Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Ekim '11

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
11796
 

Sevgi öğrenilen bir şey midir?.. Bir sav ve karşı sav irdelemesi...

Sevgi öğrenilen bir şey midir?.. Bir sav ve karşı sav irdelemesi...
 

Bu yazımda, aynı örnekten yola çıkarak birbirine bağlı iki konuyu anlatacağım.
Bunlardan biri, asıl konu olan “Sevgi öğrenilen bir şey midir” sorusu, diğeri ise bir “karşı sav” nasıl olmalıdır… veya aşağıdaki gibi bir karşı sav olursa, ne gibi bir sonuç doğurur hususundan hareketle, esasen hem insan psikolojisi bağlamında ve iletişimler açısından, hem de felsefi bir yaklaşımla da insanın “doğru düşünebilmesi”  sorunsalına  şimdilik çok az da olsa değinmiş olacağım.

Sevgi öğrenilen birşeydir.
Evet, ben bunu savunurum.
Kaldı ki, bu konuda yazılmış pek çok psikoloji ve felsefe kitabı da zaten bu savımı doğrular.

Ancak buna rağmen, bunun aksini iddia ederek, pek ala biri de çıkıp diyebilir ki mesela:
Sevgi öğrenilendir” demişsiniz…Pek yanılmışsınız... Sevgi doğuştandır. Öğretilemez. Kimse çiçek sevgisini, hayvan sevgisini, anne-baba sevgisini size öğretmez. Varsa vardır, yoksa yoktur... Siz sanırım, AŞK ile SEVGİ'yi, fena halde birbirine karıştırmışsınız... Öğretilen AŞK'tır... Toplumdan topluma farklı AŞK anlayışları olması bundandır. Ama toplumdan topluma değişen ana-baba sevgisi yoktur.

Oysa bence de böyle diyen biri asıl, aşk ile sevgiyi karıştırmaktan da öte, elma ile muzu bile fena halde birbirine karıştırmaktadır. (neden muzu dediğim ilerleyen satırlarda, karşı savın devamı olan cümlelerde sanırım ki farkedilecektir)
Çok yanlış cümlelerdir bunlar.
Ve insanları da yanlışa, yanılgıya yöneltmektedir.
Üstelik arada daha önceden hiçbir muhataplık da yoksa mesela, sav sahibinin, karşı sav sahibine yapılmış hiçbir saygısızlığı, haksızlığı veya yanlışlığı da yok ise,  hatta ayrıca, savını ifade ettiği şahıs da zaten karşı sav sahibi olmayıp, bu savını başka birine ifade ettiği halde, karşı sav sahibi konuya hariçten dahil olup direkt sav sahibine hitaben mesela böyle demişse, yanlış, daha da bir önem kazanır ve daha da bir yanlışlaşır.
Neden?

Bir defa herşeyden önce, agresif kurulmuş cümlelerdir.
Dolayısıyla bu durum, ister istemez, bu kişinin “niyetini”, dolayısıyla sevgisizliğini de sorgulatır insana. –ki sorgulatmalıdır da zaten insanlara.
Gerçekten bir konuyu açıklığa kavuşturmanın veya aynı fikirde olmamanın ifade şekli, bir konuda fikir teatisinde bulunmanın içeriği, akışı ve uslubu, tartışma kültürü bu değildir.
Hele de özellikle, asıl temeli zaten “sevgi” üzerine olan bir sav söz konusu olduğunda, bu durum çok daha bir önem, öncelik ve anlam kazanır.

İnsan sevgisi gereği, anlayışla, izanla, hoşgörüyle ve insanları ciddiye alarak bir açıklayıcılık, anlatıcılık, bir doğruyu veya yanlışı ya da bir yanılgıyı insan yararına sunuş da bu değildir. Dolayısıyla insana saygı duyuş ve değer veriş de bu değildir.

Otomatikman bu tür cümleler, bir “iyi niyet” olarak algılanmaz.  Hele de öncesinde karşı sav sahibinin durup dururken yine sav sahibini hedef alan bir takım olumsuz/çirkin söylemleri olmuşsa hiç algılanmaz. Karşı savı bu şekilde ifade etmek, iyi niyetle sadece “kendi fikrini” savunuş veya “bunun asıl doğrusu acaba hangisidir”i arayış değil, aksine, karşı tarafa ille de bir şekilde muhalafet etmek suretiyle kendi fikrini dayatma ve rencide etme arzusunu gösterir. Kendisinin baskın ve bilir olduğunu gösterme-kanıtlama kaygısıyla, kendisini önemsetme çabasını, böylelikle de karşı tarafı bir dışlayışı ve hafifseyiş, küçümseyiş ve aşağılayışı belirgin kılıp, kişinin insana sevgiyi, saygıyı bilmediğini, tartışma kültürünü de bilmediğini, dolayısıyla asıl amacının da başka olduğu algısını yaratarak insanda,  konuyu çözümleyici ve ikna edici olmaktan da uzak kalır.

Zira karşı savı takip eden cümleler, içerik olarak da zaten yanlıştır ve mantık hataları içermektedir. Mesela özellikle son cümle “gerçek”le zaten bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla, böyle ifade edilmiş bir “karşı sav”, bunun sağlıklı ve doğru bir düşüncenin, sağlıklı ve doğru bir hissiyatın ve sağlıklı ve doğru bir amacın ürünü olmadığını da açıkça ortaya koyar veya en azından öyle algılatır karşı tarafa. Ve kişi de bu karşı sav sahibini ciddiye almaz, alamaz, saygı da duymaz, duyamaz haliyle.

O nedenledir ki zaten ben de “insanları ciddiye alarak”, insanı sevmenin gereğini yerine getirmek üzere yazılarımı yazmaktayım. Zira sav veya karşı sav insanları yanıltabilir, insanların yanılmasını ise kesinlikle önlemek gerekir. Çünkü insan sevgisi zaten bunu gerektirir. Neden? Yanlış ve yanılgı insana zarar verir çünkü. İnsana “doğru” lazımdır.

Çünkü, evet cümlelerin içeriği de yanlıştır ve bir yanlışı ve yanılgıyı savunmaktadır. Ve özellikle şuna dikkat çekmek isterim ki, “bana göre değil”, “gerçeğe göre” üstelik.
Neden?
Cümle cümle ilerleyerek, inceleyelim ve üzerinde düşünerek irdeleyelim, gerçekten doğru mudur, yanlış mıdır ifade edilen cümleler hep birlikte bir bakalım:
Ama öncelikle şu, konunun zaten asıl özü olan, “sevgi doğuştandır. Öğretilemez” ifadesini ele almamız gerekir tabii ilk olarak…

Şöyle ki, daha en başta yaradılışta, adına insan dediğimiz varlığın mayası sevgiyle yoğrulmuştur, yani içgüdü alanında genetik bilgi kodlaması olarak DNA'sında bir sevme YETİ ve YETENEĞİ ile doğar insan. Bu “yeti ve yetenek” her insanda kesinlikle vardır. Ama bu, insanda daha doğuştan bir “sevgi var” demek değildir. Yok demek de değildir. Sadece, insan DNA’sında kayıtlı, sevgiye ilişkin henüz "ham" bir veridir bu. Potansiyel bir niteliktedir yani, işlenmesi gerekir. Tıpkı insanın kendisinin de doğduğu anda henüz bir insan olmayıp, “insan olmaya aday”, sadece potansiyel bir insan, potansiyel bir varlık olması gibi aynen.  Çünkü malum, insan doğmakla, “insan olmak” ayrı şeylerdir. Herhalde insana ve doğruya kafa yoran hiçkimsenin buna itirazı olmaz diye düşünüyorum. Zira bu tür şeylere kafa yormayanlar, “insan nedir, doğru nedir”i sorgulamayanlar, düşünmeyenler, bu tip konularla ilgilenmeyenler, zaten hitap ettiğimiz kitlenin dışındadır.

Ve evet, sevgi, öğrenilen bir şeydir, öğretildikçe öğrenir olur insan sevmeyi. Ona sevgi verildikçe sevgi vermeyi öğrenir. Aksi takdirde sadece "alıcı" olarak kalır. Sevgi veremezleşir, bencil sevgileri sevgi sanır. Kanıtı da çok net ve açıktır zaten. Bir, sevgisiz bırakılmış ya da kalmış, sevemeyen, sevmekten korkan, sevgisiz insanları düşününüz, bir de insan sevgisiyle dopdolu insanları! Peki bu fark nereden kaynaklanıyor dersiniz? Sevgiyi öğrenmemiş ya da öğrenememiş olmaktan.

Oysa karşı sav sahibi gibi daha doğuştan “Varsa vardır, yoksa yoktur” denildiğinde ise, hayır işte, kişi sevgiyi öğrenmiştir veya öğrenmemiştir! diyorum ben de.
Hiçbir insan ne sevgisiz doğar, ne de “sevgi var” olarak doğar. İnsanda var olan “sadece”, insanın kendinde sevgi var edebilmesini sağlayacak ve onu sevmeye ve sevgiye yöneltecek olan bir yeti ve yetenek ile birlikte bir sevgi içgüdüsünün, yani sevme ve sevilme “ihtiyacının” bulunmasıdır.

Buna karşın, karşı sav sahibi devam etmiştir cümlelerine ve demiştir ki mesela:
Bakınız, "Sevgi" nin doğuştan geldiğini kabul etmişsiniz... Benim dediğim bu... "SEVGİ ÖĞRETİLMEZ" dediğim de... Ha toplumsal koşullar bu sevgiyi geliştirir, yayar mı, elbet yayar...Bunu inkâr etmedim ki... Ama bu "sevginin" "öğretilen" olduğunu getirmez... O insanın DOĞASINDA VARDIR...  Laf aramızda insanda "İÇGÜDÜ" yoktur... "İÇGÜDÜ" hayvanda vardır... İnsandaki "İÇDÜRTÜ" dür... Bilim insanda iki "İÇGÜDÜDEN" söz eder... "DOKUNMA VE EMME" ya siz haklısınız, ya da benim okuduğum kitaplar haksız...

Bir defa büyük bir mantık hatası olduğu şuradan da belli, hem, “sevgi insanın doğasında vardır” denmekte, hem de sevgi insanda ya doğuştan vardır, ya da yoktur denmekte!  Hangisi? Var mıdır, yok mudur? Bir şeyi savunurken, ya da birşeye itiraz ederken, önce buna bir karar vermeli itiraz eden, kendi görüşünün doğruluğunu savunan. Tutarlı olmalı. Bir savın sağlamlığının bir kanıtı da, o savı açıklamaya çalışan cümlelerin tutarlılığında da yatar çünkü. Sevgi, doğasında mıdır insanın, yani doğuştan mıdır varlığı… ama eğer “ya vardır ya yoktur”sa, nerede kaldı o zaman doğuştan olduğu ve  insanın doğasında bir sevgi var olduğu?
Çünkü ikisi birden olmaz, ya öyledir ya böyle. Ya doğuştandır (yani mahreçten gelen yaradılış gerçeğidir/gereğidir), doğuştansa her insanda zaten vardır, yok eğer her insanda ya vardır ya da yoktur ise, o zaman zaten doğuştan değildir, insanın doğasında (yaratılışında) sevgi yoktur anlamına gelir. Herhalde karşı sav sahibi “insanın doğası” ve“doğuştan” ifadelerini de asıl anlamı ile kullanmayarak, anlamlarını karıştırmaktadır. İnsanın doğası, bütün insanlarda bulunan, yani insan türünün “genel” “yaradılış” özelliği demektir ki zaten insandan insana değişmez. Mesela, “irade”nin de sadece insan türüne has bir özellik olması gibi.

Sanırım bu tanımlarla asıl ifade edilmek istenen, “kalıtımsal” olarak insandan insana değişen ve insanı insandan yüzeysel olarak ayıran,  birbirinden farklı kılan bir, insanın kendi soyundan, anasından babasından, nesebinden çocuğa geçen, “kalıtımsal genetik farklılıklar” kastediliyor olsa gerektir. Huy, karakter, fiziksel özellikleri boyu posu vb. “yakın geçmiş” mirası açısından. Yani insanın DNA sarmalındaki, kişinin sırf “kendine özel” o ufacık kısmı açısından. Fakat bunu insan doğası veya doğuştan kavramları ile karıştırıyor olsa dahi, “kalıtımsal doğuştanlık”, yani mesela “karakter” bile zaten insanda yine “sadece” sevgiye ve sevmeye “belki” daha bir yatkınlık veya sevgiyi öğrenmeye daha bir uzaklaştırıcılık getirecek kadar bir etkide olabilir ancak. Nasıl bir etkidir bu? Mesela kişi iyi huyludur, uyumludur veya güzeldir, sevimlidir, bu tür durumlar pek tabii ki sevilmeyi kolaylaştırır, çirkinse, aksi bir huydaysa, karakter özellikleri açısından sevimsiz ve iticiyse, kötü ve yanlış tutumlar sergileyen bir yapıdaysa, bu da sevilmeyi zorlaştıracağı için, kişi sevgi verilen yani öğretilen olarak daha nasipsiz kalacağı için, sevmeyi ve sevgiyi öğrenmekte de diğerine göre daha zorluk çekebilir gibi bir fark doğurabilir ancak.

Üstelik bu ifadeler, gerçekten kalıtımsal veya “kendine özel kişilik/kimlik yapısı” yerine kullanılmışsa eğer, ayrıca, zaten sevginin “insandan insana değiştiği” anlamını da taşıyarak, yine diğer cümleleriyle çelişmekte ve bu “değişkenliği” karşı sav sahibinin zaten kabul etmekte olduğunu da göstermektedir. Çünkü daha önceki cümlelerinde, sevgi ile aşkın karıştırılıp, sevginin değil, aşkın öğretilen olduğu ve zaten bu yüzden toplumdan topluma veya insandan insana farklı aşk anlayışları bulunduğunu ama sevginin, mesela ana baba sevgisinin toplumdan topluma “değişmediği” söylenerek, “toplumdan topluma değişen ana baba sevgisi yoktur”, denmişti.

Ve evet, çok gerçek dışı bir cümledir bu, çünkü nasıl yoktur? Öyle bir vardır ki!
Zira,  savunulanın tam aksine, bırakın toplumdan topluma değişmeyi, insandan insana bile değişir ana-baba sevgisi. Yoktur denmiş ama, vardır böyle bir şey! Öyle ki bırakın sevgiyi, resmen babasından veya annesinden nefret eden insanlar vardır örneğin. İnsan doğduğunda “sevgi”nin sadece bir “potansiyel niteliği” söz konusu olduğu için zaten “NÖTR” durumdadır da henüz. Sevgiye dair pozitif yönde şeyler öğrendiğinde insan, “sevgiyi” öğrenmiş olur, negatif yönde şeyler öğrendiğinde “nefreti” öğrenmiş olur.

Aynı şekilde çiçek sevgisi, hayvan sevgisi, vatan sevgisi, evlat sevgisi, hepsi bunların öğrenilir ve kişiden kişiye de değişir kesinlikle, asla aynı değildir her insanda! Evlat sevgisi ki, insanda en yoğun ve güçlü içgüdüsel sevgi potansiyelidir, ama öyle olmasına rağmen, evladını öldüren, doğurup çöpe atan analar da vardır. E nerde kaldı o zaman insanda evlat sevgisinin bile doğuştan direkt var olması, toplumdan topluma, insandan insana değişmediği? Çünkü kadın öğrenmemiştir, ya kendi itilmiş kakılmıştır ana babası tarafından veya çok kardeşli bir ortamda ya da kız çocuklarının- kadının horlandığı bir ortamda, hiç değer verilmeyen sürekli horlanan bir çevrede büyümüştür veya bulunmaktadır,  öğrenmemiştir ki evlat nedir, nasıl sevilir ve sevilmesi gerekir, bunun idrakında değildir. Peki idrak nedir? İdrak denilen şey de işte ancak öğrenerek, anlayarak oluşur zaten insanda.

İnsan doğduğunda “sevgi” insanda yoktur henüz, sonradan kazanılır, öğrenilir. İnsanda doğduğunda var olan, insanın sevgiye İHTİYACI olduğuna dair bir “bilgidir” sadece DNA’sında! Ve bu ihtiyacı giderebileceği yeti ve yeteneğe sahip oluşudur. Ve bu her insanda vardır, aynıdır, kiminde var kiminde yok değildir. Ama sadece buraya kadarki kısmı, bütün insanlar için geçerlidir ve hiçbir insanda değişmez. İşin insandan insana değişen kısmı ise, bundan sonrasında (doğumdan sonrasında) insanın sevgiyi öğrenip öğrenmemesine ilişkindir. Sevgiyi idrak edip, etmemesinin doğal sonucudur. Sevgi, idrak edildiğinde ancak insanda pozitif yönde, yani sevme yönünde var olur, sevebilir olur insan. Demek ki bebeğini öldüren o ana öğrenmemiştir; Bilmemektedir. Oysa eğer sevgi gerçekten toplumdan topluma, insandan insana değişmeyen, doğuştan insanda var olan, öğrenilmeyen bir şey olaydı, bilirdi de zaten! Hem öğrenmemiştir, hem de öğretilmemiştir de belki, belki de görmemiştir ki evlat sevgisi nedir, evlat nedir, anne nedir, baba nedir, sevgi nedir, ne demektir… Bilmiyordur… öğrenmedikçe, bilemez de zaten nedir sevgi, ne me nem birşeydir.

Doğuştan insanda varolan bir şey değildir çünkü sevgi; yoktur henüz sevgi, insan doğduğunda. İnsanı sevgiyi bilmeye, sevgiyi öğrenmeye ve sevmeye yöneltecek yeti, yetenek ve ihtiyaç mevcuttur insanda sadece, doğuştan! Aynı şekilde, mesela kedi köpek vs. hayvan sevmeyen, o sevgiyle büyümemiş bir insanla, kedi köpek seven, besleyen bir ailenin içinde büyümüş çocuğun da hayvan sevgisi kesinlikle farklıdır ya da vardır veya yoktur. Varsa, öğrenmiştir çünkü hayvanı sevmeyi!

Oysa ne denmişti, “Kimse çiçek sevgisini, hayvan sevgisini, anne-baba sevgisini size öğretmez.” Yanlıştır işte! Bal gibi de öğretir, kesinlikle öğretilirse zaten ancak kişi bunları sever de olur. Cümlenin doğrusu asıl şudur: Kimse içinde, özünde daha doğuştan bir çiçek sevgisi, hayvan sevgisi, vatan sevgisi, anne baba sevgisi vs. ile doğmaz! Bütün insanlar bunları, ancak bildikçe, öğrendikçe, gördükçe, anladıkça, öğrenir, bilir ve sever.

Ve;
“Sevgi”nin, insanın yapı taşında bir “yeti ve yetenek” olarak, yani bir “potansiyel” olarak bulunuyor olması başka birşeydir, bunun doğuştan bir sevgi “var”lığı olup, öğrenilen bir şey olmadığını iddia etmek ayrı birşeydir. İnsanda doğuştan varolan şey sevgi potansiyeli ve sevgi ihtiyacıdır, sevginin kendisi değil henüz. Onun için böyle bir durum, sevginin öğrenilen bir şey olmadığı anlamına gelmez. İnsanda potansiyel olarak bir sevgi “yeti ve yeteneği” bulunması, sevginin öğrenilen bir şey olduğu gerçeğini yok etmez, aksine, tam da öyle olduğunu gösterir. Sevgi “öğrenilen” bir şeydir! Keza, sevginin öğretilen bir şey olması bir yana, öğrenilip öğrenilmemesi bile ayrı şeylerdir. Nitekim öğretildiği halde, öğrenememiş olanları da görmekteyiz.

Yine aynı şekilde, güdü ile dürtü de hem birbirine çokyakın, hem de farklı şeylerdir .Ve insanda da aynen hayvanlardaki gibi içgüdü bulunur, vardır. Dürtü ile güdü birbirini takip eden iki aşamadır. Biri insanda “istek” duygusunu doğurur, diğeri de o isteğe kişiyi ulaştıracak yolların arayışına ve hedefe ulaştıracak yönde hareket etmeye yöneltir. Yani bir anlamda da öğrenmeye, bilmeye yöneltir. Temelinde ise “ihtiyaç” yatar; Gereksinim, “açlık” yani. Kah egosal ihtiyaçlar, kah fizyolojik, biyolojik, ruhsal, duygusal, bilinçsel veya sosyal ihtiyaçlar. Sevgi de insanın bir “ihtiyacıdır”. O ihtiyaç giderildikçe ve “giderilirse”, kişi sevgiyi, dolayısıyla da sevmeyi de öğrenir. İnsanda da “sevgi” var olmuş olur. “Sevinç” de… yani mutluluk da var olmuş olur… Tıpkı bilinç gibi, bilgi gibi.

İnsanda sadece iki içgüdü bulunup bunun da dokunma ve emme olduğuna dair tanımlamanın  ise detaylarına hiç girmeyeceğim burada çünkü hem konu, asıl konuyla ilgisiz ve gereksiz bir şekilde uzar hem de, herhalde olsa olsa sadece kişinin fikri ne ise zikri de odur gibi bir dürtüyle öyle denmiş olsa gerek, diye düşünüyorum.  Zira, üstelik hiçbir seçkin ve ciddi bir bilim adamının, hiçbir seçkin ve ciddi kitabında böyle bir tanımlamaya rastlamadığımı da belirtmeliyim. O nedenle ben de ciddiye almıyor, alamıyor, sadece yanlışlığını belirtmenin dışında o cümleyle ilgili herhangi bir detaya girmeye de gerek duymuyorum şu anda doğaldır ki.


Sonuç olarak herhangi bir, hele de  kitap-lar okumuş insanların bu şekilde savlar üretmesini de aslen yine irdelemek gerekiyor. Çünkü insanlar, kendisinin doğru düşündüğüne inanıyor ama aslında yanılıyor. Yanıldığı için, yani doğru düşünemediği için de, kendisinin haklı olduğunu zannedebiliyor ve zannettirebiliyor da. O nedenle insanlara asıl,  “doğru düşünmenin” ne ve nasıl olduğunun öğretilmesi, kazandırılması gerekiyor. İnsan sevgisi de zaten bunu gerektiriyor. İşin paradoksal yanı, zaten insan olmak da yine bunu gerektiriyor. Yoksa gerçekten sağlıklı düşünen, insan sevgisi olan hiç kimse, yanlışı yanılgıyı savunmaz, savunamaz. Yanlışı yanılgıyı savunanı da haklı bulmaz, bulamaz. İmkansızdır bu! Buna tek sebep, insanın “bilmemesidir”! Bilmiyordur ki insan, yanlışı yanılgıyı savunuyordur, yanlış anlıyordur, yanlış anlayanı, yanlış düşüneni, yanlış yapanı, yanlışı savunanı savunuyordur. Yani sadece bilmediği için, sırf bilmediği için doğru düşünmüyor, doğru düşünemiyordur.

Çünkü üstelik, okumakla öğrenmek de farklı şeylerdir zaten. Okuduğu birşeyleri, ancak üzerinde düşünerek, ciddiye alarak, irdeleyerek sadece, ve kesinlikle “önyargısız ve peşin hükümsüz olarak düşünmekte ve hissetmekteyse” idrak eder, anlar ve öğrenir, zira insan. Ancak bu şekilde bilir ve haklı olur. Doğduğunda ise, sıfırdır henüz bilgisi, tıpkı sevgisi gibi, sevgi gibi. Öğrenmek de öğrenilir çünkü, öğrenmek de yine sadece bir yeti ve yetenek ve ihtiyaç olarak vardır insanda ama, kimi öğrenir, kimi öğrenmez ya da öğrenemez. Yoksa ne olacak, herkes okur. Okur ama anlar mı, anlamaz mı, ya da ne anlar mesela, gerçekten var olanı, doğruyu gerçeği, anlatılanı mı, yoksa sevgisizliğiyle, bilgisizliğiyle veya niyetleriyle, açlıklarıyla mütenasip şeyler mi anlar, ya da anlamak mı istemez, o önemli :)

İnsana, sevgilerimle…




Filiz Alev
06.10.2011

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgi öğrenilebilir ve öğretilebilir bir şeydir. Katılırım. Sevgiyi kitaplardan öğreniriz de sevmeyi kitap içinde sadece sezinleriz. Biz sevmeyi yaşadığımız ortam deneyimleriyle öğreniriz. Aile, arkadaşlık, okul, iş ve içinde var olduğumuz toplumsal düzendeki örnekleme algısıyla sevmeyi öğreniriz. "öğrenmek de öğrenilir bir şeydir" sözünüz süper bir eğitim ilkesi.

Muharrem Soyek 
 09.11.2016 12:52
Cevap :
Teşekkür ederim Sn. Soyek  10.11.2016 2:17
 

(Kadri Bey dvm)…. bütün bunların varlığı, mesela sevginin, bilincin, aklın da “gerçek” anlamda “tam da o anda” insanda zaten “var olduğu” demek değildir. O alan henüz boştur, dolduracak olan ve tamamlayacak olan insandır. Yaradan bu muhteşemliği oldurtmuştur, (yaradılışçılık), insanı insan türüne özel bu yeti ve yeterlilikle, potansiyelle donatmıştır, ama sevgiyi, bilinci, aklı oldurtacak asıl güç, asıl kaynak, “yetki”, “sorumluluk”, seçim, özgürlük ve hak, insandadır. (varoluşçuluk). Belki bu içeriği biraz daha açarak şu varoluşçuluğu ve yaradılışçılığı da bir yazıyla irdelerim, karar vermedim daha. Katılımınız için teşekkürler, selam ve saygılar…

Filiz Alev 
 11.10.2011 1:53
 

nèfesim kesildi ya:)) Luz Clarita diye bir dizi vardi. Orada Peder Salvador'un bi repligi vardir: ''bazen mutlu olmak, dogru seyi yapmaktan daha önemlidir.'' Ùniversite sinavinda cok iyi puan almis bir genc varsayalim; ailesi tip, o ise psikoloji yazmak ister. Cocuga göre dogru olan, kendini mutlu hissedecegi ve basarili olacagi psikoloai, ailesine göre bereday(bo$) bir bölúmdùr oysa ki...yani $unu söylemeye calisiyorum; dogru degil, dogrular vardir. Diger kavramlari da varin siz dùsùnùn. Yazinizi, sabirsizlikla bekleyecem:)))

R Bayram 
 10.10.2011 18:27
Cevap :
:)) Evet, o konuda yazdığımda, gerekirse eğer, doğru hakkında da fikirleri çarpıştırırız gene... :) Tekrar teşekkürler, yazılarda görüşmek üzere...  10.10.2011 21:40
 

oluşturup, düşüncesini disipline etmesi gerekir ki, adına “doğru düşünmek” ya da “bütünü görmek” derim ben; bu da hem “bütünü”-ormanı, hem de ağaçları, yani bütünü oluşturan her ayrıntıyı tek bir detayı (gerçeği) dahi atlamadan mümkün olduğunca görmeyi ve bilmeyi gerektirir. Önünü, ileriyi görmek gibi de birşeydir bu. Ve hiç de kolay bir şey de değildir. Kolay bir şey olaydı, bütün insanlar da başarırdı zaten. Hiçbir insan da yanılmazdı. Ama sadece bir noktaya kadar zordur. O püf noktasını yakaladıktan sonra müthiş bir şekilde kolaylaşır da herşey, artık çoğu şeyi, doğru düşünür, doğru değerlendirir, doğru yapar olur insan. O noktaya da “farkındalık” diyoruz işte. Ama gerçek farkındalık tabii… yoksa farkında olduğunu sanmak değil tabii ki yine:) Şimdilik sağlıcakla diyor ve varlığınız için, katkınız için çok çok teşekkür ediyorum, daha nice yazılara temennisiyle ve sevgiyle…

Filiz Alev 
 10.10.2011 17:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 144
Toplam yorum
: 1647
Toplam mesaj
: 185
Ort. okunma sayısı
: 3056
Kayıt tarihi
: 03.03.11
 
 

Ekonomistim, emekliyim. İki evlat annesiyim. Müzikle ilgilenirim, bestelerim vardır. Düşünürüm, a..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster