Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Şubat '21

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
111
 

Senarist Bölüm 1

İşte, rüzgâr böyle dağılıyordu içeriye; senarist eline yine kalemi aldı umutsuzca ve hissizce bir başlık attı.  Yerel bir dizinin bilmem kaç bininci bölümünün içindeki değersiz bir karakterin konuşmalarını yazacaktı. Hiçbir anlamı yoktu yazdıklarının, aman olmasındı. Yoksa halk izler miydi? İllaki herkes ama herkes anlamalıydı ne yazdıysa.  Yazdığının bir önemi yoktu kelime başı çalışıyordu senarist ve cümleleri, üç kelimeyle hayatını idame ettiren insanların cümleleri de olunca çok kelime yazabiliyordu. Evet kelimeler hep aynıydı dönüp duruyorlardı bazen senarist yanlışlıkla deviriveriyordu bir cümleyi sonra düzeltme düşüyordu editörden yanına, bütün bir cümleyi kesiyordu, parayı da öyle. Velhasıl kelam deliriyordu senarist, cümleleri eksiliyor ve bildiği her şey Pakize’nin bildiği hiçbir şeye doğru yelken açıyordu işte tam da bu sırada odada dağılan şey de sıradan bir cehalet rüzgarıydı, saklanmıştı islerin bulutların ardına ve pencerenin açıklığından odaya dağılıyordu, sonra ise doluyordu senaristin ucuz şarap dolu damarlarına.  Senarist inkâr etmek istiyordu ama yapamazdı derinlemesine hissediyordu bunu. O iyi bir senaristti sadece ona parasızlıktan süründüğü bir sırada bu iş denk gelmiş ve o da alışık olduğu bedbaht hayatı bırakıp da bilinmez bir yolda ilerlemek istemiyordu. Otuz beş yaşındaydı ve Cahit Sıtkı gibi on bir yıl sonra ölmek istemiyordu. Şüphesiz yaratmak kuruturdu adamı yaşasa bile ruhunu emerdi bölünürdü bin parçaya yazdıkça. Elinde kalan tek şey insanlığa verdiği hizmetle övünmek olurdu onu da kimse ciddiye almazdı. Dünyada hiçbir normal insan zihni yaratma eyleminin zaruri yetini de kıymetini de kavrayamazdı.  Onlar için bir kâğıt parçası oluverirdi her şey ve üstüne basılabilir, yakılabilirdi ama yaratılan her şey bilinmez görülmez bir değere sahiptir. İşte senarist de böyle düşünüyordu.  Bütün bu düşünceleri rafa kaldırması ve oturup olabildiğince çok yazıp para kazanması gerekiyordu.  Dolapta peynir yoktu ve ona her şeye katlanma gücü veren şarabı da az kalmıştı. Düşünürse bu yazdıklarını fırlatır atardı. O sadece şişenin bitişini kavramalı ve ona göre davranmalıydı. Her şeyin başlangıcı bir yoksulluk olmuştu ve her şeyin olanca çirkinliğiyle devamı ise insan oğluna pay biçilmiş çok az bir kimsenin kaçıp kurtulmayı başardığı korkaklıktan başka bir şey değildi. Senaristin aklında yıllardır bir sahne dönüyordu. Ne zaman şarabı azalsa bu sahneyi kurardı kafasında. Bir kısa film senaryosu gibiydi aslında.  Karanlığın içinde yüzü belirsiz kalan bir adam çıkıp geliverirdi. Elinde senaryo vardı ve gülümsüyordu. Belki de yaratmanın koşulsuz sevinci içinde yükseliyordu ruhu bir insan ruhuna eş güdülenden daha öte bir mertebeye. Daha sonra yüzündeki gülümseme gün ışıklarının gölgeleri dönüp durdukça söndü ve umutsuz ve hayatsız bir hal aldı. Artık gülmüyordu senarist elini cebine attı ve bir tabanca çıkardı. Ama kendini öldürmesi bir anlam ifade etmezdi can çekişen şey senaryoydu ve onun himayesi altında sanatın ta kendisiydi. Silahı aynaya doğrulttu ve bütün bir dünya kararırken artık sanat ölmüştü senarist yoktu sadece uçuşan kağıtlar vardı. Kağıtların ortasında ise 7,62’lik kocaman kanlı bir delik vardı. Senarist nereye mi gitti. Onun varlığı senaryonun içinde kalıyordu.  Çünkü her insan gibi onun da varlığı yaptıkları ve ettiklerinden, düşündüklerinden ibaretti. O senaryonun yaratıcısı ve bizzat kendisiydi. Aklına daha önce yazdıkları geliyordu ve aklının ruhunun nasıl köreldiğini gözlemleyebiliyordu. Aslında bir saniye bile kendini öldürmeyi düşünmüyordu. Aklındaki tek şey inşa etmekti yeniden harabeye dönen ruhunu. Bütün bu düşüncelerle birlikte kendisine eni sonu bir söz verdi. Bugün oturup son kez yazacaktı üç kelimelik cümleleri ve sonra yeniden oturacaktı başına bilgisayarın ve bu sefer parasız yazacaktı. Niye mi bu kadar emindi hiçbir hükme ulaşmayacağının. Çünkü iyi olan hiçbir şey yazanı küle, tabuta ya da hiçliğe sürüklenmeden değerini bulmazdı. Her şeyi bilse de oturup sefalet içinde yazmalıydı. Çünkü temel gereksinimler yoksunluk gösterirlerdi ve onun için yazmak da onlardan biriydi. Suyu ve ekmeği yeterince yemişti, vücudu diriydi. Peki ya ruhu? Onun varlığından bile şüpheye düşer hale gelmişti. İnsan bir kuru teşekkür için tutunurdu hayata ve onun aldığı teşekkürler parayla ölçülür olmuştu. Senarist ödül mamasına doymuştu ve artık arzusu çöpleri parçalayıp tasmasız bir şekilde özgürlükten bitkin düşmekti.       

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 177
Kayıt tarihi
: 10.02.18
 
 

Yoruldum biraz ama neye yarar insan aynaya hep narsistlikle mi bakar yıllar geçiyor süzülürken o ya..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster
 
 
 
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 177
Kayıt tarihi
: 10.02.18
 
 

Yoruldum biraz ama neye yarar insan aynaya hep narsistlikle mi bakar yıllar geçiyor süzülürken o ya..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster