Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Mart '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
1141
 

Sessizlik boş bir kağıt gibiydi...

Sessizlik boş bir kağıt gibiydi...
 

<ı>Ve sessizlik boş bir kağıt gibiydi. İnsanlar o boş kağıdı istedikleri hikayelerle doldurabileceklerini, o hikayelerle kendi günahlarından arınabileceklerini sanıyorlardı. Oysa o kağıtlar üzerinde aslında kanlı canlı hikayeler yaşanıyordu. Ama insanların kalemleri kapkaraydı.

*****
Sabahları sessiz sokaklardan geçiyor adam. Sokaklarda rastladıklarından "günaydın"ı esirgiyor. Tepesinde bir türlü düzleştiremediği bir tutam saç. İnsanlar o bir tutam saçın, onun ne kadar da inatçı ve aksi bir adam olduğunun en iyi işareti olduğunu söylüyorlar. Kimseyle konuşmuyor adam. Dükkanını sessizce açıyor. Müşterilerinin sorularını yanıtlıyor, gereksiz sohbetlere girmiyor. Ağzından bugüne kadar bir kaç kelimeyi geçen bir cümle çıktığını gören olmadı. Güldüğünü de öyle. Hep dalgın bakıyor ve kaşları hep çatık.

Ve insanlar... İnsanlar korku, öfke karışımı bir duyguyla bakıyorlar ona. Sabahları dükkanına gelirken, akşam evine dönerken öylece bakıyorlar. Kimse yaklaşmıyor yanına. Kimse sormuyor. Ve onu böyle kabullenmiyorlar. Kabullenemedikleri gibi hakkında olmadık hikayeler de uyduruyorlar. Alkolik olduğunu, karısını dövdüğünü, çocuklarına baskı yaptığını ve hatta çocuklardan birinin bu baskılara dayanamayıp intihar ettiğini, sonunda bütün ailesinin onu terkettiği... Ve insanlar kendi hikayelerine inanıp boy boy nefretler yetiştiriyorlar.

Günler böyle geçiyor. Adam hastalıklı, şeytani ve onlardan olmayan bir gölge taşıyor sırtında. Her sabah sokaklardan geçiriyor o gölgeyi. Ve gölgesine tükürüyorlar adamın her sabah. Adam farkında bile değil. Geçtiği yollardan akşamları geri dönerken güneş çoktan kurtumuş oluyor o tükürükleri.

Hikayeler çığ gibi büyüyor. O çığ büyüdükçe ve ete kemiğe büründükçe ona yaklaşmaktan iyiden iyiye korkar oluyorlar. Korktukları adamın içinde taşıdığı kötülük değil elbette. Onlar kendi yalanlarının yalan olduğunu, kurdukları hikayelerin gerçek değil birer masal olduğunu ve dahası bu adamın bunu onların yüzüne haykıracağından korkuyorlar.

Ve korkuyorlar hikayelerinin yalan olduğundan, her öğleden sonra dükkan önlerine atılmış taburelerde ağızlardan salyalar saçılarak anlatılan o öykülere veda etmek zorunda kalacaklarından, kendi içlerinde sakladıkları günahları bir başkası üzerine yamayıp itiraf etmekten yoksun kalmaktan korkuyorlar. Bu yüzden gerçek hikayeden şeytandan kaçar gibi kaçıyorlar.
<ı>
VE GERÇEK HİKAYE

Adı Hüseyin adamın. Çok zaman önce babasının ölüsünü bıraktığı bir kasabadan geldi. Bir ekmek parası uğruna gırtlağını kestiler babasının. Tarlanın ortasında yatıyordu kesilmiş gırtlağıyla, ceplerinin astarları dışarıda. Daha 16 yaşında bir çocuktu ve dünyanın dehşetiyle babasının ölüsüne bakarken tanıştı. O zaman bu zamandır pek konuşmadı.

Uzun bir zaman o kasabada yaşadı Hüseyin. Ağaçların uğultusunu dinleyerek, güneşe bakarak, anasının hıçkırıklarını içine akıtarak, tarlaların, bahçelerin arasında dolaşarak, babasının mezarında göz yaşı dökerek büyüdü. Ve bütün bu seneler boyunca zorunda kalmadıkça konuşmadı.

Zaman geldi askere gitti. Döndüğünde evde anası ve tanımadığı bir kız bekliyordu onu. Sessiz bir kızdı. Güzelceydi de. Hüseyin kızın kaşından kirpiğinden çok sessizliğini sevdi. Evlendiler. Zaman geçti. Kasaba hala aynı kasaba günler hala aynı anası hala kederli karısı hala sessizdi. Tek değişikli karısının büyüyen karnı oldu. Kadın da Hüseyin de sessiz bir coşkuyla beklediler bebeği. Yüzlerinde hiç bir ifade olmadan sessizce ama sevinçle. "babamın adını koyarım erkek olursa" dedi içinden Hüseyin, karısı "babasının adını koyar herhalde erkek olursa" dedi içinden, anası "babanın adını koy oğlum erkek olursa" dedi hıçkırıklar arasında.

Bebek gelmedi ama anasından ayrılmadı da. Onu da götürdü gittiği yere. Hüseyin bir kez daha öksüz hissetti kendini. Anasının hıçkırıkları ikiye katlandı. Hüseyin cehenneme düştüm sandı. Bir gece ansızın tek bir eşya almadan düştü yollara. Nereye gideceğini bilmeden, yollarda ölmeyi dileyerek...

Ölmedi Hüseyin ölmedi ya ölüden de farkı kalmadı. Bir dükkan açtı kendini attığı bu kasabaya. Unutmak için unutabilmek için ve Tanrı'nın verdiği bu canı sürükleyebilmek için küçük bir evle dükkan arası bir yol çizdi kendine.

*****
<ı>Ve sessizlik boş bir kağıt gibiydi. İnsanlar o boş kağıdı istedikleri hikayelerle doldurabileceklerini, o hikayelerle kendi günahlarından arınabileceklerini sanıyorlardı. Oysa o kağıtlar üzerinde aslında kanlı canlı hikayeler yaşanıyordu. Ama insanların kalemleri kapkaraydı.

Kapkara...

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/2110557/

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Genellikle kara kalemle yazı yazmayı seveer insanlar. Oysa hikayeler babaşkadır hayatlara dair. Bilinmez olduğu için midir kara kalemle daha kolay yazmak acaba? Sevgiler Fulya'cığım, yine çok güzel bir öykü ve şahane bir yazı okuttuğun için bize sağol...

Özlem Akaydın 
 09.04.2008 10:33
Cevap :
Onlar kendi günahlarından arınmak için yazıyorlar kara kalemlerle... Sanıyorlar ki başka hayatlara yükledikleri günahlar yıkar paklar onları...  09.04.2008 11:36
 

Adam ölmeyi dilediği, dilendiği yola, tüm yalnızlığını mı götürdü, acısını mı?? Yoksa yaşamın ağırlığını mı... Yoksa herşey aynı kaldımı yok görünen kanlı, canlı hikayelerin yer aldığı boş kağıtlarda..

mavi nü 
 04.04.2008 20:47
Cevap :
O adam o yollarda yürürken belki de yaşamın ağırlığından başını öne eğiyor ve bu yüzden etrafına hiç dikkat etmiyordu. Ya da başka bir dünya kuruluydu kafasında. Ölülerinin hala yaşadığı bir dünya... Geri kalanı hiç ama hiç umursamıyordu bu yüzden... Ama onun hikayesi hep yaşıyordu. Kara kalemlerin eğri büğrü yazıları altında kayıp gibi görünse de yaşıyordu o hikaye...  04.04.2008 22:09
 

ışıkları yanan evlere bakarım bazen ve o evlerde ne hikayeler olduğunu düşünürüm. Önyargılı olmak ve bir insanı sessizliği ya da çok sesliliği için yargılayıp, hikayesini keyfince yazmak.. Yapılabilecek en kötü davranış olsa gerek. Etkileyici bir hikayeydi anlattığınız. Ders çıkarılası bir hikaye. Sevgiler.

Nilgün Akad 
 01.04.2008 13:52
Cevap :
Bunu ben de yaparım sık sık Sevgili Nilgün Hanım, evlere bakarım uzaktan ve içlerinde ne çok hikaye yaşandığını düşünürüm. Sokaktaki insanlara da öyle... Ama durup düşündüğümüzde her gün gördüğümüz ve selamlaştığımız insanların bilinmeyen hikayeleridir asıl ilginç olan. Çünkü dışardan bambaşka görünen içerden çok daha farklı olabiliyor. Bu nedenle insanları etiketleyip onlara kendi gördüklerimize göre hikayeler yazmanın çok da doğru bir davranış olmadığı düşüncesindeyim. Çünkü, çoğu şey göründüğü gibi değil... Çok teşekkür ederim güzel sözlerinize... Saygımla sevgimle...  01.04.2008 15:29
 

Kendi kendini desifre etmeyen yalan da yoktur. Sessizligi, suskunlugu tercih eden hep kazanir (Susmali bazen:-))). Ve adam kalir. Hep yeni, bembeyaz sayfalar ac, Fulya. Ve bu öykünü iyi sakla. Sevgilerimle.

pirmete 
 31.03.2008 22:08
Cevap :
Kendini deşifre etmeyen yalan yoktur elbette. İş ki onu okumayı bilmekte Pirmete'ciğim. Her zaman değil ama bazen cahillere karşı, o koca kalabalığın kara hikayelerine karşı susmak gerek. Kendi açıklamadan bildiğin gibi yaşamak gerek. Hüseyin gibi... Saygımla sana her zaman...  31.03.2008 22:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 408
Toplam yorum
: 4068
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 1064
Kayıt tarihi
: 17.06.06
 
 

Gazetecilik okudum... Ama gazeteciliği sırf yazabilme serüvenine bir adım daha yaklaşabilmek için ok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster