Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '19

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
87
 

Sevgiden Güçlü Ne Var?


Âteş gibi bir nehr akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından.

                    Ahmet HÂŞİM

            Gerçek bir öykü anlatmaya başlamıştım da yarım kalmıştı. Şöyle bir anımsayalım önce:

            1936’da Elmalı’nın bir köyünde doğar; hanım kahramanımız. Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen olan babasının açtığı ilkokulu bitirir. Başarılı bir öğrencidir ama 14 erkek arkadaşı Aksu Köy Enstitüsü’ne gider de, ablası gibi O da gidemez.

            “Kızlarla erkekler birlikte okurmuş; Aksu’da çünkü.”  O güne dek din tüccarları dışında hiçbir aydınla görüşüp konuşmamış olan dede, razı olur mu buna? Dede dururken, öğretmen de olsa, oğula söz düşer mi?

            Ortaokula nasıl gidecek? İlçe uzak mı uzak… Kaderine küsmekten başka ne gelir elinden, 12 yaşında bir kızın!

            Akranları gibi dalıp gitmişken ev ve köy işlerine, bir müfettiş çıkagelir okula bir gün. Müfettişten, köye bir biçki – dikiş kursu açılmasını ister kahramanımız. Bu isteği gerçekleşince çok sevinir.

            Fırsatı iyi değerlendirip hem dikiş öğrenir, hem nakış… Daha sonra Finike’ye atanır babası.

            Bir gün, Aksu Köy Enstitüsü mezunu genç bir öğretmen gelir evlerine. Der ki, kahramanımızın babasına: “Hocam, yarın annem ve babamla birlikte kız istemeye gideceğiz.  Mümkünse, sizin de gelmenizi rica ediyorum.”

            Gidilecek köyü ve aileyi tanımamakla birlikte, kabul eder, bu isteği babası.

            Sabahleyin, bir at arabasıyla hep birlikte çıkılır yola. Köye varılır, ev bulunur ama kız ve annesinin yaylada olduğu öğrenilir.

            Bu kez yayla yoluna düşülür; yaya olarak. Mevsim yazdır. Hava sıcak mı sıcak… Yokuş yukarı yol almak kolay mı? Terleyip yorulan genç kızımız, “Korkuteli’de kız mı yoktu? Ne işimiz var bizim bu dağlarda?” demesin mi?

            Damat adayının annesi gelip koluna girerek, “Senin gibi güzel bir kızı tanısaydım daha önce, gelir miydim hiç buralara…” deyiverir. Ve o âna kadar hiç düşünmediği bir şeyler geçmeye başlar genç kızımızın aklından.

            Zorla da olsa varırlar yaylaya. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymaz. Çünkü istenecek kız, bir başkasına verilmiştir çoktan. O yaz sonunda, genç öğretmen Mustafa Şanlı, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü sınavını kazanır. Gitmeden önce, “Allahaısmarladık” demeye gelir; kahramanımızın evlerine. Kahve ikram ederken göz göze geldiklerinde, öyle bir şimşek çakar ki 16 yaşındaki genç kızın beyninde ve yüreğinde, ötesini siz düşünüverin artık!

            Genç öğretmenin bu taraklarda bezi yoktur sanki. Aklı fikri Ankara’dadır O’nun.

            Mustafa Öğretmen’in annesi Ümmü Hanım, sık sık gelir gider; dikiş işleri verdiği genç kızın evlerine. Bir fırsatını düşürüp oğlundan söz eder her seferinde. Kahramanımız da ilgi ve merakla dinler. Ümmü Hanım, bir gün, “Mustafa şubat tatilinde geldiğinde seni istemeye geleceğiz.” demesin mi?

            Ne güzel bir müjdedir bu, ne güzel!

            Güzel, güzel de şu şubat da bir türlü gelmek bilmez ki!

            Bir akşam, evlerinde çorba içerlerken, babası, “Bizim genç öğretmen Mustafa gelmiş.” deyivermesin mi?

            Bu sözü duyan genç kızımızın elindeki çorba dolu kaşık, düşüverir yere?

            Anne ve baba, şaşkın şaşkın bakakalırlar kızlarına. Aşk böyle bir şeydir işte! Başına gelmeyen bilmez… Hele de tek yanlı aşk!..

İşte böyle bir aşkı, Ahmet Hâşim:
            “Âteş gibi bir nehr akıyordu
            Rûhumla o rûhun arasından”

diye anlatır. Genç kızın yüreğinden de, Hâşim’in deyişiyle “âteş gibi bir nehir” akıp geçmektedlr.

            Yemeden, içmeden kesilir. O şen şakrak kızdan eser kalmaz. Kimseyle konuşmaz olur. Anne, baba çok üzülür bu duruma.

            Bir gün sevgiyle kucaklar evladını baba ve; “Üzülme kızım, der; O gelmezse biz gider O’nu isteriz.”

            Babasının bu anlayışlı davranışı, biraz olsun su serper yüreğine.

            İki gün sonra kapı çalınır. Kapıyı açan genç kızımız, kimi görse beğenirsiniz karşısında?

            Mustafa… Evet, aşkından deliye döndüğü Mustafa’yla yüz yüze gelivermesin mi bir anda!

            Ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırır. Neyse ki babası, salona alır meslektaşını. Ailece sohbet ederlerken, gizli gizli bakışırlar birbirlerine… Derken, “Hocam, Türkân’la yalnız konuşabilir miyim?” der Mustafa.

            “Tabii konuşabilirsin” deyip baş başa bırakır onları. Henüz on altı yaşında ve aklı başından bir karış yukarıda olan Türkân, ne söylesin ki! Sırılsıklam âşıktır O. Mustafa konuşur yalnızca:

            “Bak, ev sorumluluğunu alamam ben. Düşüncelerimden dolayı hapse bile girebilirim. Böyle bir insanla evlenmek ister misin? Kahrımı çekebilir misin?” diye sorar.

            Ne söylerse “Evet” der kahramanımız. Dahası, “Hapse girersen, ekmeğini taşırım.” demeyi de unutmaz.

            Yirmi iki yaşındaki Mustafa, istediği cevabı almıştır. “Pekiyi, sen ne istersin, sen ne beklersin benden?” diye sormaz. Niçin sorsun ki? Kızların ne isteği olabilirmiş? Onları erkeklere hizmet etsin, erkekleri mutlu etsin; diye yaratmış Tanrı! Değil mi ya!

            Neyse, bırakalım biz felsefe yapmayı. Bu konuşmadan birkaç gün sonra aile arasında nişanlanırlar. Tatil bitiminde Ankara’daki okuluna döner Mustafa.

            Bir buçuk yıl nişanlı kalırlar. Bu sürede sık sık mektuplaşırlar.

            Yıl 1953’tür. O yıllarda Korkuteli’ye haftada bir gelirmiş posta. Çarşambaları… Her haftanın o gününü nasıl bir heyecanla beklermiş genç kızımız, bilemezsiniz. Hele hele postacı mektup getirmişse o gün, Türkân’daki sevinci bir görmeliydi!

            Yüksekokuldan mezun olunca Mustafa, evlilik hazırlıklarına başlanır. Başlanır da, genç öğretmenin Türkân’a karşı bir sevgi gösterisi, ilgisi, iltifatı yoktur nedense. Özene bezene gelinliğini giydiğinde bile, biricik aşkının; “Ay ne güzel oldun! Ne kadar yakıştı sana gelinlik!” demesini, elinden tutup yanaklarından öpmesini bekler ama nerde!..

            Ama beklediği ilgi ve sevgiyi görememeyi dert etmez kahramanımız. Mustafa Öğretmen,  O’nun yolunu açmıştır ya, daha ne ister!

            “Eşim lise öğretmeni olduğuna göre, ben de okuyarak kendini geliştirmeli, Mustafa’mdan geri kalmamalıyım.” diye düşünür ve öyle yapmaya karar verir.

            “Aşk ve sevgi bütün zorlukları yener” demişler. Bakalım yenecek mi? (Devam edecek)

Hüseyin Erkan                 

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

           

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 252
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 267
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster