Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Temmuz '19

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
78
 

Seri Köz Getir

Süvari’den aşağı iniyorum. Otuz küsur yıldır geçtiğim cadde. Lise yıllarında hatta üniversite yıllarında buralar Bornova’nın nasıl da sessiz ve huzurlu yerleriydi. Daha aşağı inip Küçük Park civarına saparsan yolun en sonunda sağda Dıgıl Kafe’yi görürdün. Bütün bu civarın tek kafesiydi ve Küçük Park da gerçekten küçük bir çocuk parkını barındırırdı. Süvari’nin baş tarafına doğru yani Büyük Park’a girişte Kafe Derya vardı. Bu iki kafe arasında, başka kafe yoktu. Büyük Park’ın vazgeçilmez iki çay bahçesi ise Kızlar Kahvesi ve Portakal’dı. Okul çıkışlarında Gençlik Caddesi’nden yürür önce Büyük Park’tan geçer, sonra Süvari’den sarkardık. Etrafta bir tek kendi sesimiz olurdu. Zamanla nüfus arttı. Her şey değişti. Kafeler arttı. Sesler de… Gelgelelim artan tek şey bunlarla sınırlı değil. Eskiden sadece önde yürüyen birilerinin sigara dumanına maruz kalan ciğerlerimiz, artık çeşit çeşit aromalı nargile dumanıyla tanış oldu.

Üniversiteli nüfus arttıkça kitapçılar azaldı, yerlerini çeşit çeşit kafeler, ev yemeği yapan dükkânlar, inci boncuk satanlar, dövmeciler, ucuz kıyafet satanlar aldı. Ve son dönemde de dumanı üstünde hatta dumanı kapısının önünde nargileciler… Şimdilerde Süvari’den aşağı sarkarken duyduğumuz kendi sesimiz ve gördüğümüz de eski sessiz ve nezih mekân değil artık. Aşırı kalabalığın gürültüsü, piyasa yapan motorlar, çift egzozlu arabalar, mangala vurulan maşa sesleri, kafelerden yükselen türlü çeşit müzik, ülkemin bin türlü yerinden ve kültüründen gelip İzmir’e geldim özgürleşeceğim, derken abuk sabuk giyinen gençler hep beraber kavunlu, çilekli, bilmemneli duman altında arzı endam etmekte.

Değişime varım da çok içerlediğim şey, kitapçıların kapanması. Devrim Kitabevi vardı; ne sohbetler ederdik sahibi olan amca ile. Artık vefat etmiştir sanırım. Akademi Kitabevi vardı ki benim bölümümde okuyanların uğrak yeriydi. Kafe Derya’nın çaprazındaki eski kitapçıda ise arayıp bulmadığınız ne varsa olurdu. Sonra Derya’nın yanına da açılmıştı bir tane daha. Daha aşağıda solda, doksan kere el değiştiren -şimdi tavuk döner mi yapıyor ne- dükkânın yanındaki kitapçı da şaşırtırdı sizi hiç ummadığınız kitaplarla. Şimdi her yer kafe, bar vs.

Bütün duyularımı ele geçiren bu değişim; değişen hayatın, değişen Türkiye’nin, zihniyetin konsantre hali değil mi biraz da? Duman altında göz gözü görmezken, burnum ve ciğerlerim, çeşit çeşit nargile aromalarıyla işgal edilirken, kulaklarım bin türlü müziğe maruzken bütün bu gördüğüm keşmekeş zihnimi, gönlümü yormaz mı? Yorar. Hele o nargileler…

Eskiden TV izlerken yabancı bir filmde Türkiye ya da Türk adını duyarsak dikkat kesilir, bizi nasıl gördüklerini ya da yansıttıklarını anlamaya çalışırdık. Ve eğer fes, dansöz, nargile, kaftanlı, sarıklı falan insanlar görürsek kızar söylenirdik, böyle mi bizim ülkemiz diye. Komik değil mi, trajikomik! Artık birçok yer benim eskiden zevkle yürüdüğüm Süvari gibi nargile dumanlarına teslim olmuş durumda. Hani yakında fes dağıtsalar, elde tef dansöz oynatsalar ve bunu da rutine bağlasalar, garipsenmeyecek.

Eskiden belli başlı nargile kahveleri vardı ki hâlâ da var bir kısmı. Mesela Pasaport Kahvesi’nde pala bıyıklı amcalar koca koca tömbekileriyle fokur fokur içerlerdi nargilelerini. Ne kavun ne çilek… Ama edebince gider sadece o mekânda içer dönerlerdi mahallerine. Tütünün her türlüsüne karşıyım ama şimdi bakıyorum da o başka bir kültürmüş, edepmiş. Şimdi bak şu aromalı nargilecilere bir de. Sanki herkes senin dumanına hasret, sanki herkes senin aromana müptela ve sanki herkes sen o çakma nargileyi höpürdettin diye sana hayran! Bambaşka, yapay ve sonradan görme bir kültür oluşmuş durumda.

Yaşlanmaya başlayan bir öğretmenin hezeyanları gibi görünebilir bu yazdıklarım. Fakat yine de doğruluk payı vardır fikirlerimin. Edward Sait ne derdi diye geçirmeden edemiyorum içimden. Kim bilir bütün oryantalistler bir köşede kıs kıs gülüyordur şimdi, “biz sizin ciğerinizi biliriz” diyorlardır bilmiş bilmiş. Ya dedem? Dedem; ne olacağını bilememiş, Batılılaşacağım derken özünü yitirmiş kişilerin gösteriş merakını “İngiliz kaşığıyla Fransız b.k’u yemek diyerek eleştirirdi. Bu, hem gündelik hayata hem de siyasete dair bir eleştiriydi. Pekiyi o şimdi hiç de hoşlanmayacağı bu durumu görse ne derdi acaba? Benim lafım var ama bende kalsın.

Hasılıkelam değişimden değil, yozlaşmadan ve nargilelerden şikâyetçiyim.  Sigara konulu onca kamu spotuna rağmen bu konu nasıl gözden kaçar anlamıyorum. Nargilesiz, dumansız kafeler, çay bahçeleri ve sokaklar, caddeler istiyorum.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

''Üniversiteli nüfus arttıkça kitapçılar azaldı'' cümleniz önemli bir tespit olmuş.

Timur Duysal 
 12.07.2019 9:25
Cevap :
Maalesef öyle ve acı verici. Teşekkürler...   12.07.2019 11:18
 
Toplam blog
: 113
Toplam yorum
: 672
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 970
Kayıt tarihi
: 06.07.12
 
 

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamış bir ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster