Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Mayıs '17

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
90
 

Sevmek, sevilmek zor zanaat

Sevgili Okuyucularım, Yaşadığımız çağın temposuna yetişme telaşında ve çoğunlukla günlük koşuşturmalarımız içinde yuvarlanmakta bulunan bizler, birşeyleri daha ziyade tekrarlanan şekilde yeniden ve yeniden olacak biçimde silsiler halinde üretir ve dönüştürürken, kendimiz ve başkaları için seven ve sevgili olabilmek içinde bir taraftan çabalıyoruz. Her birey bu davranışı kendi ölçülerii nazarında değerlendirerek çoğaltırken, insan olmanın gereklerini de, önceleyebilmelidir kanımca. Ki, Bunu da ancak ve ancak kendini aşma olanak ve çarelerini zorlayarak denemelidir. Tabi benim bu söylediklerim günümüzün "hesabını" bilen insanı için geçerli değildir. Aslında şunu kastediyorum böyle yazarak. Gerçek haliyle "akıllı sahibi" kişi kendi yaşamı ve başkalarının yaşamından gereken dersleri çıkartan insandır. Ve kendi profilindeki insan tipi de hayatın kendisine ve kendisi dışında yer alan insanlara karşı tutumlu, ölçülü ve saygı dolu olur. Bu anlamda başarı veya mutluluğun öz anlamını bize veren olgu belki bir yönüyle benliğimizden yola çıkarak ve veciz bir benzetme ile en başta zihinlerimizde var edip, kalplerimizin üzerinde taşıyacağımız yeni dünyaların, yeni yüreklerin, yelken açılmamış yeni umutların ve mutlu diyarların keşfine çıkmaktır. Bu manada yeni yeni serüvenlere kapıyı aralamakta hayat o kadar da "kısa ve sıkıcı" dememekle olanaklıdır diye düşünüyorum. Mesele bu dünya da düzelmez kardeşim ne yapalım ki?.

Bugün de sadece bir arkadaş toplantısında kurtardığımız koca ve yaşlı dünyamız aslına bakılacak olur ve bana kalırsa tam karşımda büyük fırtınaları ve çalkantıları ve tüm çıplaklığıyla devasa bir canavar olarak büyümekte olan serzenişleri ile o gerçekten de bulanık duran dünyayı daha bir yaşanmaz ve çekilmez hale getirecektir herkese. Sözgelimi felsefi düşünce bize, mutlak anlamda sevmeyi ve sevgiyle çabalayarak yaşanması insan için doğru ve gerekli bulunan bilgece bir yaşamayı öğütleyip, öğretiyor. Sonra çağımız bilgi çağı! ondan dolayı herşey bilginin gölgesinde tasarlanarak üretiliyor ve insanlığın hizmetine veriliyor, "var" ediliyor ya da yok ediliyor. (Bilgi teknolojileri veya tersi olarak savaş psikolojileri, terör vb.) Amma benim bu sütunda bahsettiğim bilgi, kültürlenme veyahut bilge insan olabilme düşüncesi, insandan başlayarak yine insanda biten ne kadar bilgi şekli varsa ancak ulaşabildiğimiz kadarıyla, bu bilgiyi içselleştirerek, dönüştürmemiz, yaşamlarımıza dahil edebilmemiz ve edindiğimiz bilgilerin ışında (bir tür bilme hali desek daha doğru olur.) yaşamlarımızı zamanın gerçekleri ve ruhuna elden geldiği ölçüde endeksleyerek mutluluğa dönüştürmek üzerine kuruludur. Bu yüzdendir ki, insan kendi öz bireysel yaşamında duygu ve mantık arasındaki seviyeyi doğru bir noktadan bakarak, iyi ayarlayabilmelidir. Bu açıdan sevmenin ve sevilmenin ortak bir akıl üzerinden tanımlanan büyük bir belgelik gerektirdiğini söylemek doğru olacaktır. Ama maalesef günümüzde bir noktadan sonra birbirine kolayca "hayır" diyerek reddettiği bir sosyal süreci karşılıklı olarak insanlığın ortak değerleri üzerinden tanımlanan uzlaşma kültürüyle anlaşma yoluna gitmesine değil de işin kolayına kaçarak birbirini reddettiği, dışladığı, öteleyerek tiksindiği bu yönüyle doğal mecrasından çıkarılmış (çıkartılmış.) yapay bir alana taşıyoruz. Yani bir takım ön yargılar ve hesaplarla sizin dışınızda kalan dünyayı kendinize psişik iç dünyanızda bulunan yanlış varsayımlarla kurguladığınız zaman yabancılaşma yoluyla bir bakıma kendi huzurunuzu da yok etmiş oluyorsunuz.

Örneğin Alman feylezofu Wilhem Fredrick Nihtzce, yaşadığı dönemde hep bu durumun yanlışlığını anlatmaya özel bir değer atfetmişti. Üstat zamanında ne güzel söylemiş; "Ben insan olarak bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan olabilmem "içimdekilerin" olabildiğince ve bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir." Oysa tarih boyunca insanların iyiliği ve geleceği için kurulan sosyal-siyasi sistemler buna gerekli izinleri vermemiştir. İşin bu tarafını da Psikanalizin kurucusu kabul edilen Sigmund Freud insan iilişkilerinde medeniyetin temeli olarak ifade etmiş. Yani ruhsal dünyamızın derinliklerinde yer alan hayvani duyguları bastırarak, sadece ve sadece toplumsal sistemlerin içerisinde yitip gidiyoruz. Öyle ki varsa yoksa dünya işleri, bilim adamlığı, devletin ve milletin işleri. Sanki Eros (Yaşam iç güdüsü) yokmuşçasına davranıyoruz diyor, bir nevi sevgisiz ve vefasız otamatlara dönüşüyoruz.

Ne yazık ki, yaşadığımız çağda vefa kavramı da eskide kaldı ve demode oldu. Bugün kendi penceremden bakıyorum da;  Yaradılıştan gelen çok özel ve derin duygularla yoğrulan bizler, kendimizi kollarına teslim etmeye hazır olduğumuz ve iç dünyamızın zenginliğinde yaşayarak yaşatabileceğimiz sevgilerimizi çok azalttık. Üstelik sevmenin doğru ve güzel bir insan olma ile ilgili bir beceri olduğunu da unutmuşa benziyoruz. Eskilerin meşhur deyimi ile geride kalıyor adam gibi sevmeler. Oysa ki, karşılıklı paylaşımlarla yaşatılıyır sevgi, başarı ile iletişilerek ve de sabırlı olmaya söz vererek, kararlı ve dik durarak hayata karşı. Zorluklara da direnerek ve sebetkar davranarak. Demek ki sevgime emek veriyorum. O zaman hem borçluyum sevdiğime, hem de inceden inceye alacaklı. Onun için bana sevgi gibisinden büyük bir insan duygusuna sahip olma onurunu veren yaşam mucizesine karşı vazifelerimi yerine getirirken yılmadan, korkmadan büyük bir aşkla velev ki, yan çizmeden ve kaçmadan ve fakat en önemlisi, sevgiyi yaşayarak ve yaşatarak yerine getirmeliyim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 116
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 107
Kayıt tarihi
: 20.02.17
 
 

Eğitim Durumu Halkla İlişkiler Yüksek Lisansı İsletme Fakültesi Sosyoloji Bölümü Gazeteci ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster