Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ağustos '07

 
Kategori
Haber
Okunma Sayısı
367
 

Sessiz dilekçenin sesi

Sessiz dilekçenin sesi
 

İnsan bazen kendi kendine konuşur. Çok sık olmasa da bunu ben de yaparım. Kendi kendine konuşmak deyince genellikle akla “delilik veya delirmek” gelir ama, buna “sesli düşünmek” desek daha güzel olmaz mı?

Yine de kendi kendine konuşmakla, sesli düşünmek arasında ince bir çizgi olabileceğini unutmayalım.

Siz de sesli düşünür müsünüz ve ne zamanlar bunu yaparsınız?

Sanırım genellikle işin içinden çıkamadığımız zamanlar başvurduğumuz bir yöntemdir bu.

Peki sesli düşünmek için, niye yalnızlığı seçeriz ki? Elbette düşündüklerimizin, sadece kendimize ait kalmasını istediğimizden.

Bazen sıkıştırırlar insanı: “Ne düşünüyorsun kardeşim, söylesene, merak ediyorum.”

Adam zaten düşüncesini açıklamak istese, konuşur değil mi? Demek ki istemiyor.

Biz sesli düşünmeyi bile etrafımızda kimse yokken yapmayı tercih ederken, bugün Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetelerinden birinin genel yayın yönetmeni, sessiz bir dilekçe yazmış. Hem de Abdullah Gül’e…

Kendini Kafdağı’nda, Tanrılar katında bir köşe yazarı olarak görmeyen Sayın Ertuğrul Özkök’ün, Abdullah Gül’e iletmek istediği mütevazı bir niyeti, samimi bir itirazı, küçücük de bir ricası var.

Sayın Özkök kendisini “Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 milyon vatandaşından, sadece biri” olarak tanıtmakta ve değerlendirmektedir.

İstekte bulunduğu kişi ise, 20 gün evvel yapılan seçimlerden açık ara farkla birinci parti çıkmış, seçimlere katılan her 100 kişiden 47’sinin desteğini almış, bir önceki seçime göre oy oranını % 30 çoğaltmış, 10 milyon seçmenini 16 milyona çıkarmış, kendisine en yakın partinin neredeyse iki buçuk misli oy almış, mecliste temsil hakkı kazanan bütün partilerin toplamını bile geride bırakmış bir partinin cumhurbaşkanı adayı.

Yetmiş milyonun arasından mütevazı bir vatandaş olarak Sayın Ertuğrul Özkök’ün istediği küçücük şey, Abdullah beyin fazlasıyla hakettiği bu koltuğu, kendi arzusu ile reddetmesidir.

Tabii Sayın Özkök böyle benim yazdığım gibi pat diye bunu söyleyemez. Bu yüzden -ellerini ovuşturup kıvranarak, terleyerek, utanarak- (yazının kurgusu benim gözümde böyle bir görüntü canlandırdı) önce şöyle bir girizgah yapmak zorunda kalır.

*****

Sayın Abdullah Gül, cumhurbaşkanı olamaz mı?

Çok samimi ve çok açık düşüncem şudur.

Kesinlikle olabilir.

Bu görevi iyi yapamaz mı?

Samimi düşüncem, kesinlikle yapabilir.

Bu mevkii hak etmedi mi?

Vicdanım beni beklemeden cevap veriyor: Kesinlikle hak etti.

Yine de içimden bir ses diyor ki, tanıdığım Abdullah Bey, fazlasıyla hak ettiği bu koltuğu, kendi arzusu ile reddetmelidir.


*****

Ohh, Sayın Özkök nihayet baklayı ağzından çıkarıp, sessiz dilekçesinin bir cümlelik ana fikrini söyleyivermiştir.

Bundan sonrası yıkama yağlama faslıdır ve söylemesi daha kolaydır : 23 Temmuz sabahının aydınlık yüzü… MHP ile DTP arasında el sıkışmalar… Meclise giren kadın milletvekillerinin zarif giyimleri… Ve Başbakanın, gücünün en dorukta olduğu gün, yüzde 47 oyun verdiği gücü elinin kenarı ile iterek verdiği samimi uzlaşma işareti… (Bu son cümleyle ilgili ayrıca bir blog yazmak zorundayım)

Ne dersiniz? Abdullah Gül Sayın Özkök’ün bu küçücük ricasını kırmasa olmaz mı? Şunun şurasında 70 milyon vatandaştan birisi kendisinden böyle bir istekte bulunuyor. Yerine getiriverse, olur deyiverse, ne olacak canım, başka bir arzunuz var mı diye soruverse, ne olur sanki?

Öyle ya Başbakan seçimi açık farkla kazandığı akşam ne dedi? Bize oy vermeyenlerin de hükümeti olacağız, onları ayırmayacağız, dışlamayacağız, demedi mi? İşte vatandaşın biri almış dilekçesini gelmiş, ne istediğini açık yüreklilikle söylüyor, küçücük bir fedakârlık istiyor. Bunu çok mu göreceğiz?

Efendim?... 16 milyon kişinin isteği, ne mi olacak? Onlar zaten Ak Partiye oy vermiş kişiler. Çantada keklik. Ayrıca onlar ikinci sınıf vatandaşlar değil mi? Hani, şu çoğu cahil, ilkokul, bilemedin ortaokul mezunu, içinde tek tük yolunu kaybetmiş, belki de kömür torbası falan almış üniversiteliler olan…

Üstelik çoğu nankör. 1992'de kurulmuş olmasına rağmen, bu memleketi kurtardığını, cumhuriyeti kurduğunu söyleyen, Atatürk'ün partisi olduğunu iddia eden bir parti dururken, gidip Ak Parti’ye oy vermişler. Aynı zamanda tarikatçi. Cemaate, aşirete mensup. Yine çoğu imamların etkisinde kalmış.

Ayrıca biliyor musunuz, ikinci cumhuriyetçilerle de işbirliği yapmışlar. Belirli odakların tesirinden kurtulamamışlar. İstikrar bozulur diye korkmuşlar. Yine yokluk, kıtlık, kriz çıkar diye endişelenmişler.

Çoğu zaten hasta. İstediği yerde muayene olabiliyor, ilacını bedava alabiliyor diye oy vermiş. Kimi ev almak için bile ümitlenmiş. Şimdi böyle birbiriyle ilişkisiz, bağlantısız, kopuk, birbirinden ayrı 16 milyon insanın söylediğinin, ne önemi var ki? Abdullah Gül şu garibin isteğini yerine getiriversin gitsin, değil mi?

İşte sayın Ertuğrul Özkök Abdullah Gül’den böyle zarif bir fedakârlık bekliyormuş şimdi.

Gerçekten de tarihte yerini alabilecek bir dilekçe bu.

Hani bir söz vardır. İsteyenin bir yüzü kara, vermeyen zenci, denir ya…

Sayın Özkök bu isteğinin peşini öyle kolayca bırakmıyor. Eğer arzusu yerine getirilirse, nelerin olacağını da bir bir sıralıyor. Bakın ne diyor:

****

Bu fedakárlığı yaparsa seviniriz.

Çok seviniriz.

Bu fedakárlığı yapar, uzlaşma kapısını açarsa ne olur?

Türkiye’nin önü açılır.

Fert başına 10 bin dolarlık Türkiye hedefine koşmaya başlarız.

Birbirimize güvenimizi yeniden sağlarız.

Takıyye gibi derin şüpheleri bir saniyede siler, kafamızda hiçbir izini bırakmayız.

Ya yapmazsa...

Yapmazsa söyleyeceğimiz bir şey olamaz.

*****

Oldu mu şimdi ya!...

Akıl var mantık var. Bir insan bir işi yaparsa, daha somut olarak söylersek, Abdullah Gül, Özkök’ün küçücük ricasını yerine getirip bu fedakarlığı yaptığında, bütün bu sayılanlar bir çırpıda olacaksa, yapmadığı takdirde hiçbir şey olmaması mümkün mü?

Yapmazsa… Bunlar da olmaz, değil mi, cümlenin doğrusu böyle söylenme mi? Eh artık onu da anlayan anlasın demiş sayın Özkök. Sessiz dilekçesine sesli bir tehdit yazmak istememiş.

*****

Önümüzdeki günler nelere gebe bilemiyorum. Sayın Özkök’ün ricasının arkasında silahlı-silahsız pek çok kuvvet olduğunu da biliyorum. Abdullah Gül’ün arkasında ise, samimi bir yürekten başka sermayesi olmayan bir yığın halk.

Demokrasinin galip gelmesine göz yumacak kadar cesur olmayanlar, birilerine sırtlarını dayayarak, halk kahramanlarını böyle iltifatlarla tehdit edip arzularına kavuşmayı her zaman başarmışlardır.

Şunu unutmayalım ki, millet olarak yaşayacaklarımız, bizim kaderimizdir. Çünkü önüne geçemediğimiz bir güç var ortada. “Böyle olmasaydı ne olurdu?” sorusunun cevabı hiçbir zaman bilinemeyeceği için, sonuçta kimsenin bu pişmanlığı duymasını, “keşke” demesini istemiyorum.

Eminim ki birileri bu sonuca çok şaşıracaklar…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Burada artık ülke düzeninin, yasaların, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Hiç kimse hangi cani ruhu taşırsa taşısın, onu eyleme dökmedikçe niyetinden dolayı sorgulanamaz. Böyle bir adalet ve yargı sistemi dünyada yok. İşlenen bir çok cinayetten sonra bile hakim gerekirse suçluyu tutuksuz yargılayabilir. Ayrıca daha somut bir örnek, her gün trafik kazalarında kaç kişi ölüyor ama biz arabaya binmekten korkmuyoruz, her gün kaç kişiye kapkaç yapılıyor, her gün kaç kadına tecavüz ediliyor, her gün kaç çocuğa cinsel tacizde bulunuluyor, hatta çocuklar kaçırılıyor ama onlara sokağa salmaktan korkmuyoruz. Tabii ki kendimize göre tedbirlerimizi alıyoruz. Yani somut olaylar karşısında bile bir korku duymazken, sizin soyut endişelerinz yüzünden sürekli korku içinde yaşayalaım, hatta bir ülkenin parlamentosuna, başbakanına, cumhurbaşkanına karşı bir tavır mı alalım? Benim gerçek ifadelerimin adı mugalata ise, sizin söylediklerinizin ne anlama geldiğini ben okuyanlara bırakıyorum. selam

Ahmet YILMAZ 
 16.08.2007 9:11
 

Cümleniz böyle başlayınca sokakta gördüğünüz somut olaylar olduğunu düşünmüştüm. Fakat "duyumlarım var" diyorsunuz. Bu çok soyut bir kavram değil mi? Ümit bey, endişenizin tek somut örneği, herhalde Menemen olayı ve Kubilay hadisedir. Onun dışında Türkiye'de böylebir olay yaşanmamıştır. O hadisenin oluşunu hazırlayan sebepler, şartlar ve imkanlar bugünkünden öyle farklı ki, üç kuşak önce geçmiş bir hadiseyi ısıtıp ısıtıp sofraya getirmek, dürüst bir davranış değildir. Şunu bilmeliyiz ki, bugün ülkemizde, açık saçık bir kadın gördüğünde, "bunu kesmeli" diyen, veya dine karşı yazı yazan bir gazeteci için "bunu öldürmeli" diyen üç-beş fanatik şuursuz insan çıkabilir. Ama emin olunuz ki aynı şekilde, sakallı, çarşaflı birini gördüğünde, elinden gelse onu kıtır kıtır kesmeye hazır fanatikler de var. Bunlar, çok şükür ki ülkemizde hiç olmamış, inşaallah bundan sonra da olmayacak, marjinal birikimlerin sonucudur. Potansiyel tehlike denen şey her zaman her yerde vardır kimse onun önüne geçemez

Ahmet YILMAZ 
 16.08.2007 9:01
 

Emin olmayan Beni Sadr ülkesinden kaçmak için önce SSCB,sonrasında Türk hava sahasına girerek güneyden,Akdeniz üzerinden Türk hava sahasını terk etmişti.Siz şimdi bundan önce ki yorumumda olduğu gibi meseleyi bi raz karışık bulabilirsiniz.Aslında hiç de karışık değildir.Bir özlü sözü hatırlatarak vermek istediğim mesaja açıklık kazandırmak istiyorum.''Tarih tekerrürden ibaret derler.İnsanlar geçmişten ders alsalardı tarih tekerrür eder miydi?''.

Ümit İpekçeker 
 13.08.2007 14:54
Cevap :
Doğrusu biraz karışık geldi ve gerçekten ne demek istediğinizi tam anlayamadım. Benim yazımla söyledikleriniz arasında bir bağlantı kuramadım. Bu benim cahiliğim. Özür dilerim. Yine de katkınız için teşekkürler.  13.08.2007 19:31
 

Atatürk ilke ve devrimlerinin ülkemize kazandırdığı uygulamaları tamamen tatbikattan kaldırmak isteyeceklerdir.Lütfen artık gerçekleri görelim.Siz 4,5 senede rejim aleyhine yapılan faaliyetlerden haberdar olmayabilirsiniz.Ben sürekli sokaktayım,sokakta dozajı sürekli artan bir beklenti olduğu duyumlarını alıyorum.Lütfen bu duyumlara ''paronoya''teşhisini koymayın.Dipten gelen bir dalganın sürekli ivme kazandığını görebilmemiz için illa ki Ordunun başına İran örneğinde olduğu gibi sarıklı bir mollanın getirilmesi mi gerekiyor?.İran devrimini hatırlıyor musunuz?.Orada da şaha muhalif olanlar bir cephede toplanmıştı.Şah'ın defteri dürüldükten sonra kendilerinden olmayan tüm gruplar tasviye edildi,onunla da yetinilmedi,bir gece iran C.başkanı dahi ülkesini terke zorlandı.Ben o geceyi çok iyi hatırlıyorum.Bizim üssün bütün ışıkları söndürülmüşti ve üs komutanı hiç alışık olmadığımız şekilde ileri bir saatte üsse gelmişti.Sonradan öğrendik ki devrim kendi çocuklarını yemiş,can güvenliğinden

Ümit İpekçeker 
 13.08.2007 14:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 946
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster