Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Şubat '09

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
490
 

Sevgililer Günü nedeniyle

Sevgililer Günü nedeniyle
 

İki kedi bir olunca, samanlık ooohhoooo...


Sevgililer Günü Nedeniyle… Kendini Yiyenlere İthaf

“Evlenmekle”, “düzeyli birliktelik
” arasında ciddi farklar vardır.
Ortak noktaları bir yere kadar “iki gönlün bir olduğunun” zannedilmesidir...
Bu yüzdendir ki bir türlü fark edilmez ikamet edilen yerin “samanlık” olduğu...

Seyran olunan yerin samanlık olduğu fark edildiği noktadır “düzeyli birlikteliğin” gerçekte ne kadar “düzeysiz” olduğunun…
Çözüm kolaydır, geride atılmamış köprü bırakılmışsa “evli evine, köylü köyüne” dönmekte tereddüt etmez…

“Halkalı Kunte Kinte’ler”
için ise durum oldukça zordur.
Tepinmeyeceksin, çifte atmayacaksın ama samanlıkta ikamete de mecbur kalacaksın…
Üstelik sağılmak da cabası…

Çözüm olarak eş dost yardımıyla samanlığa biraz makyaj yapılsa ve taraflar “değnekleri saklamaya” söz verse bile, bu defa diğer sorunlar çıkmaya başlar ortaya…

İlk önce “sultanlıktan vaz geçtiği” için hükümranlığı elden gider, eski bekârın.
Alışkanlık olarak emredebileceğini sanır ama artık yeni bir sultan da vardır hüküm sürmek isteyen kıta sahanlığında.

Hele hele bir de “canım cicim” ayları denen, arka planında testosteron ve östrojen işbirliğinin yattığı derin devlet, “oynamıyorum artık” dediyse… bittttinnn…

Önceleri paylaşmak zorunda olunan televizyon programları bir bir gitmeye başlar elden.
Var mı öyle “kim kimi, nerde, nasssıl, naapmış” gibi kültürel programlar dururken; “belgeseldi, açık oturumdu”, “ne olacak bu memleketin haliydi” türünden saçmalıkların seyredilmesi.

Aslında “canım cicim”i çıkarırsan malum aylardan, geriye ne kaldığını ilk öğrenen de sen olursun…
Gerçekte samanlığın problemleri de çoktur ama Karamanın koyunu rolündeki “samanlık sakinlerininkiler” saymakla bitmez.

Hele hele hiç taviz vermeyecekleri husus huylarıdır.
Belirli süre ses çıkarılmıyorsa “gelin olan sarımsak” örnek alındığındandır.
Nasıl olsa kırk gün sonra görülecek olan ya Hanya’dır ya da Konya…

Kimse “ben kebap, et götürmeye” programlanmış azılı bir etçildim amma bundan sonra sana olan sevgim nedeniyle “vejetaryen takılacağım”.
Ya da “bu güne kadar vejetaryendim, ot, çöp Allah ne verdiyse geçinip giden bir “otçuldum”, ancak bundan sonra senin hatırına önüme gelen ceset parçalarını da götüren bir etçil canavar olacağım” demeyeceğinden yaşamın değişmez ve tek ortak zevki olan beslenme dahi zevk olmaktan çıkarak göreve dönüşür samanlıkta.

Bu dönemde yapılan en önemli hata tarafların huylarının değişebileceği beklentisidir.
Ders de almazlar söylenenlerden, “huylunun huyunda ısrar edeceğini“, sanki ben söylemişim gibi…

Geçim düzen uğruna anlamsızca yapılan “mecbur muyum” sorusunu savunma sanmaları, çaresizliğin en tipik sergilenişidir “samanlık sakinlerince”...
Eş, dost ve yakınlardan oluşan dünün “fasıl heyeti”, zalim bir “jüriye” dönüşmüştür şimdilerde.

“Dayanışma sendikasınca”,
sözbirliği içinde verilen hüküm kesindir “…siz evlisiniz” diye başlar ve gereği düşünüldü…”zamanla alışırsınız” diye sona erer…
“İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa” diye öğütler ekleme de unutulmaz…
Hadi koklaşın bakalım…

Koklaşma dürtüsünden alışkanlık çıkarılmaya çalışılır “değişmesi beklenen huylara”…
Aslında “paylaşmaya dünden razıdır aslan” da paylaşan kim…
Resmen adı konulmamış bir “işgal”dir yaşanan…

Bitmedi… Genel kural olarak tarafların rolleri de belirlenmiştir…
Evrimsel gelişim süreçleri sonucu yuvanın hâkimi dişi kuştur.
Aynı sonuca göre dış âlemle savaşmaya programlanmış diğerinin ise dinlenebileceği, hatta mümkünse huzur bulabileceği tek yer de aynı mekândır.
Bunun bedeli olarak dış âlemin gladyatörü evde “süngüsü düşmüş asker” rolüne çoktan razıdır… tekrar dış âlemin savaşına güç kazanabilmek için…

Kuyruğuna basılmadıkça sesi dahi çıkmaz bizim eski kralın…
Ancak sevme, sevilme, kızma, öfkelenme gereksinimlerini “çantada kekliğin” üzerinde gidermenin kolaycılığına sığınmış olan “dişi kuş” boş durur mu?
Başlar söylenmeye… öyle ki değil ayak altından çekmesi, “kuyruğunu yutması” dahi çözüm olmaz aslanın basılmadan kurtarmak için onu…

Bundan sonrası tercihle ilgilidir.
Ya aslan olduğunu hatırlar… ya da evrimleşmenin pençesinde kediye dönüştüğünü düşünerek pısar.
Ancak “çaresizliğin verdiği olgunlukla” yapılan bu tercih dahi çözüm olmaz bir parça “sükûn” için.

Bir de giderilmesi gereken “ihtiyaçlar”, “kaprisle” birleşti mi ne yapsa yaranmaz şimdilerin “kedi kılıklısı”.

Kurbağanın ısıtılması
gibi işleyen bu sürecin sonunda ne aslan postunu ne de kedi kürkünü taşıyamaz duruma gelir samanlıkta…

Ah Mecnun ahhh, ah Kerem ahh, ah Romeo ahh…
Düşseydiniz de Leyla’nın, Aslı’nın, Juliet’in eline de ben göreydim sizi…
Ferhat Efendi de her halde yeminler etmeye başlardı dağları delmekteki amacının Şirinle ilgisi bulunmayıp sadece kuraklığa çözüm bulmak olduğuna…

Hiç duyulmuş mudur evlenenlerin dillere destan aşkları üzerine yakılmış destansı söylenceler…
En güzel masallar bile sona erer, taraflar muradına erdiğinde…
Tac Mahal
gibi anıtlar bile birisi terki mekân ettikten sonra dikilir... sağlığında değil…
Ayrıca bonus olarak “ölen körün badem gözlü, kelin sırma saçlı” olduğu da rivayet olunur geride “kalan”ca, üstelik tüm yaptıkşarına rağmen.…

Bu zalim yazımı okuma talihsizliğini yaşayan kader kurbanları… canlarım…
Şimdi tarafımdan niye öpüldüğünüzü söyleyeyim hem de bayram ya da seyran olmadığı sorulmaksızın.

Blogcuları çok feryat eder gördüm “bir diğeri” hakkında…
Zaman geldi “kıskandım”…
Zaman geldi “bir kedim bile yok” dedim…
Zaman geldi adına şiirler, bloglar yazılan “bir kedi bile olamadım” dedim…
Zaman geldi “bilirkişilik yapmanın dayanılmaz hafifliğinin” tadını çıkarmaya kalktım…
Zaman geldi siz kim oluyorsunuz ki “dönülmez akşamın ufkundan bile dönmeye kalkıyorsunuz” dedim...

Benden söylemesi, aklınıza başınız alın.
Hiçbir zaman aynı iştahla içilmeyeceğini unutmayın ikinci bardak suyun.
Sonraki koklamalarda bir parça daha uyuşmuştur burnunuz,
Aynı acılığı alamazsınız diğer lokmalarınızda biberin,
En değerlisi ilk nefestir hayat öpücüğünde içe verilenin,
Canınızı kurtaran ilk çarpmasıdır şok altında kalbinizin…
Acı patlıcanı kırağı mı çalar, ilk soğuktur onu yakan.
Öldüren ilk ısırıktır, artık diğer kurtlardan da korkmaz karakaçan,
ve
Zaman geldiğinde “aslan” da farkında olur ancak “bir defa ölündüğünün”.

İçersen bir tas suyu… Kalmaz susuzluğun…
Gerçekte kıymet verdiğin su mudur yoksa susuzluğun mu? Öyleyse;

Kural bir: Özledikleriniz, bekledikleriniz, istedikleriniz ilk andan itibaren aşınmaya başlar…
Kural iki: Birinci kural sizi de kapsar…

Tamam tamam… sevin, özleyin, isteyin… tadını çıkartın… ama mucize beklemeyin.
Huylarınızın farklı, dünya görüşünüzün farklı olduğunu unutmayın…
En azından siz bu satırları okuyorsunuz… diğerinin haberi bile yok…
Sonra şair olmak, ya da blog yazmak da var…

“…küçük bir sızı isterim…
Bağrıma sancılar girer…” türünden.

Bakın size büyük aşkların arka planını söyleyeyim…
Şöhretin tadına vardığı için, Leyla’sına kavuşmak umurunda olmamıştır Mecnun’un.
Ferhat çoktan kuraklığa bağlamıştır nedenini, deldiği dağın…
Gerçekte kavuşamamalarıdır anlatıla gelmeleri, Kerem ile Aslının.

İnsaf be komşular ben daha ne diyeyim…
İçmekle bir tas suyu, yok eden sensin susuzluğunu
Uzak durmalısın O'ndan, yaşatmak için aşkın sonsuzluğunu...

Bilirim cananın olmadığı yerde, canın sıkılacağını.
Bilirim insan nefsini, vuslatın dahi usandıracağını…

Bana sorarsanız hem suyu özleyin, hem susuzluğu
Ama asla önüne koymayın susuzluğunuzun, suyu...

Her yaşadığın gün aslında hırsızıdır ömrünün
Çaldığı her gün, sebebi olacaktır ölümünün…

Sen mutlu değilsiniz diye dünyayı durdurmazlar
Geçen ömür senindir, başkasından sormazlar…

Gel aklını başına al.
Keremi de Aslı’yı da, Leyla’yı da Mecnun’u da yaratan sensin.
Dün dünde kaldı, yarın da yenilerini yaratırsın.
Kendine güvenmen güzel de, sevdiğine bu kadar güvenme hakkını nerden bulursun…
Kim bilir belki sevgin biraz X large da gelecektir O’na,
Gönüller bir olduğunda “seyran olacak sandığın samanlıkta”.

Kocaman ayaklar sığmayacağı gibi küçük ayakkabılara,
Kocaman yüreğin de sığmaz onu taşıyacak küçük avuçlara…

Gel beni dinle… Sevdiğine değil, sevene ver kalbini
Sevdiğinin seni seveceğini garanti edemezsin ama seni seveni sevebilirsin…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 193
Toplam yorum
: 1060
Toplam mesaj
: 41
Ort. okunma sayısı
: 965
Kayıt tarihi
: 01.08.07
 
 

Bilecik doğumluyum. Emekli Eğitimciyim. Ankara'da ve yazları Kuşadası'nda yaşıyorum Günlük uğraşl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster