Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Aralık '10

 
Kategori
Küresel Isınma
Okunma Sayısı
574
 

Sevgi Bilinci I - Daha Geç Olmadan

Sevgi Bilinci I - Daha Geç Olmadan
 

Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirdiğimizde, Bilincimiz dönüşür, kazanan Biz ve Dünya olur.


Çeşitli haber programlarında küresel ısınma ve küresel felaketlerden bahsediliyor. Dünya atmosferinin ve sularının giderek ısındığı, bunun da çok yakında küresel felaketlerin artışında en büyük etken olacağı ve bizlerin, yani dünya insanlığının küresel olarak bilinçlenmesi gerektiği anlatılıyor.

Dünyada yaşayan her insanın bilinçlenmesi, sade yaşamayı öğrenmesi ve üretim modellerimizi değiştirmemiz gerektiğinden, çok büyük değişimlerden söz ediliyor. Küresel ısınma sonucunda; 30 sene, belki de 10 sene içinde kapımızda olacağı belirtilen küresel felaketlere neden olan ve halen bilincimizin içinde taşıdığımız neler var ki; dünya insanları olarak toplumsal, ekonomik ve fiziksel olarak kaosun ortasındayız.

Küresel bilincimizle atmosferi nasıl ısıttık, kıtaları nasıl hareket ettirdik, iklimleri nasıl değiştirdik, kutuplardaki buzulları nasıl erittik, dünya bitki örtüsünü ve üzerindeki canlıların türlerini gün be gün nasıl bitirdik? Nasıl milyonlarca, milyarlarca mutsuz, aciz, sefalet ve yokluk içinde robot gibi yaşayan ve ölen, birbirini savaş meydanlarında nedenini bile bilmediği bir sebepten yok edebilen insanlar yarattık.

Bütün bu görünen tabloyu, nasıl ve hangi bilinçle resmedebildik. Bu nasıl bir birlikte oluşturduğumuz toplumsal bilinçtir ki, bütün dünyayı "Yok Oluş" uçurumunun kenarına getirebildi.

Şimdiye kadar, küresel ısınmanın etkisiyle bilim adamlarınca gözlenen değişimlerden bazılarına birlikte bakalım.

1) Brezilya'daki Amazon yağmur ormanlarını her yıl kaybediyoruz. Yaşarken karbondioksit (CO2) emen ağaçlar, öldükten sonra karbondioksiti geri bırakıyor. Amazon ormanlarında üç sene kuraklık yaşanması halinde, ağaçlar dördüncü senede yok oluyor. Amazon Ormanları’nın %20 si, son 20 yıl içinde insan eliyle yok edilmiş durumda. Amazon Ormanları’ndaki ağaç kesimi, her sene %25 artarak yok olma hızla devam ediyor.

2) Kuzey Atlantik akımlarındaki değişimler hızlanmış durumda. Gulf Stream akıntısı, eriyen buzullar vb. yüzünden yavaşlıyor. Yavaşlama sıcaklığın düşmesine ve iklimin değişmesine neden oluyor.

3) Gröndland eriyor. Tamamen eridiği takdirde, dünyadaki denizlerde ve okyanuslarda, metrelerle ifade edilecek kadar, deniz seviyesi yükselmesi bekleniyor. Bu da, dünya yüzeyindeki en yoğun ve medeniyetin olduğu yerlerdeki yerleşim alanlarını kaybedeceğimiz anlamına geliyor.

4) Küresel ısınmanın, atmosferin üst tabakası olan stratosferin soğumasına neden olduğu, soğuyan stratosferin de, ozonun kendini tamir etmesini ve dengelemesini geciktirici etki yaptığı tespit edilmiş.

5) Ozon tabakasındaki incelme, planktonların yok olmasına neden oluyor. Planktonlar; denizlerde ve okyanuslarda beslenme zincirinin en alt seviyesindeki canlılar. Denizlerde yaşayan canlıların çoğu, planktonlarla besleniyor. Planktonları yiyen diğer canlılar ve diğerleri ile beslenen diğerleri. Beslenme zincirinde bir kopmanın oluşması demek, beslenme zincirinin hepsinin etkileneceği ve zamanla yok olacağı anlamına geliyor.

6) Sahra çölü, her sene biraz daha küçülüyor. Bölgesel rüzgarlar Sahra’dan aldıkları toz bulutunu okyanuslara taşıyarak, içindeki minerallerle planktonları besliyor. Sahra Çölü küçüldükçe ve ozon incelmeye devam ettikçe, planktonlar tükenme noktasına gelecek.

7) Himalayalar ve üzerindeki buzullar ayna görevi görerek, güneş ışınlarını geri yansıtıyordu. Yansıtma; dünyada sıcaklığın dengelenmesi demekti. Şimdi Himalayalar’daki buzlar eridiği için, eskisi gibi sıcaklığı dengeleyemeyeceği ve ayrıca dağlardan akan nehirlerin ve oluşan göllerin kuruyacağı ve ilgili bölgelerde kıtlık ve kuraklığın yaşanacağı anlamına geliyor.

8) Muson yağmurlarının dengesi bozulmuş durumda. Ya çok yağıyorlar ve sellere neden oluyorlar yada az yağarak kuraklığa neden oluyorlar. Hindistan ve benzer ülkelerde korkunç yağmurların ve sel felaketlerinin yaşanması ile tarım alanlarının ve yaşam bölgelerinin yok olma ihtimali yüksek.

9) Okyanus yataklarında, donmuş olarak bulunan büyük miktarlardaki metan gazı yataklarının küresel ısınmayla açığa çıkarak, sıcaklığı muazzam miktarlarda arttıracağı tahmin ediliyor.

10) Sibirya bölgesinde, Fransa ve Almanya'nın yüzölçümü genişliğindeki 11 bin yıllık bataklık buzullarının, küresel ısınma nedeniyle erimeye başladığı tespit edilmiş. Donmuş toprakların erimesiyle, toprak içindeki fosiller açığa çıkacak ve çürüyecek. Bu da milyarlarca ton metan gazının açığa çıkacağı anlamına geliyor. Karbondioksitten 20 kat daha tehlikeli olan kütlenin, sera etkisini katlayarak artıracağı tahmin ediliyor.

11) Ayrıca donmuş halde olan toprakların içinde, şimdiye kadar bilinmeyen 500 gigatonluk yeni bir karbon kaynağı bulundu. Bu toprakların, ısınmanın etkisiyle çözünüp, sıcaklığı artıracağı tahmin ediliyor.

12) Küresel ısınmanın sürekli artarak devam etmesi ile El Nino okyanus akıntısının her yıl yaşanabileceği ve bunun sonucu olarak tufanların, ani sel felaketlerinin ve kasırgaların artabileceği belirtiliyor.

Kaynakça: ***Dünya Doğal Hayatı Koruma Fonu (WWF) raporlarından,

Birleşmiş Milletler’in İklim Kuruluşu (IPCC) Sentez raporundan,

iklim değişikliği konusunda dünyayı ilk defa uyaran Dr. James Hansen’ın açıklamalarından

“Bütün bunlar ile dünya insanının bilincinin, dolayısıyla her birimizin tek tek bilincinin ne alakası var” diyebilirsiniz. “Benim dünyada kapladığım yer, benim bahçemdeki karıncanın kapladığı yerden daha az, zararım ise hiç yok. Fabrikaları ben mi kurdum? Okyanusları ben mi kirlettim? Ağaçları ben mi kestim?” diyebilirsiniz.

Eminim; Dünya’da yaşayan her insana sorulsa, aynı cevabı verecektir.

“Ben mi yaptım bütün bunları?”

Eğer hiç birimiz yapmadıysak, o zaman kim yapmış olabilir?

“Okyanusta yaşayan balıklar veya karada yaşayan bitkiler ve hayvanlar veya ağaçlar yapmış olabilir mi?

Gezegenin şu andaki küresel sorunları yaşıyor olmasına katkımız ve katılımımız, aktif olsun veya olmasın; bizler gezegen üzerinde ortak bir yaşamı paylaşıyoruz ve bu yaşam deviniminin içinde, çeşitli eylemlerle ve eğilimlerle, dolaylı veya dolaysız etkileşimlerle, olmakta olan her şeye olumlu veya olumsuz katkımızı yapıyoruz. Gezegen üzerinde olanlardan, kendi katkımız kadar ve çevremizi ve yaşamımızı iyileştirme adına yapamadıklarımız kadar sorumluyuz. Her birimizin bilincinde olan ne var ise; alışkanlıklarımızdan inançlarımıza, hırslarımızdan açgözlülüklerimize, tutkularımızdan değer yargılarımıza, öfkemizden nefretimize, tatmin olmayan egomuzdan beklentilerimize, tüketim alışkanlıklarımızdan dünya ve diğerleri ile olan ilişkilerimize, yargılarımıza, eylemlerimize kadar, hepsiyle birlikte; bizde olan ne var ise; hepsinin nedeni "Biz"iz.

Mevlana der ki: "Testide ne varsa, dışına o sızar." Bizlerin bilincinden, düşünce olarak, eylem olarak sızanlar da, ister beğenelim, ister beğenmeyelim, görünene katkımız; ama az, ama çok olsun, dünyada görmekte olduğumuz tabloyu ortaya çıkarmıştır.

Bilincimizde olanlara ve onlarla olan ilişkilerimizin üzerinde biraz gezinelim: yaşamı idame ettiren tutumlarımıza, tüketim alışkanlıklarımıza, bizi biz yaptığını sandıklarımıza bir bakalım.

Daha iyi yemek yemek, daha iyi giyinmek, daha güzel görünmek, daha zengin olmak, daha çok şeye sahip olmak, daha başarılı olmak, iyi yaşamak istiyoruz.
Her birimiz; dünyada yaşayan yedi milyara yakın insanın her biri, tek tek her şeyin en iyisine, en çoğuna sahip olmayı düşünüyor. İsteklerimizi gerçekleştirebilmek için planları yapıyor, diğerleriyle etkileşime giriyor ve eylemlerde bulunuyoruz.

Neden bütün bunları yapıyoruz. Mutluluğu, sevgiyi ve huzuru arıyoruz. Huzuru ve sevgiyi, mutlu ve bolluk içinde olmayı istemekte, yanlış bir şey yok. İsteklerimiz yaşama arzumuzdan kaynaklanıyor. Ayrıca sevgi, mutluluk, huzur, bolluk, başarı sağlık da istisnasız her insanın hakkıdır. Her insan en iyi şekilde yaşamayı hak eder.

Yanlış olan; bu arzuları yerine getirmek için tercih ettiğimiz yöntemde ve seçimlerimizdedir. Çünkü biz, isteklerimizin sadece bizim için gerçekleşmesini isteriz. İstediklerimizin ilişkide olduğumuz insanlarla, çevremizle, dünyamızla uyumlu olmasına veya “hepimizin hayrına olup olmadığı”na bakmayız. Genelde bizim isteklerimiz olduğunu sandıklarımız; ailemiz, büyüklerimiz, çevremiz, eğitim sistemimiz tarafından bize empoze edilen ve dünya gerçekleri diye anlatılan, tasvir edilmiş kalıplardan, “sınırlar”dan, modellerden ortaya çıkar. “İmaj” kişiliktir. “Beklentili kişilik”tir. Toplumun prototip haline getirdiği kişiliktir. Hep kendine, hep daha fazlasını isteyen kişiliktir. Saklayan, biriktiren, biriktirdiklerini kaybetmekten korkarak yaşayan, kaybetmemek için sürekli mücadele eden kişiliktir.

Toplumsal bilinç yoluyla ve toplumsal bilince endeksli yaratılmış, “İmaj Kişilik” (ego, nefs) birlikte yaşadığımız dünyada, kendine özel küçük bir krallık, özel bir cennet kurmak ister. Fakat ne yazık ki egonun, özelliğindendir; yaratmaya çalıştığı cennet, diğerlerinin cehennemi olur. Tek tek hepimizin bilincinin toplamından oluşan toplumsal bilinç (ortak bilincimiz), dünya kaynaklarının sınırlı olduğuna ve diğerleri ile paylaşırsa, kendi küçük cennetini yaratmak için yeterli kaynak kalmayacağına inanır. Dünyada var olan kaynakları, ya kendisi için isteyecek ve kullanacaktır ya da diğerleri için. Ve her zaman olduğu gibi, yalnızca kendisi için istemeyi ve kullanmayı seçer. Paylaşamaz. Çünkü “paylaşılanın biteceğine ve azalacağına” inanır.

Toplumun diğer üyeleri, yani diğerleri; kendisinden sahip olduğu kaynakları paylaşmasını talep ettiğinde reddeder. Eğer paylaşılma talebi sertleşirse; karşısındaki diğerlerini çeşitli yöntemlerle manipule veya yok etmeye çalışır. Çünkü, paylaşmanın, sahip olduklarını kaybetmek olduğunu düşünür. Ve kaybetmek, her zaman için bizi korkutur. Korkularından ve korkularından doğan endişelerinden, varsayımlarında ve nihayetinde yargılamalarından; kişisel ilişkilerinde nefret ettiği insanlar ve düşmanlar oluşur. Ülkeler arasında savaşlar çıkar, küresel boyutta kıtlık, açlık, yoksulluklar yaşanır.

Çünkü; imaj kişiliğin; kendi küçük cennetini oluşturmak için kullanacağı kaynaklar ve sahip olduğu her şey “güç” demektir. Güç; güven, saygınlık, itibar ve sahip olduklarının daha fazlasını ona getirecek araçlardır. Ve kendi cennetini dilediği gibi kurması ve yaşaması için gerekli olan tek şeydir.

Her zaman için daha fazlası; daha iyisi demek, daha fazla üretim demektir. Daha fazla sahiplenme ve daha çok istemek demektir. Sahiplenme, “paylaşmamak” demektir. Paylaşmamak “Savaş” demektir. Savaş; silah, tehlikeli nükleer deneyler, kirlilik ve atık madde demektir. Belki de dünyayı bir düğmeye basarak, nükleer savaşın eşiğine getirmek demektir.

Ve bunun adı da açgözlülüktür.

Her birimiz; kendimiz adına, her şeyin daha fazlasını istediğimiz sürece, elimizdekileri paylaşmayı reddettikçe ve diğerlerinin varlığını içimize sindiremedikçe, şu anda dünya insanlığını oluşturan küresel bilinç kendi iç dinamiklerinde değişimini gerçekleştiremeyecektir. Henüz geç olmadan, dünya gezegeninden başka gidecek başka bir yerimizin olmadığını, tüm açıklığı ile anlayabilirsek, dünyada yaşayan diğer insan kardeşlerimiz ve gezegende yaşayan diğer canlı türleri ile birlikte dünya ekolojik sistemini oluşturduğumuzu kavrayabiliriz. Bu kavrayış bizlerin; yarınlarımızın ve geleceğimizin garantisi olacağı gibi, sevgi bilincine evrilmemize de yardımcı olacaktır.

İnsanoğlunun içine bakarak, her şeyin daha fazlasını, her şeyin daha iyisini isteyen “egonun açgözlülüğü”nü görmesi, “üretime talep oluşturan tüketim alışkanlığı”nı gözden geçirip değiştirmesine neden olacaktır. Tüketim alışkanlığının değişmesi, üretimi yapan kişilerin, değişen alışkanlıklar neticesinde, dünyayı daha az kirleten ve daha çok çevreyi düşünen üretimler yapmasıyla sonuçlanır.

İnsanın; illüzyonların peşinde koşturan, dünyada olan kaosun ve kargaşanın baş sorumlusu egosunu fark etmesi ve dengelemesi hayrına olacaktır.

Fark etmek; fark edilen “şey” ile ilgili sorumluluk almaktır. Sorumluluk almak, fark ettiğimiz şeyi, düzeltebilme ve dönüştürme gücünü içimizde aynı anda bulmamız anlamına gelir. Ve bir kez dönüşüm başladığında, dağdan ufak bir kartopunun aşağıya inmesi gibi, her şeyi siler ve temizler. Açgözlülüğün fark edilmesi, her şeyin başlangıcıdır. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek, çevremize uyumlu kılmak, psikolojik açmazlarımızı dengeleyebilmek, zihinsel kısa vadeli aklımızı genişletebilmek için içimizde bulacağımız güç, bu farkındalıktan doğacaktır.

Ve bu, yeryüzünde yaşayan insanlık için, yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Bilinçli varoluştur. Sevgi bilincidir.

Nilgün Nart

İstanbul / Turkiye 2007

"Açgözlülük insanı kör ve sağır eder. Hakikati görmeye mani olur!"

Mevlana

"Dünya vatandaşları, haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir. "

Atatürk

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 607
Kayıt tarihi
: 13.12.10
 
 

Öncelikle Dünya gezegeninde yaşayan bir insan olarak ve toplum içinde yazar- sanatçı  kimliğimden..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster