Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Mart '07

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
498
 

Sevene her gün sevda [1]

Sevene her gün sevda [1]
 

Son yıllarda 14 Şubat “ sevgililer günü” nün önemi giderek arttı.

Günler önceden bugünü haber veren gazete yazıları, buna göre hazırlanan kadın erkek erkeklerinden tutun da müzik dergilerine kadar bir çok yazıda, televizyon ekranlarında, sıkça kullandığımız internet adreslerinde karşımıza çıktı...

Nasıl telefon defterlerimiz ortadan kalkmaya başlayıp yerine sadece sizi hafızası kadar kişiyle arkadaş olmaya zorlayan cep telefonu teknolojisi almya başladıysa.

Nasıl eskiden mektupla ifade edilen, yazıldıktan kırk yıl sonra bile açılıp okunduğunda, içindeki duygu ve incelik yüklü ifadelerle gönüllerimizi okşayan mektuplar yazılırken, artık chat odalarına, MSN gibi programlarla arkadaşlık kurmaya çalışılıp, hazır ifadelerle yazışmalar yapılıyorsa.

Nasıl eski şiirlerin içtenliği ve sizi düşündüren, tekrar tekrar okutan güzelliği, yerini yavaş yavaş sözcük çöplüğüne dönmüş şiir müsveddelerine döndüyse.

Nasıl insan duygu ve akıl, ruh ve beden ortaklığının eserinden, gözünü para ve kan, şehvet ve oburluk bürümüş bir insana doğru son sürat gitmekteyse...

Oysa yaşayanlar bilir, sevmeyi öğrenmeyi...

Sevgiyi öğrendikçe en kutsal sığınağınız olur, şefkatin o ışıktan parmaklarıyla bedeninizi sarar, önce ruhunuzu ve kalbinizi, sonra da aklınızı, düşünme tarzınızı besler.

Sevgiyi her daim yaşayanlar için, günler önceden hediye alma telaşlarıyla başlayan 14 Şubat günü komik gelir... Bugünü diğer günlerden ayıran bir özellik yoktur ki...

Günleri oburlukla yiyen, sevgileri oburca harcayan insanların, böyle bir gereksinmesi olurdu tabii... Bir de eşini, sevgilisini yıl boyu ihmal etmişler, o gün dışarıda üç kuruşa satılan bir çiçekle, hediyeyle, bir güzel sözle, bu ihmallerini hazır affettirecek ve o eşsiz vicdanlarını hafifletecek bir güne kavuşmuş oluyorlardı.

Sevgiyi tanımadan bencillikle tüketenlerin, aşkın o kutsal topraklarına bir Western filminden fırlayan siyah giysili, kötü bakışlı, katil ruhlu bir kovboy gibi girenlerin gününe dönüyordu, bütün bu karmaşa...

Zengin olan bir pırlanta, bir broş alıyor, karşısındaki de bunu çoktan kabullenmeye hazır, duygu nasırı olmuş, artık ruhları bile katran karasına boyanmış olunca, ortaya duygu yüklü “bizim ilişkimiz çok büyük” lafları çıkıyordu.

Bu duygu yoksunlarının “ruh dansı” yapıyoruz diye dans edişlerine, müstehzi bir ifadeyle dudaklarımızı kıvırıyorduk.

Sevginin göstergesi bu tür armağanlar oldukça, sevgiyi daha da yitirdiklerinin haberi olmuyordu.

Madem ki seviyordunuz, sevene her gün sevgililer günüydü...

Yılın geriye kalan 364 günü nereye gidiyordu?... Yoksa o günün bir günlü dar kalıplarına mı sığıyordu?...

İnsan sevgisiz yaşadıkça, sevip sevilmedikçe, kendi içindeki ışık kararıyordu. Çünkü sevmek ve sevilmek varoluşumuzun atıldığı ilk tohumla bütün bedenimize, her noktasına yayılmış bir gereksinimdi. İnsan doğasının en güzel ifadesiydi sevgi...

Sevmek bir sanattı ve isteyene bu sanatta ustalaşmanın pek çok yolu vardı...

Sevgi üstüne yaptığı önemli çalışmalardan biri olan “Seme Sanatı” adlı kitabıyla Erich Fromm, tâ derinliklerimize sesleniyordu...:

“Sevgi yaşanması rastlantılara kalmış, insanın şansı yardım ederse tutulacağı tatlı bir duygu mudur? Yoksa sevmek bir sanat mıdır?

Sanatsa, diğer sanat dalları gibi öğrenilmesi bilgi ve çaba gerektirir.

Hepimiz sevginin çok önemli olduğunu düşünür ve onun açlığını çekeriz de sevgi konusunda öğrenmemiz gereken bir çok şey bulunduğunu pek düşünmeyiz nedense.

Çoğumuz için sevme sorunu, kişinin kendi sevme yeteneğinden çok, nasıl sevilebileceği, yani sevilme sorunu olarak değerlendirilir. Öncelikle sevilecek nesneyi bulabilmektir amaç. Yani önemli olan nasıl sevimli olabileceğimiz ve kendimizi sevdirebileceğimizdir. Âşık olma eyleminin sürekli sevme durumuyla karıştırılması, sevgi konusuna yanlış bir bakıştır.

Sevgiye bu yaklaşımla bakıldığında, sevmenin başarısızlıkla biten bir eylem
olacağı kaçınılmazdır. Ne olabilir bu başarısızlığı yenmenin yolu?

Sevmenin tıpkı yaşamak gibi bir sanat olduğunu onaylamak ve onu öğrenmemiz gerektiğini bilmek!”

Fromm’un da belirttiği gibi sevgi öğrenilmesi gereken bir süreçtir. Hayata “yaşamak sanattır” şeklinde bakan ve uygulayanların, en büyük zenginlikleri “yaratıcılık”tır...

Bazen bir yudum sevgi, yaşam destek ünitesine dönüşür...

Sevgiyi öğrenip paylaştıkça, yavaş yavaş, sindire sindire hazmettikçe hayatın tadını daha bir çıkaracak, hayatımız daha fazla güzelleşecek hiç kuşkusuz.

Birden ikiye, ikiden üçe derken büyüyeceğiz ve parlayacağız. Çünkü Fromm’un da dediği gibi, “sevgi, kişinin bütünlüğünü ve bireyselliğini yitirmeden diğer insanlarla birleşmesini sağlayan bir güçtür. Böyle baktığımızda sevginin bir etkinlik olduğunu gözlemleriz. Bir başka deyişle sevgi bir şeyin içinde varolmaktır, bir şeye kapılmak değil. Sevginin en önemli etkin özelliğiyse ‘vermek’tir.

Sevgi, verdiğimiz şeyin yaşaması, gelişmesi için duyduğumuz ‘etkin ilgi’dir. Bu etkin ilginin olmadığı yerde sevgi var olamaz.

‘Sorumluluk’sa ilginin temel öğesidir. İlk bakışta kişiye dışarıdan yüklenmiş bir yükü andırsa da yürekten gelen bir sorumluluk duygusu, karşısındaki insanın ruhsal gereksinimlerine yanıt verebilmektir. Sorumluluk, sevginin diğer bir öğesi olan saygıyla donanımlı değilse, kısa sürede zorbalığa ve kendine bağlamağa dönüşmesi kaçınılmazdır.

Saygı duyabilmek bağımsız bir iç yapısı gerektirir. Bir başka deyişle karşısındaki insanı koltuk değneği yapmadan yürüyebilmek için gereklidir bağımsız ve özgür olmak! Ancak bağımsızlık ve özgürlüğün yanında sağlıklı yaşayabilir saygı. Saygı duyabilmek için kuşkusuz iyi tanımak zorundayız karşımızdaki insanı. Yani bilginin önderliği olmadan ilgi ve sorumluluk olamaz.

İç etkinliği sevme sanatının öğrenilmesinde temel olan tutum olup, insanın güçlerini yaratıcı biçimde kullanmasıdır. Seviyorsam, sevdiğim kimseye sürekli etkin bir ilgi duyarım. Bu ilgi yalnız onun için değil aynı zamanda benim içindir de. Tembellik edersem, her zaman akıllı ve uyanık olamazsam, sevdiğim kimseyle canlı bir bağlılık kuramam hayatımda diye düşünebilmektir, iç etkinliği.”

Hızla küreselleşen bir dünya ve büyük bir “pazar” olarak belirlenen insanın satın alması, tüketmesi için belirlenen özel günler de, sevgiyi hedef almaya çalışıyor günümüzde...

Tembelliğini, sevdiğine karşı duyarlı ve içten, akıllı ve uyanık olmamasını karşılamaya başlayan özel günler... Aşk üstüne yazan bazı kalemlerin bile, büyük bir rahatlıkla “Aman canım yılda bir kere işte, ben kutlanmasında hiç sakınca görmüyorum” dediği günler.

Unutmayın ki, küçük kabullenişler, büyük yenilgilerin öncüllerine dönerler...

Erich Fromm’un açtığı pencereden dünyaya baktığımızda, sevginin yalnızca bir insana bağlılık değil, insanın dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısı olduğunu görüyoruz.

Burada karşımıza yepyeni bir paradigma ve anlayış çıkıyor... Sorumlulukla, etkin ilgiyle, bağımsız bir iç yapıyla, özgürlüğü taşımakla ilgili bu anlayış.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 353
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 3671
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster