Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Nisan '17

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
250
 

Serçe

Serçe
 

Kırmızı yeşile döndü…

Serçe kaçtı…

Yola devam ettim…

Masanın üstünde artık sahipsiz simit kırıntıları…

Adamsa hala çayını yudumluyordu…                   

Zor uyuyabildiğimi anımsadığım gecenin aynı şekliyle uyandığım bir sabahıydı…

Alarm çalmaya başladığında kendi etrafımda bir tur atarak esnedim…

Telefonun tavrı netti: “Ya hemen uyanır alarmı kaparsın; ya yatmaya devam eder 1 dakika sonra alarm susunca uyanırsın; ya da alarm sustuktan sonra 8 dakika daha uyursun ve alarm yine çalar”…

Bir dakika sonundaki şarkı kesintisine maruz kalmak istercesine bekledim alarmın susmasını…

ve şarkının kesilebileceği en uygun yer orasıymış gibi hissettim yine o bir dakika sonunda…

Yapmaktan hazzettiğim üzere 8 dakika daha uyumaya karar verdim…

Güzel bir kahvaltı tabağını feda edebilirdim bu uğurda…

Veyahut bir neşe bardağı çayı...

Ama aynı Linkin Park şarkısı 8 dakika sonra tekrar rahatsız etti beni…

Alarm müziği olarak aslında hafif bir Yeni Türkü melodisi istiyordum ancak konu alarm olunca ertelemek kaçınılmaz olduğundan mıdır bilmem 4 aydır bunu başaramamıştım…

“Şu erteleme süresini 10 dakikaya çıkarayım bari” dedim miskince kalkarken…

Başka bir işgününün sabahıydı gözlerimin aralandığı…

Bu kez anneannemin evinden günaydın diyordum İstanbul’a…

Ah Üsküdar…

Kalktığımda o eski ama her daim temiz olan kalın, kırmızı perdesi havanın kapalı olduğu hissini verdi kendine gelmeye çalışan dimağıma…

Yandaki kanepede yatan babam da bunu fark ettiğimi anlamışçasına hemen sordu: “Yağmur mu yağıyor?”…

Kat kat olan perdeleri araladım, giriş katındaki bu daireye bitişik olan sevimli bahçedeki ufak, parlak beyaz taşlara ilk olarak gözüm çarpınca bir an “Kar yağıyor” dedim…

Uykulu bir kahkaha attı babam…

Sonra uyudu…

Kaybettiğim o 8 dakikaya rağmen Üsküdar’ın, işyerine evimizden olandan daha yakın olması avantajını kullanarak, hazırlanan kahvaltıyı yaptım…

Uyuduğum kanepenin kapanmış halinin üzerinde bu kez kahvaltı yapıyordum sınırları yuvarlak bir tepsi dahilinde olan…

Annemin, çoğunu yiyemediğim domateslerin ve yarım kalan çayın akıbetini sorgulamasına fırsat tanımadan sırt çantamı alarak evden çıktım…

Arabaya biner binmez telefonumun yanımda olmadığını fark ettim…

Gidip alabilirdim aslında…

Ancak bütün günü onsuz geçirmek çok daha cazip geldi neşeli bir umursamazlıkla…

Bir günlük o bensiz; ben onsuz idare edebilirdik hayatı…

Rampa aşağı inerek sonunda Boğaz’la buluşmasından mütevellit çok sevdiğim Kuzguncuk yokuşundan sahile ilerlemeye başladım…

Her hafta içi sabahımın vazgeçilmez sesi olan Nihat Sırdar, yabancı bir kuruluşun 4 yıllık bir araştırmasına göre 150 ülke arasında insanları en mutlu 104. ülke olmamızı tiye alıyordu radyo programında…

Hiç politik düşünmek istemedim bu sabah…

Bu sabah politikadan çok daha temiz, bozulmamış ve anlamlı hisler vardı etrafımda…

İstanbul’un orta yerinde çok sakin bir kasaba görünümü vardı Kuzguncuk’un…

Ekmek Teknesi dizisi burada çekilmişti ve işte tam da o kahvehanenin önünden geçiyordum…

En özeliyse çocukluğumdan izleri vardı…

5. sınıf yaz tatilinin dopdolu anıları akıyordu ben düşündükçe o dik yokuştan…

Topu yokuşa kaçırmama telaşımız canlanıyordu hiç yoktan gözümün önünde…

Bir düşürsek, denize kadar ineceğini zannederdim o topun…

Acaba aynı kaygıyı yine hissedebilir miyim şu an oynasak?..

………….

Hem yolunun her iki tarafındaki ağaçların kesilmediği, karşıdaki deniz manzarasına set çeken beton yığınlarının “çok da olsa” yükselmediği, küçük esnafın nefes alabildiği veya bisikletle rahatlıkla gezilebilecek neresi kalmıştı ki bu şehir görünümlü karışıklıkta…

Sahil yoluna girmeden hemen önce trafik ışığında durdum…

Az ötemde dalga dalga kendini gösteren koyu mavi sularla aramda yalnızca bir araba ve o arabanın da dahil olmak istediği sahil yolu vardı…

Temiz hava almak için her iki yanımdaki camları açtım ve hemen solumdaki pastaneye ait, yol üzerindeki küçük masada simidini yiyen adama gözüm takıldı…

Masasındaki davetsiz bir serçe ondan saçılan kırıntıları yiyordu…

Adam çayını yudumlarken bizim ufaklığı görmüyor gibiydi…

Serçeler esasında bu kadar cesur olmazdı…

Belli ki çok acıkmıştı…

Gülerek izledim serçenin rahatlığını…

Ama bir an oldu ve serçe tedirgin olup kaçtı…

Ne kadar Anadolu bir görünümdü…

Nedendir İstanbul’a ait edemedim o şirin görüntüyü…

Serçe farkında mıydı Kuzguncuk’un samimiyetinden?..

Ya da umurunda değil miydi adam?..

Açlık İstanbul’dan baskın mı çıkmıştı?..

Delice değil miydi?..

Keşke o an masada ben olsaydım…

Minik ortağımı görmezden gelerek dikkatsiz bir çocuk gibi döke saça yerdim simidimi…

Henüz tanıştığım bir serçeyle paylaşmak,

Serçenin masumluğunu yaşamak için…

Tıpkı topun denize kaçacağını hissetmek gibi…

Kırmızı yeşile döndü…

Serçe kaçtı…

Yola devam ettim…

Masanın üstünde artık sahipsiz simit kırıntıları…

Adamsa hala çayını yudumluyordu…

Baha Naci

22.07.2010

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 189
Kayıt tarihi
: 10.10.11
 
 

Fizyoterapist&Osteopat... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster