kısaca.

Psikiyatride ise travma, çok daha kapsamlı ve çeşitlendirilerek  ele alınıyor. Farklı görüşler  tarafından incelenmiş, incelenmekte. Kimi görüşlere göre, çocuğun dünyaya gelişi, ilk travma olarak nitelenmekte. Ergenlik, travmatik bir dönem olarak saptanmakta.

Travmaları atlatana kadar, kişilere ve yaşadığı ortama göre değişkenlik gösteren, çeşitli aşamalarda depresyonu yaşarsınız. Çoğu insan bunu yaşar da adını koymaktan hiç hoşlanmaz. Oysa depresyonların olumsuzluğu kadar olumlu yanları da vardır. Öğretici  ve geliştiricidir. Aklınızın, tinsel dünyanızın labirentlerinde dolaştırır sizi. Bu yanını öğrendiğinizde, birbirinizi kollayan,  seven iki arkadaş olursunuz onunla. Birlikte  yaşarsınız;  onu izler, ondan kendinizi, insanı, sınırlarınızı  öğrenirsiniz.

.............

Gelelim  benim doğum günüme, yaşıma:

Ben, her travmadan, depresyonların yardımıyla,  alnımın akıyla çıktıktan sonra, kendimi kutlarım;  o acılı süreçte, yardımını, desteğini gördüğüm kişilere şükranımı yüklenir, bu şükran yükünü daha öncekilere ekler ve bu ağırlıkla yeniden doğarım. Yaşım, altmış üç yılda  bu biçimde kimbilir kaç kez sıfırlandı.

Hay Allah !... Kadınların yaşı söylenmezdi değil mi ? Neyse,  varsın, dursun... Nasılsa o, “yaş” değil;  “yaşanmış  yıllar” alt tarafı.

Travmaların  sondan  ikincisi, 12 Eylül 1981 darbesiyle yaşanmıştı. Ama ne darbe !... Onbinlerce kişi, işkencehanelerden geçti, hapishaneler  doldu, taştı. Darağaçlarında sallandırılanlar,  hapishanelerde cayır cayır yananlar, ölenler oldu. Ülkenin daha adil ve demokratik  bir yaşama kavuşması için uğraşan nice can telef oldu. Aşsız,  işsiz kalanlar, anasız babasız   çocuklar ...

Bu alt üst oluş sırasında,  ben de kendimi  bir  yerlerde bulup  “Neler oluyor, kimim,  neredeyim, burası neresi?” derkeeennn... Aaaa... Ayağa kalkmışım. Hiç bilmediğim bir mesleği öğrenmişim. Kesiyorum, biçiyorum, dikiyorum,  satıyorum... Borç bulmuşum, dükkân açmışım. Atelye bile kurmuşum.  Eee... Ne yapacaksın?... Çocuklar aş ister, okutmak ister... Baktım, düşmana inat, can havliyle yeniden doğmuşum.  63 yılın 35 yılı orada sıfırlandı mı?... Sıfırlandı.

Sonra yüce devletimiz dedi ki: “Size karşı ayıp etmişiz, pardon, haydi okullarınıza buyrun.”  Çağrıya uyduk, buyurduk,  öğrencilerimize  kavuştuk, emekli olduk.

Yaşam bu... Travmalar biter mi?  Bitmez. Üç beş yıl rahat edelim derken, yenisi geldi çattı.

Tekrar,  yıllar süren  başka bir  travmayla;  yine “Neden, nasıl olur, nerdeyim, ben kimim, o/onlar kim?”  derkeeennn... 2011 yılının Şubat’ında ben yine yaşımı sıfırladım mı ?... Sıfırladım.

Bu kez nasıl mı?..  Yazı biraz uzayacak ama madem ısrar ediyorsunuz, anlatayım:

Hep saygı ve sevgiyle  anacağım  iki arkadaşımın ısrarı ve itici gücüyle  ve bendenizde  bulunan cahilin cüreti mi desem, genetik kodlarımdaki anamın babamın da baş edemediği gözüpeklik mi desem... Her neyse, şu sanal ortamda yazı yazmaya başladım sevgili okur.

“Yaz” dedi, “Anlat” dedi arkadaşlarım.  “Yahu, onca yazar tanıdım, kitap okudum, ben kimim,  nasıl yazarım?...”  dediysem de bir ısrar, bir ısrar...

Düşündüm taşındım...  “Terapi amaçlı olur” dedim.  

Tarihi;  sıradan insanlar, neferler oluşturur. Koşanlar, düşenler kalkanlar...  Konuşanlar susanlar... Düşünenler düşünmeyenler... Üretenler, üretmeden tüketenler... Başkaldıranlar, boyun eğenler... Her şeye karışanlar, hiçbir şeye karışmayanlar... Yönetenler, yönetilenler... “Aslında  tarihi sıradan insanlar yazar, onlar ‘parmakla sayılmayanlar/ kırmakla tükenmeyenler’ dir...” dedim. 

“Onlar,  sonra  unutulur gider, yöneten egemenlerin söylemlerini  ve iktidar  hırsını üfleyen soluklar  kalır geriye... Bir süre de onlarla uyutulur insanlar.” dedim.

Ölüp doğmaktan ancak fırsat bulup,  “60 adet ‘yaşanmış yıldan’  sonra, hiç olmazsa, naçizane kalemimle, buna başkaldırmaya çalışayım”  dedim. “Yaşadıklarımızı mezara götürmemeli, internet ortamından yararlanıp, ama olabildiğince içtenliğimiz ve dürüstlüğümüzle biz de not düşmeliyiz.”  dedim. Bu sözlerim, dileğim, umudum,  kendim ve kadın-erkek eli kalem tutan tüm sıradan insanlar ve neferler içindi.

Evet... İnsanlık;  tarihi başlattığından bu yana, hiçbir zaman,  iyilik  güzellik, doğruluk dürüstlük, adalet egemen olmadı yeryüzünde. İnsanlık hep bu değerlerin özlemiyle yandı tutuştu.  Ama, hiçbir zaman kötülük de aynı biçimde sürüp gidemedi. Her şey değişti, dönüştü.  Şu dünyadan gelip  geçen her bireyin olumlu ya da olumsuz katkısıyla.

Ben, dostlarımın yüreklendirmesiyle, aktardığım deneyimlerin, kum tanesi kadar da olsa, geleceğin inşasına  olumlu katkıda bulunacağına inandım. Bunu azımsamadım, küçümsemedim.

İşte sevgili okur... Yine, otuz yıl öncesindeki gibi, tekrar, hiç deneyimlemediğim bir alana burnumu sokarak, tam bir yıl önce, özellikle doğum günümü başlangıç alarak yazmaya başladım. Anlayacağınız,  bir kez daha doğdum.

Yazdıkça, az ya da çok, siz okurlar okudukça benim iştahım iyice kabardı. Kum tanesiyim  ya, okur sayısının ne önemi var ki... Elbette çok olursa mutlanırım ama  azlığını da  dert etmem doğrusu.

Travmanın yarattığı artçı  sarsıntıların yanısıra, baş etmek zorunda olduğumuz,  yaşamın  yüklediği türlü sorun arasında, bir yılda, ben 53 metin yazmışım.  Bunları,  ikisinde çok kısa süre olmak üzere, herbirinin kullanımı  birbirinden farklı  dört sitede yazdım. 53.373 okuma, 431 yorum almışım. Bunların anlamı nedir? İnanın hiç bilmiyorum. Zaman gibi sayılar da göreceli değil mi?

Dün, üşenmedim bir yıllık dökümü yaptım. Ama sayıların önemi var mı?... Kendimi, kimseyle kıyaslamaya  hakkım yok. Sonuçta, hepimiz kum taneleriyiz. Kimimiz daha fazla sayıdaki kum tanesi kadar yer işgal edeceğiz, ancak o kadar iz bırakacağız. Geldik, gideceğiz.

Tasarılarımdan da geçilmiyor ayrıca... Ama hızımdan şikâyetim var. Hem okumaya  hem yazmaya yetişememekten şikâyetim var. Nereden tutacağımı bilememekten şikâyetim var.

Bir de teknoloji ve sanal ortamı öğrenme sürecinin getirdiği zaman kaybı... Nasıl kaydolunur, nasıl yazı yüklenir bilmeden, bir yığın yaz boz ve yanlışlıklar yaparak,  kendi kendine öğrenmenin, alışmanın zorluğu...

Daha önce mesleki ve demokratik görevlerin dışında, yazıyla hiç uğraşmamış olmak... Ve bütün bunların nasıl olduğunu  “Bir de bana sor!” deme bakalım... Ne ki, her zorluğu aşmanın keyfine diyecek yok. Bir başka yükseliş göğe doğru... Bir umut, bir  güven... Kendine ve insana  dair... İnsanın dayanma, sınırlarını zorlama gücüne dair...

Sevgili okur, “Bunları neden yazdın ki?”  diye  soruyor sunuz  değil mi?...

Neden olacak?... Bu da böyle bir doğum günü partisi işte...

Haydi, bu arada bir de itirafta  bulunayım: “Olduğu  gibi yazmayayım da, gerçeküstücülüğe  sığınayım;  şöyle alegoriler, imgeler, büyülü sözcükler...” falan... Ne ki size kıyamadım sevgili okur. Zaten düşüneceğiz diye ödümüz  patlayan bir halkız, bir de sanat manat deyip hem kendimi   hem de sizi  neden uğraştırayım?...

Diğer yandan,  doğum günlerinde hep armağan alınmaz ki... Maksat, aykırılık olsun. Bu kez, size ve geleceğe ben armağanlar sunuyorum.  Sıradan bir  yaşamdan kırıntılar... Çam sakızı çoban armağanı...  Belki sizin, belki çocuklarınızın,  belki torunlarınızın  işine yarar. Kim bilebilir ?...

Korkularımızdan  korkmamayı öğrenmek, insanın gizilgücüne  güvenmek,  yeniden ve yeniden doğarak, yaşamı  güzelliklerle, hep birlikte  üretmek dileğiyle...

Ve...

"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için”  

(Şeyh Bedrettin Destanı/Nazım Hikmet)
 

Vildan Sevil

21.02.2012 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İyi ki doğmuşsunuz. İnsan yaşarken bir kez doğmaz, yaşarken bir kez ölmediği gibi...Ve hep yeniden doğdum diyeceğiniz nice yıllar... Çığlık çığlığa... herkes duyuncaya kadar...:)

Ahmet KARAKAYAN 
 03.03.2012 0:22
Cevap :
Teşekkürler Karakayan... Size de neşeli çığlıkların suskunluğunuzu bozduğu, nice günler, yıllar dilerim..) Dost selamlarımla...  03.03.2012 17:28
 

Merhaba, Doğum gününüz kutlu olsun. Selamlar...

Mesut KARİP 
 02.03.2012 14:47
Cevap :
Teşekkürler, değerli Karip. Saygılar, selamlar...  02.03.2012 17:14
 

Yaz! ÖĞRETMENİM ÇIĞLIKLARI YAZZZ olanı biteni düze düze Şöyle erliği, güzelliği… Doğruca yaz! Biz karanlığa güneş oluruz... Biz yazdıkça bizi bulur olduk... Biz içtikçe şaraplar daha kızıl şarap... Yakıcı dilinde aşkın serabı ...Kalbimizde tarifsiz bindir acı güzel sevgili...Ey gidi hayat hiç adil değilsin!.... Yaşayanlar, yaşanılanlarının büyüklüğünü anlar.....Her gün yeniden, yeniden doğmak gibisi yok....Öpüyorum o güzel kalem tutan, böyle harlı dağları yakan, yazan ellerinden....Saygı ve sevgilerimle....

Nil ALAZ 
 26.02.2012 16:00
Cevap :
Yapma sevgili Nil Alaz, yapma... Şiirlerini okurken, yüreğimi dağladığın yetmiyor mu?... Şimdi de yorumla duygulandırdın beni... Hep şiir ol, hep şiir aksın senden... Sevgiler...   26.02.2012 22:38
 

İyi ki doğdunuz, iyi ki varsınız ve aramızdasınız değerli Vildan Hanım! O sisli/ puslu, o mücadeleli ve o onurlu yıllara şahitlik etmiş, bedel ödemiş son derece onurlu bir öz yaşam öyküsüne sahipsiniz. Yaşanan o gerçekler -en masum haliyle bile- görünmez ellerce çaya katılıp eritildikten sonra artık sadece tat olarak hissedilen tuz misali bir kıvamdaydı. Gerçekleri tuzu şeker kabında görenler ve bardağına konulanlar daha iyi bilirler! Onlar ki, hep yeniden doğarlar ölümlerle! Biraz yaşlansa da bedenler, aydınlık yarınlara dair taptaze umutlarla doludur hep zihinler ve yürekler(imiz)! Sevgi ve selamlarımla...

Ersin Kabaoglu 
 26.02.2012 14:08
Cevap :
Sevgili Kabaoğlu, Okuduğum büyük düşünürlerden, yazarlardan asıl öğrendiğim bir şey varsa, kendilerini, tanıma ve sergileme cesaretledir.Bu dürüstlüğe hep hayran oldum. Oysa, insanın en çok gereksinimi olan şey, korkularını yenmeyi öğrenmesi, diye düşünüyor, bunu bugünün ve geleceğin gençlerinden esirgeme hakkım olmadığını düşünüyorum. Belki yanlış ve yadırgatıcıdır bu yaklaşım. Ama buna inanmışım bir kez. Kaç kişi mi okuyor?İnanın ben yalnızca görevimi yapıp iç huzuruma bakıyorum şimdi. Diğer yanı onların sorunu. Sevgilerimle...  26.02.2012 15:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 580
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 848
Kayıt tarihi
: 07.06.11
 
 

1949 İstanbul doğumluyum. Emekli edebiyat öğretmeniyim. Çeşitli edebiyat sitelerinde, çeşitli kon..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster