Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Aralık '10

 
Kategori
Küresel Isınma
Okunma Sayısı
985
 

Sevgi Bilinci III - Değişimin Özü; Farkındalık

Sevgi Bilinci III - Değişimin Özü; Farkındalık
 

Gezegende, diğer türler gibi misafiriz. Yaşamı yaşatalım.


Farkındalık, bilincin eylemidir. farkındalık bilincin; kendinden başka bir şeyin, nesnenin, düşüncelerin, arzuların üstüne odaklanma halidir. Farkındalık nesneyi fark ettiği anda, bilinç oluşur. İnsan aslında bilinçtir. Farkındalığın, odaklandığı nesne veya olguları bırakıp, başka nesne ve olguların üzerine odaklanmasını veya onlarla olan ilişkisinin şeklini değiştirmesini, “bilincin derinleşmesi veya değişimi” olarak adlandırabiliriz.

Biz insan olarak farkındalığımızı; kazanan-kaybeden olgusundan, “enlerin” ve “daha çokların” nasıl elde edileceğinden, bizi değerlerinden ayıran, onları sevmemize ve kendimiz gibi bilmemize engel olan her türlü inancın, nefretin, kinin, öfkenin üzerinden, maddenin esaretinde tutan tüketim alışkanlıklarımızdan çektiğimizde ve odağımıza; sevgiyi, paylaşmayı, barışı, dünyayı iyileştirmeyi, birlikte dünya gezegeninde daha huzurlu ve mutlu nasıl yaşayabileceğimiz gibi, yaşamsal konuları aldığımızda, bilincimiz de değişmeye başlayabilir:

Düşlerimiz ve düşüncelerimiz, geleceğimizi yaratır.

“İnsanın hayatı, insanın hayalidir.”

Andre Gide

Küresel ısınmadan bahsederken, nedense sürekli fabrikaların sanayinin, çok uluslu üretim şirketlerinin alması gereken önlemlerden, onlara verilecek cezalardan, çevreyi kirletenlere uygulanacak yaptırımlardan ve üretim sonucu açığa çıkan gazların ve atıkların ne yapılacağından ve hatta bu atıkların ticari olarak değerlendirilmesinin hesapları yapılıyor.

Ancak ve ancak, atık maddeleri üreten fabrikalara, sanayiye, kuruluşlara ve kişilere cezalar verilirse, yaptırımlar uygulanırsa ve uluslararası anlaşmalar imzalanabilirse; küresel ısınmanın durdurulacağına ve felaketlerin önüne geçilebileceğine inanılıyor.

Tabiî ki önlemlerin alınması, yaptırımların uygulanması, atık madde üreten yerlerin cezalandırılması gerekmektedir. Anlaşmaların ve işbirliklerinin sağlanması, küresel ısınmanın durdurulması ve gezegenin dengelenmesi için şarttır.

Fakat, sorun şuradadır: Uluslararası işbirlikleri, anlaşmalar, imzalar, önlemler, yaptırımlar, cezalar tek başına yeterli değildir. Aynı şekilde dünya ülkelerinde yaşayan toplumların; gezegen ve yaşam konusunda dengeli bir varoluşa geçebilmeleri, bilinçli ve duyarlı toplumlar olabilmeleri için, bilinçlendirilmeye ve eğitilmeye ihtiyaçları vardır.

Dünyada üretilen her mal ve her ürün, dünya toplumu tarafından satın alınsın ve tüketilsin diye üretilmektedir. Globalleşen dünya ekonomisinde hedef kitle, bütün dünya toplumudur. Üretim ve pazarlama şirketleri; bizlere, ihtiyacımız olmayan ürünleri pazarlamak için, psişemizde çılgıncasına bir araştırma içindeler. Ürünlerin imajlarını bilinçaltımıza atmak suretiyle, “satın alınması konusunda şartlanma yaratmak” için, inanılmadık “reklam modelleri” üzerinde çalışılıyor ve yaratılıyor. Ertesi gün, basitçe gidiyoruz ve ürünleri satın alıyoruz. Nedenini sorgulamıyoruz bile.

Tıpkı, “her ürüne göre yeniden programlanabilen robotlar” gibiyiz. Üreticiler bile bizi, bizden daha iyi tanıyor. Sanki artık biz, biz değiliz.

Satın aldığımız ürünlerin, bize ne şekilde hizmet ettiğini, ne anlamda faydası olduğunu, bize ve çevreye zararlı olup olmadığını gerçekten sorgulamıyoruz.

Bilinçli tüketiciler olmadığımız için, kendi gerçek ihtiyaçlarımızın dışında yaratılan tüketim alışkanlığının kurbanı oluyoruz. Kişilerin artan ihtiyaçlarını karşılamak için; daha çok para kazanması, daha çok para kazanabilmesi içinde, başarılı olması ve daha fazla hüner sergilemesi gerekiyor. Sürekli körüklenen tüketim alışkanlığımızın ihtiyaçlarına cevap verebilmemiz ve bu şekilde daha fazlasını satın almaya devam edebilmemiz için, daha çok kazanmamız gerekiyor.

Her seferinde; daha çok kazanmak, daha çok tüketmek demektir. Daha çok tüketmek daha fazla üretim demektir. Daha fazla üretim, daha fazla fabrika, daha fazla çevresel kirlilik ve gezegenin daha hızlı bir şekilde ısınmaya devam etmesi anlamına gelir. Her birimizin daha çok tüketmeyi, daha çokları istemeyi, aynı alışkanlıkları ve inançları sürdürmeyi devam edişimizde, küresel ısınma yoluyla; dengesiz hava koşullarına, eriyen buzullara, bozulan ekolojik dengelere ve akabinde gelecek yeryüzü felaketlerine bir davetiye daha çıkarılacaktır. Kısır döngü, bu şekilde bir yerde kırılana kadar uzayıp gidecektir.

Kısaca dünyada yaşanan her şeyden kendi adımıza sorumluyuz:

*Sanayi patronlarının, çevreyi kirleten fabrika kapılarına kilit vuracağını sanıyorsak, yanılıyoruz.

*Silahı ve savaş teknolojisini üretenlerin, artık silah üretmeyeceklerini ve tehlikeli nükleer denemeler yapmayacağını sanıyorsak, yanılıyoruz.

*Dünyayı yöneten ülke liderlerinin hepimizi, bütün dünyayı düşünerek hareket ettiğini düşünüyorsak, yanılıyoruz.

Neden mi?

Çünkü, biz değişmedik.

Çünkü, bizim bilincimizin içeriği ve ilişkileri değişmedi.

Çünkü, tüketim alışkanlığımız, arzularımız, isteklerimiz, beklentilerimiz, inançlarımız, sınırlarımız değişmedi.

Bir şeylerin ve toplumun değişmesi için, önce toplumu oluşturan; biz bireylerin değişmesi gerekiyor. Çünkü toplum tek tek bizlerden oluşuyor.

“Dünyada görmek istediğiniz değişiklik ne ise, o olun”

Mahatma Gandhi

Şu ana kadar yapılan nükleer denemelerde, dünya ve üzerinde bulunan bütün canlıların ve sistemlerin, dünyanın çekirdeğinin ve yörünge konumunun ne kadar zarar görmüş olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz?

Henüz kamuoyuna yansımamış, gizli bölgelerdeki yeraltı laboratuarlarında, bilim adamlarının nelerle uğraştıklarını biliyor musunuz?

Ürettikleri biyolojik silahlardan ve teknolojilerden, oyun oynadıkları atomlardan, radyoaktif maddelerden ve bunlarla ilgili yapılan deneylerden haberiniz var mı?

Bu teknolojilerin üretilmesine vesile olan finansöründen araştırmacısına, yöneticisinden pazarlamacısına, ne yapacağız?

Dünya toplumu olarak, tüm bu işlere vesile olan kişilere, nasıl bir ceza keseceğiz? Ne tür bir yaptırım uygulayacağız?

İnsanoğlunun beyninin içindeki korkunçluktan, açgözlülükten, nefretten, erdemsizlikten, sıradanlıktan, çekişmeden ve kargaşadan ve açgözlü egosundan nasıl emin olabiliriz?

İnsanların “henüz ortaya çıkmamış” açgözlü ve yıkıcı sonuçlar üretecek düşüncelerine ve isteklerine, ruhuna da ceza verebilir miyiz?

Nereye kadar, ceza kesip yaptırım uygulayabiliriz?

Her bir insanın Ruh’unun bekçiliğini nasıl yapabiliriz?

İşte tam burada toplumsal bilincin; tek tek dünya toplumunu oluşturan her bireydeki değişimin, ne kadar zorunlu olduğunu görebiliriz. Çünkü, hepimiz tek tek değişmezsek, küresel ısınmayı yaratan, aynı toplumsal bilincin düşüncelerini ve eylemlerini üretmeye devam edeceğiz.

Her birimiz, tek tek insanlarla hayatla ile ilişkimizi, düşüncelerimizi, isteklerimizi, inançlarımızı, sınırlarımızı, kalıplarımızı, yargılarımızı, tanımlarımızı değiştirebildiğimizde; toplumsal bilinci, dolayısıyla “Dünyanın Kaderi”ni de değiştirebileceğiz.

Özlediğimiz değişimi yaratabilmek için; önce içimize ve kendimize cesurca bakabilmeliyiz. Her şeyin daha daha fazlasını istemekten, yalnızca kendimiz için istemekten vazgeçmeliyiz. Diğerlerinin varlığını içimize sindirmeliyiz. İçimizdeki isteklerin ve arzuların kargaşasını görebilmeliyiz. Kalıplarımız, şartlanmalarımız yargılarımızı ve nelerin “Gerçek Biz” olduğunu fark edebilmeliyiz. Nelerin bizde kalacağına ve nelerin değişmesi gerektiğine, dışardan etki almadan, dürüstçe ve pozitif bir Ruh eğilimiyle karar verebilmeliyiz.

Seçimlerimizde, ilişkilerimizde ve beklentilerimizde etki-tepki kanunlarının dinamiklerini fark ederek ve bu dinamiğin dışına çıkarak, gerçekleştirmeye çalıştığımız, “Sevgi Bilinci”ne geçişimizi yapabilmeliyiz. Sevgi bilincinin temeli olan; koşulsuzca vermeyi, paylaşmayı, desteklemeyi, bu süreçte öğrenmemiz hayrımıza olacaktır. Koşulsuzluğu ve paylaşmayı ise; kendimizi sevdiğimize, kedimizi, diğer insan kardeşlerimizi, gezegeni ve üzerindeki canlıları bütün bir organizmanın fonksiyonları olarak kabullenebildiğimizde ve algıladığımızda yapabiliriz. Bu kabulleniş ve algılayış; zararsız ve dengeli bir varoluşun temelidir.

Dengelenmek; kendi içimize, zihnimize duygularımıza, isteklerimize, açgözlülüğümüze, nefretimize, kendimizle ilgili her türlü hislerimize, kısaca imaj olarak oluşturulmuş kişiliğe, korkusuzca bakabildiğimizde ve bizde olmakta olanı, dürüstçe net bir şekilde görebildiğimizde ortaya çıkan bir merkezlenme ve ruhsal doygunluk halidir.

Eğer içimize dürüstçe bakabilirsek, yapılması gerekeni içsel olarak biliriz. Bizim içimize dürüstçe bakabilmemizin ödülü, bize huzur olarak yansıyacaktır. İçsel huzurumuz dürüstlüğümüzün ölçütüdür. Huzur, hiçbir zaman içsel kayıtsızlık ve duyarsızlık hali değildir. Huzur, kendinden ve yaptığından “hoşnutluk” hailidir. Huzur bizi dengeler ve olgunlaştırır.

Olgunluğun geçen yaşlarla ilgisi yoktur. Olgunluk idraklerle ve kendi içimizde bize ait gerçekleri görmekle ve “kendi gerçeğimiz” olup olmamamızla alakalıdır.

İçimizdeki değişimle birlikte, dışımızda değişmeye başlar. Değişimimiz, yaptığımız seçimlere ve aldığımız kararlara yansır.

Yaptığımız seçimler ve aldığımız kararlar; bizler dengelendikçe ve olgunlaştıkça, diğer insan kardeşlerimizi ve dünyayı da içine alan kararlar olur. Biz değiştikçe; ilişkilerimiz, çevremiz, alışkanlıklarımız, inançlarımız, sınırlarımız da değişmeye başlar. Ve bu şekilde; yavaş yavaş Sevgi Bilinci’ne evriliriz. Bir alışkanlığı daha yüksek bir hal ile değiştirmek, biraz iyiyi daha iyi yapmak, bırakılması gerekeni cesurca bırakmak şeklinde; kendimizi her seferinde bizi biz olarak aşmamıza neden olan; iyiye güzele yol alırız.

Sevginin; içsel huzur ve barışın yolunda yürürken en büyük yardımcımız, içimizde kendimize, diğerlerine ve dünyaya karşı göstereceğiniz şefkat ve merhamettir.

“Değişim Sürecimiz”in, şiddeti ve acısı, şefkat-merhamet duygularımızı ve yeteneğimizi geliştirdiğimiz oranda azalır. Şefkat; kendimizin ve diğerlerinin değişim süreçlerine ve olmakta oldukları kişi olabilmelerine izin verebilme ve bütün bunları yaparken de dengemizde kalabilme gücü ve yeteneğidir. Şefkat ve merhamet hisleri diğerlerini ve dünyayı sevebilme, sayabilme ve sevgiyle kucaklayabilme gücümüzü besler.

Ve biz; sevgi, içsel huzur ve barışın yolunda, Sevgi Bilinci’ne evrilirken; eskisi gibi dünyayı kirletecek, felaketlere sürükleyecek tüketimlerin üretimlerine neden olamayız. Hassas bir terazi gibiyizdir. Çünkü; basitçe kendimizi, diğerlerini ve dünyayı seviyor oluruz. İnsan, merhameti yeteri kadar hissedebilirse ve yaşamanın her alanına düşüncelerine, eylemlerine yansıtabilirse, dünyada ne savaşlar olur, ne de savaş teknolojileri ne açlık, ne kıtlık, ne de felaketler olur.

Ve biz değiştiğimiz için, toplumsal bilinç değişir.

Toplumsal bilinç değiştiği için, üretim modelleri değişir.

Üretim modelleri değiştiği için, küresel ısınma ve dünya dengeye gelmeye başlar.

Dünya dengelenmeye başladığı için, türümüzün ve üzerinde yaşadığınız gezegenin kaderini değiştirmiş oluruz.

Ve biz, “bize öğretilenlerin ve kaderimizin kölesi değil, efendisi” oluruz.

“İnsan, varolan, türlerin en güçlüsü değildir, en zekisi de değildir. Hayatta kalan değişime en çok ayak uydurabilendir.”

Charles Darwin


Nilgün Nart

İstanbul / Türkiye 2007

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 607
Kayıt tarihi
: 13.12.10
 
 

Öncelikle Dünya gezegeninde yaşayan bir insan olarak ve toplum içinde yazar- sanatçı  kimliğimden..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster