Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Aralık '08

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
443
 

Sessiz veda

Sessiz veda
 

sessiz vedalara dair...


İstanbul, 18.12.2008

"SESSİZ VEDA"

-Herhangi bir detaya yer vermeksizin; ama birilerinin tanıdık bildik sayacağı, örneklerin veya yaşanası tüm olayların ve benzerlerinin tahmin edilebileceği-

Şahit olunan ya da olunmayan tün anlara dair…………

Alara, 30’lu yaşları geçmiş güzel denilebilecek bir kadındı. Yüzünün güzelliği kalbiydi aslında; Öyle ki, o kadar çok sevgiyi barındırabiliyor, yaşam dolu, renk cümbüşü idi. Üstelik içindeki kız çocuğu da hiç ölmemişti. Şu saatten sonra da ölmesi de epey zordu. Enerjisinin fazlalığı, yaşam da ona bir sürü destek yapmış; bilgi ve becerilerine her gün bir yenisini ekliyordu.

Hep yeni ve ilginç fikirleri vardı ya da uğraşları. Sürekli anlatacak, yapacak şeyler bulur; bunların da tadını sonuna kadar çıkarırdı.

Gece yarısı, oturma odası perdesinin kumaşı gözüne güzel gözüktü diye kaç kişi ondan elbise yapar sizce? -Rüzgâr gibi geçti - den alıntı diye düşündüm ya; Çok âlemdir bizimki. Ertesi gün hevesle diktiği elbiseyi gösterdiğinde gülmekten katılıyordum. “-Ne var canım” dedi büyük bir şaşkınlıkla; evde kumaş kalmamış, yaptım. “-Filmde olur da bizim evde niye olmasın? ”

Merakı onu farklı alanlara itiyor ve her birinin de üstesinden kolaylıkla geliyordu. Bu, tüm yaşam evrelerinde de böyleydi. Profesyonel bir sporcu olması, iyi okullarda okuması, aldığı tüm eğitimler, hobiler, sürekli kendine yeni yetiler kazandırması ile sanki hayata meydan okur bir hali vardı. Sıcacık yüreğiyle her şeyden anlamak, bilmek ve keşfetmek için bitmek tükenmeyen bir enerjiyle, yürümüyordu. Ayakları hep bir karış yukarıda, uçar adım gezerdi.

Bir alışveriş merkezinde ona rastladığımda; yeşil gözlerinin neden ton değiştirdiğini daha sonra anlayacaktım.

Romlu bir kahve içme isteğimi biraz tereddütle kabul etti. Çilekten sonra dayanamadığı ikinci şeydi bu.

İş hayatı, aile, yaşam sohbeti oradan oraya koşarken bir an sustuk.

Yaklaşık yarım saat süren sessizliği Alara bozdu.

……………

Cem ile aynı yaşlardaydılar. Sürüncemeye düşmüş bir ilişkiyi paylaşıyorlardı. Sürüncemeye düşmüş diyorum çünkü onu tanıyordum. Ortak noktalarımız çoktu. Paylaştığımız şeylerde.

Önü görememe, durağan ve aynı zamanda da çelişkiler yumağı içinde; her ikisi de kaybolmuştu.

Cem özünde iyi bir çocuktu ama kendine ait çok net çizgileri vardı.

Birbirlerinden çok farklıydılar. Yaşam alanları, çocuklukları, tüm anılar ve mekânlar, aile yapıları, görgüleri, kültürleri, bakış açıları, alışkanlıkları ve hatta hayata karşı duruşları.

Öyle ki zıt kutuplardan çok; -tamamlama durumu hüküm sürse de- tamlayan ve tamlanan aynı kaldığından, yüklemin koyulamaması durumu ile dile dökülmediğinde mutlu, ama her an yeni bir şeyler olacak gibi de ürkeklik vardı bütününde.

Belki o yüzdendi; Alara ‘da ki bu gelgit hali. Onda alışık olmadığım bu hüzünlü duruş.

Cem’in daha basit bir yaşamı vardı.

Küçük yaşta, şu ya da bu sebeplerden dolayı para kazanmak zorunda kalmıştı. Aile ilişkileri zayıf, gerek kendisinin, gerekse ailesinin eski Yeşilçam filmi halleri, yaşanan ve şu anda da tüm yaşamlarına kazınmış olumsuzluklar, acılar, alışkanlıklar, sorumsuz bireyler, beklentilerin cesurca söylenmediği, sanki etrafta başka hayatlar yokmuş gibi; kendi içerisinde her şeyin doğal bir akışa bırakıldığı, ara renklerin olmadığı bir dünyadan geliyordu.

Cem’in iri siyah gözleri bir öfkeli, bir ıslak; sakin tabiatının altında her an patlamaya hazır bir volkan vardı.

Ani ses yükseltmelerinin nedenini şüphesiz buna bağlıyorum.

Birlikteyiz dediklerinde; memnuniyetimi bildirmekle, bir yandan da şaşkınlığıma bir kılıf bulmaya çalışıyordum.

Tanıştıklarında ilk zamanlar yürütülebilinir gibi görünen ilişkide, öyle çok çatırdayan yer var ve onlar o kadar çok kulak tıkıyordu ki ….

Aslında onlar demem yanlış bir ifade olur. Sohbet ettiğimizde fark ettim ki baskın taraf Alara idi ve Cem bu durumdan memnundu. Yaşamına renk gelmiş, yaşama ait bir sürü tatlar keşfediyordu. Alara onun her gününü farklı bir şölene dönüştürmek için uğraşıyor ve Cem’in anlattıkları doğrultusunda kendi içinde bir sürü çelişki yaşasa da bir şekilde orta yolu bulmaya çalışıyorlardı.

Cem de kendince onun istediği ilgiyi sıcak tutmakta, verilen rollere bürünüp, oynasa da suflör desteği gelmeyince, doğaçlama da olmuyordu.

Çok net bir şey vardı. Adam, Alara’nın şu aralar etrafta görmediği bir kişiydi. Özenli olmaya çalışıyor, öğrenmek için çabalıyor ve daha doğal bir tipti.

Birbirilerini tutan asıl şey zannediyorum sevgi ya da yoğun sevme / sevilme duygusunu tatma isteğiydi.

Ama tek başına sevginin yetmediğini de herkes biliyordu.

Kendilerince bir karar almışlardı. Birbirlerini kırmadan her konuda yalnızca gerçeği söyleyecek ve dürüst olacaklardı.

Yavaş, yavaş çatırdamalar daha net bir sesle duyulmaya başlandığında; pek tabii bizlerin dışarıdan görüp; Alara’nın görmemek için, -bilinçli olarak körlüğü seçmesi- zaman içinde gözündeki renklerin de değişmesine yol açmıştı.

Beklentiler ortaktı ya da genel bir kavram içinde mutlak ve olması gerekenler şeklindeydi. Oysa Alara’nın başından geçen deneyimler neticesinde; O, her şeyin daha somut farkında idi.

Yalnız olduğu için değildi Cem’e sığınış.

Etrafı bir sürü erkekle çevrilmiş olsa da, O onlarda olmayan; Cem’e ait yalınlık, o doğallık ve çıkarsız bir temiz kalmışlığın cazibesine kapılmıştı. Farklı olana ait merak duygusu, Cem’in de kendine göre engin çabalarıyla hayat bulmuş ve birlikteyken gerçekten dünya duruyor gibiydi. Ya da dünyayı durdurmayı Tatlı Cadı Sementa ‘dan öğrenmiş ve bu isteği ile dolu Alara; her şeyin güzel olması için dilediği düşler silsilesinin ve hayal denizi içerisinde, kafasındaki her düşünceye duvar çekiyor ve toprak üstüne toprak örtüyordu ki bir şekilde üzerine çıkma şansları kalmasın.

Bu durum anları kurtarıyordu.

Birlikte sohbetler ediyor ki bundan keyif alıyorlardı -net soru ve cevaplar olmadığı sürece- geziyor ve iyi vakit geçiriyorlardı.

Olmasını diledikleri bir sürü düşü anlatıp, hayal kurmak kulağa güzel gelse de; gerçekleşme ihtimalinin çok düşük bir yüzdeliğinin bulunması ile yapılan tüm kaleler biranda küçücük bir rüzgârda yerler bir oluyordu. Kalelerin taştan yapılmasına imkân olmadığından, kumdan kaleler dayanmıyordu.

Anlar topluluğunun birikmemesi ise şimdilik körlük içinde hapsedilmişti.

Fakat ne zaman ki ayrılıyorlar sanki o kadar toprağı Alara örtmemiş gibi; hepsi koşuşturup duruyor.

Alara kimseyi zapt edemiyordu.

Körebenin zevki de burada zaten. Çığlık çığlığa çocuk sesleri arasında yakala yakalayabilirsen.

Anların birikmemesi aynı zamanda ilişkinin de ilerlemesine izin vermiyordu.

Tam ayrılırlar derken, evlilik üzerine konuşmalar başladı. Buyurun buradan yakın. Tabii ki can yoldaşımın mutluluğuna iki kat sevinecek ben, sessizce olanları izliyordum. Arkadaşım birinin bütün varlığıyla -kalben, ruhen ve bedenen- kadını olmak istiyordu. Haklıydı. Henüz anneliği tatmak arzusuna da gem vurmak için de erkendi. Aslında karşısına bir sürü fırsat geçmişti. Oysa O, bir kez doğru adam deyip yanılmış ve yıllardır ikinci karar için o kadar özenli davranıyordu ki; şu andaki bu pervasız hali beni içten içe korkutuyordu. Birkaç kez uyarmış olmama rağmen artık olanları ve yaşananları izlemeye karar vermiştim.

Alara’nın canı yandığından, kendine bile itiraf edemediğini görüyordum.

Benimle paylaştığı konularda bir iki örnek veriyor, tırnaklarımı avucuma geçiriyordum ki; herhangi bir şekilde ağzımdan istemediğim bir cümle çıkmasın diye.

2.ayın sonuna doğru, beklentileri kırgınlıkları artık net bir hal aldığında konuşamadılar. İkisi de birbirini anlayamıyor ya da anlatamıyordu.

Sanmayın ki tek taraflıyım. İkisiyle birlikte zaman geçirdiğimizde birazcık dikkatli bakan herkesin görebileceği şeylerdi hepsi.

Alara kırıcı olmamak için imalar kullanıyordu. Çünkü en kötü sözün bile söylenirken özenli olunması gerektiğine inanıyordu. İmalarla anlatamadığında korkularında ilk defa net cümleler kurmaya başladı. Korkuları ile yüzleşip net sorular sordu. Net yorumlar yaptı ama kurulan cümlelere verilen cevap alternatifleri de çok da bir işe yaramıyordu. Sen korkuyorsun. Karşı tarafta haklısın korkuyor olabilirsin diyordu. Örnekler yada cümleler daha da uzatılabilse de; Destekli davranışlar olmadığından her şey olası bir hal almıştı.

Konular farklı yerlere çekilmeye başladığında, cümleler iki taraf içinde anlamlarını kaybetmişti.

Nihayet bazı şeylerin değişme olasılığının olmadığına karar verip, evlilik düşüncesini rafa kaldırdıklarında; Onlardaki bu çabanın sevdiklerinden mi, yoksa savaştan yenik düşmek istemedikleri için çarpıştıklarından mı olduğunu eminim ikisi de hala bilmiyordur.

Ardı arkası gelmeyen sohbetlerin neticelenmemesi ve bir şekilde konuşup, sonu alınamama durumu ile öyle bir kenara bırakılmıştı.

Yine an toplama girişimlerinin başka boyutlara taşınmasına başlanmışken; Bir buket kır çiçeği ortalığı ateşe verdi.

İstanbul alev alev yanıyor.

Bir ben şahit, birde martılar.

Birbirlerine bıçak çekip, tüm gerçeklerle ilk defa her ikisi de yüzleşip; defalarca hançer sapladıkları gün Alara’nın doğum günüydü.

Bir haftalık ayrılış süreci sonunda Cem, yeniden Alara’nın kalbinin kapısını aralamış ve bu sefer üzerini sıkıca kilitlemişti ama anahtarı denize atmaya fırsat bulsaydı, bu sessiz veda olur muydu?

Bilmiyorum.

Kimbilir …………..

Tüm korkular, tüm yüzleşme saatleri, karşılıklı kırılganlıklar çözülmemişti.

Üstelik kendi içlerinde hiçbir şey değişmemişken; zırhlarını üzerlerine geçirip, yeniden meydan da gözüktüler.

Bu sefer geçmişten gelen korkulara ki; artık bu konuda konuşmuyor olmaları – yok saymaları- Cem’in her gün çok doğal olarak yaşamından alıntılar yaparak; geçmişte, şu an ya da gelecektekilere ilişkin anlattığı her hikâye birbiri ardına eklendiğinde orta yol çabası iyice bir kenara itilmişti.

Özveri saatleri …………

Bu saatler her iki tarafından özveride bulunduğu, kendi içinde bir çöküşün yaşandığı, olmayacak hayallerin peşinden gidildiği ve aslında onlarında bunu çok iyi bildikleri bir şeydi.

……

Kendilerince, her ikisinin de yaptığı manen ve maddeten özveriler gökyüzüne uçuyor ve mavilik içerisinde kayboluyor.
….

Hiçbiri onların eline düşmüyordu ki sahip çıkabilsinler.

…….

Aylar geçiyordu birbiri ardına fütursuzca…..

……

Bir gün, Alara televizyonda Ferhat Göçer’in Son Aşkım şarkısını duydu. Hemen telefona sarılıp, Cem’den bunu bulmasını ve ikisinin şarkısı olabileceğini söylediğinde ve bu şarkıyı birlikte ilk kez dinlediklerinde;

Son Aşkım

sensiz yalnızlığı, anlamsızlığı,
tadı olmadan ömrün, umutsuzluğumu gördüm.
dokundum hiçbir tende kokun yok,
aradığım mutluluğu gözlerinde buldum.

yaralarım artık uzakta bir yerde,
sessizce küllenip savruluyor.

sen son aşkım, son ümidim olacaksın,
kalbimde her zaman tek kalacaksın,
ruhum dudaklarında hayat buluyor,
yaşadığım en büyük aşk sen olacaksın.

Alara’nın gerçekten yaraları bir kenarda külleniyor muydu?

Alara gözyaşı dökerken onun son aşkı olmasını nasılda yürekten isterken;

Cem’in de inci taneleri akıtması, acaba olamayacağını bilmesi miydi?

…….

Hiçbir konuyu çözüme ulaştıramadıkları gibi ve aralarında sanki yeterince fırtına yokmuş ta üzerine her gün yenileri ekleniyordu.

Zırh artık iyice delinmiş ve sızan kan dışarı akmaya başlamıştı.


Üstelik içine bir de maddi sıkıntılar da girip ve iyice karışık bir durum aldığında;
Havada kar yağışı, dolu, fırtına….

Alara üzgündü.

Cem’de.

Orta da haklı ya da haksız bir durumda yoktu.

Önceleri değişik gelen karşılıklı tüm duygu ve davranışlar aylar geçtikçe tüm gerçeklerle çelişiyordu.

-inatla uyumaya çalışıp, rüya görmek isterlerken-

- hayal dünyası kapısı gerçekler kilidi ile açılmıyor-

- düş ile gerçek arasına sıkışmış iki beden –

- iki yürek-

-keşkelerin anlamı yok gerçek dünyada-

-olmayandan da var edilemiyor-

Sessizliği Alara bozdu.

“-Kendince bir karar aldığını ve bir tarih belirlediğini; o tarihe kadar onun için gerçekten çok önemli olan tüm beklenti ve davranışların % 10’nu bile gerçekleşmez ise, artık yenildiğini kabul edeceğini söyledi.

Ve o güne kadarda ne kadar da canı yansa, kar kırmızıda olsa, savaşı hiçbir şey olmamış ve her şey yolundaymışcasın ; O, ölmüyormuş gibi savaşacağına ant içti.

Bu gün, söylediği tarihin üzerinden de tam 10 gün geçmiş.

Canının sıkkın olduğunu dile getirdiğinde Cem’in neden diye sorduğunu dile getirdi. "Ne diyebilirim ki ”dedi.

İş yerinden izin alıp, kendisini en yakın alışveriş merkezine atmış. İnsanların arasında kaybolmak istemiş.

Belki aylar önce savaşmayı bırakmaları gerekiyordu. Ama bunu ona yüksek sesle söylemedim.

Sadece yüzüne baktım.

-Ne yapacaksın? dedim

“SESSİZ VEDA” dedi.

Yenilgiyi kabul etmişliğin burukluğu ile bakıyordu bana.

Grinin esrarı çözüldü.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 54
Toplam yorum
: 46
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 2183
Kayıt tarihi
: 07.09.06
 
 

1975 doğumlu tipik bir terazi.. Kimine göre bu yıllara bir sürü şey sığdırmış biri; kimine göre..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster