Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Şubat '17

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
156
 

Sessizliğin dili

Sessizliğin dili
 

Yukio Mişima


Yukio Mişima, sadece Japon Edebiyatının değil, Dünya Edebiyatının da önemli kalemlerinden birisi. Kendisi, II. Dünya Savaşının yarattığı yıkımın üstesinden gelmek zorunda kalan o yitik kuşağın temsilcisi aynı zamanda. Toplum önünde, TV ekranlarının karşısında, harakiri yaparak hayatına son verir. Yaşamı da ölümü kadar ilginçtir. Mişima'yı büyüten büyükannesi, onun diğer erkek çocuklarıyla oynamasına müsaade etmemiş, sadece kız kuzenleri ve bebeklerle oynamasına izin vermiştir. Ailesinin yanına ancak on iki yaşında dönebilen Mişima’nın annesiyle olan yakın ilişkisi,  biyografisini yazan kimi yazarlar tarafından ensestliğin sınırında bir ilişki olarak tasvir edilmiştir. Mişima Japonya'nın modernleşmesine ve geleneksel değerlerini yitirmesine karşı muhalif bir tavır içinde olmuş ve samuray değerlerini savunmuştur.[1]
 
Mişima’nın öyküleri incelediğinde, sessizliğin sesi duyulur.  Bu sese kulak vermeden önce, Batı değerleri ile şekillenmiş günümüz insanının “sessizlikten” ne anladığı konusuna değinmekte fayda var. Yaşadığımız yüzyıl düşünüldüğünde sessizliğin, anlam yitimi olduğu söylenebilir. İki insan arasındaki ilişkinin tükenişidir bu aynı zamanda. “Artık konuşamıyoruz” sözü, “biz” artık bitti anlamını da içerir. Susulmuşsa söyleyecek söz kalmamış, yollar ayrılmıştır artık.
 
Peki bu bakış, geneli kapsayan bir ön kabul müdür? Susmak, bitiş midir? Elbette insan sadece sözlü iletişim içinde değildir. Bu diğer canlılar için de geçerli. Sözlü anlatımın yanı sıra yüz ifadesi, bedenin duruşu ve hareketi aracılığıyla da iletişim kurar. Her topluluk veya yaşam şekli, kendi sözsüz kültürünü yaratmıştır. Farklı kültürlerin farklı yazarları okundukça Batı yaşam şeklinin içinde olmayan, onun değerleri tarafından şekillenmemiş bireylerin, iletişim için illa da sözcüklere ihtiyaç duymadığı görülüyor. Susmak, susarak birbirinin farkında olmak, susarak anlamak mümkündür elbette. Sessizliğin kendi dili olduğu, her dilin öğrenildiği gibi, sessizliğin dilinin de öğrenilebilir olduğu da apaçık ortadadır.
 
Japonya özelinde ise, sessizlik ülke kültürünün özgün bir parçası olmuştur. Öyle ki sessizlik, Japonya’nın kendine özgü coğrafi ve iklim özelliklerine bağlı olarak toplum içinde bir zorunluluk gibidir. Zen Budizm öğretilerinin etkisiyle,  günlük yaşamın her alanından sanatsal alana kadar yer edinmiş ve bir erdem olarak da kabul görmüştür.[2]Yukio Mişima’nın hikâyeleri arasında ilerledikçe, sessizliğin susmak olmadığı gerçeği kendini gösterir. Yazarın yarattığı atmosfer,  içindeki insan, nesne, doğa ve tabii ki kültürün oluşturduğu anlam, bir bütün halinde sözsüz anlaşmanın yolunu çizer insana. Bilinen kelimeler kaybolmuş,  onun yerine yaratılan atmosferin getirdiği anlam ortaya çıkmıştır. Mişima’nın doğa anlatımı,  bu atmosferi yaratan ana unsurdur. Bir ressamın hafif fırça darbeleri gibi, yazar da sözcükleri birbirine ulayarak doğayı betimler. Onun anlattığı yeryüzü şeklinde ne büyük çağlayanlar, ne devasa akkayınlar ne de ulu çınarlar vardır. Doğanın görkemi değil de yaşama tutunan canlıların sesi duyulur satırlar arasından. Onun öykülerinde insan ve yaşam, doğanın duruşu ile anlam bulur.
 
Tabako[3]adlı öyküsünde geçen “Bir an çıvgınların hışırtısını duydum.” cümlesi, okuru sessizliğe davet eder. Susturulan iç sesle birlikte yazara kulak verilir, o fısıltıyla “Dinle, sana bir bireyin değişimini anlatacağım.” der. Öyküde yer alan,
 
“Ormandan süzülen suların mavi gökyüzü arzusuyla toplandığı ve sonra da yeraltına süzülüp gittiği bu yerlerdeki ağır kurşuni birikintiler hiç kımıldamazmış gibi görünse de, dikkatlice bakıldığında usul usul daireler çizerek aşağıya süzüldüğü belli olurdu. Birikintilerin o sessiz sedasız işleyişinde beni çeken bir şeyler vardı. Bataklık kıyısındaki kurumuş ağaçların köklerine yaslanmış, yüzeyinde düşen yaprakların salındığı o birikintilere bakar dururum.”
betimlemesi, okuru görünmeyen sessiz değişime hazırlar. Sonraki gelişmeler sürpriz değildir, sadece okurun içten içe hissettiklerinin netleşmesidir, o kadar. Bu değişim, sigaradan çekilen bir nefesle başlar ve bir kasımpatının eşliğinde tamamlanır.
 
Yine Kanatlar adlı öyküde, iki insanın birbirine duyduğu aşk, savaşın getirdiği ağır yük, yıkım; açıklamalara, konuşmalara gerek kalmadan anlatılır. Peki, Mişima bunu nasıl yapar? Hele savaşın akabinde, atom bombası felaketinden sonra, 1946 yılında yazılmış olan bu öyküdeki yalınlık, duygusallıktan arınmışlık dikkate değer bir husustur.
 
İki genç kuzen, büyükannelerinin evinde, yemek götürüp getirmeler arasında birbirine aşk olur. İkisi bu konuda konuşmuş değildir. Sadece, çocukluktan gençliğe adım atan bedenleri bu aşkın farkındadır, o kadar. Bir sabah otobüste yan yana geliverirler. Ve biri, ötekinin kanatları olduğunu fark eder. Ama kendi kanadının ayırtında değildir. Kanatlar şöyle birbirini yoklar. Dışarıdaysa, II. Dünya savaşı bütün şiddetiyle devam etmektedir. “Doğa ölümden beslenerek güzelliğini artırmıştı sanki. Savaşın son dönemlerinde gökyüzünün öylesine duru olmasıyla, mezarlıklardaki yeşilliklerin öylesine canlı olması birbiriyle ilgisiz olabilir miydi?” anlatımı olup biteni gözler önüne serer. Fazla söze gerek yoktur, âşıklardan biri uçup gidecektir bu dünyadan.  Geride kalan ise, sırtındaki kanatların ağırlığı altında ezilip, yaşamın kıyısına sürülecektir. O kanatlar birbirine değdiği zaman okur bunu hisseder.
 
Herkesin önünde kendine kıyacak kadar Japon; aşkı, savaşı, insanın dramını sessizce anlatacak kadar usta yazar olan Mişima’nın yazım dünyasını iki öykü arasına sıkıştırmak elbette mümkün değil. Söylenenler sessizlik bağlamında bir kesittir, o kadar.  Mişima’nın öyküleri, farklı zamanlarda, farklı okura farklı kapılar açan bir anahtar gibidir. Önemli olan, okurun ne bulmak istediğidir. Sessizlik aranırsa sessizlik, doğa aranırsa doğa, anne aranırsa anne, ölüm aranırsa ölümdür onun anlattıkları.
 
Sofya Kurban[4]/Eylül 2014 Ankara
 
 
 
* Bu yazı Roman Kahramanları Dergisinde yayımlanmıştır.
 
 
 
 
 
 
[1]http://tr.wikipedia.org/wiki/Yukio
 
[2]Doç.Dr. Volkan Erdemir, JAPON KÜLTÜRÜNDE SESSİZLİK KAVRAMI
 
[3]Yaz Ortasında Ölüm, Yukio Mişima, Can Yayınları, 1. basım 2011
 
[4]1994’de Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünden mezun oldu. 2005 yılından beri Lacivert Öykü ve Şiir Dergisinin yayın kurulunda yer almakta. Öyküleri Lacivert, Özgür Pencere, Karşın, Kum, Patika, Özgür Edebiyat, Dünden Bugüne Edebiyat gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. 2012 yılında Göç adlı öykü kitabı yayınlandı.
 
  
Tülay EKER bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 8
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 418
Kayıt tarihi
: 27.12.16
 
 

1994'de Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünden mezun oldu...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster