Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Temmuz '18

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
491
 

Sevmek Zamanı

Sevmek Zamanı
 

    https://www.youtube.com/watch?v=zz1ZzqMh7Ls

 Kaç gündür hep aynı saatlerde yağmur başlıyor. İşten çıkıp eve gitme saatleri. Tıkılıp kalıyorsunuz olduğunuz yerde. Üstünüz başınız yaza uygun. Ama yağmur yaz yağmuru değil. Sonbahar da bile böylesi görülmemiş. Kırbaç gibi iniyor. Yağmurun sel gibi aktığı sokakta kimsecikler kalmıyor. Vakit ilerliyor. Dineceği yok. Pamuk şekeri miyiz sanki deyip bırakıyorsunuz kendinizi yağmura…

   İşte böyle yağmurlar beni içinden çıkmak istemeyeceğim bir atmosfere götürür. Gerçekle hiç ilgisi olmayan görüntüler belirir zihnimde…

  Dört bir tarafı büyük camlarla çevrili bir lokanta. Şiddetli, birbiri ardına patlayan gök gürültüsü, camlardan süzülen sağanak bir yağmur… İçerde aynı masada oturan iki adamdan başka kimse yok. Vakitsiz kurulmuş bir çilingir sofrası… Adamlardan yaşlı olan içiyor. Genç olan bir şeyler anlatıp kalkıyor masadan. Telaşsız. Yağmura, sokaklara vuruyor kendini…

  Epey yürüyor… Bir evin bahçe duvarına varıp üzerinden atlıyor. Cebinde evin anahtarı var. Açıp, üst kata çıkıyor.  Kapısı kapalı odaya girip perdeleri açıyor. Yavaşça arkasını dönüyor. Duvarda asılı duran büyük resme öyle bir bakıyor , gözlerinden dışarıya duyduğu minnet, iyilik öyle bir yayılıyor ki, gözlerindeki saflığın tesiri altına giriyorsunuz. Bakışlarını resimdeki kadından kaçırmadan üzerindeki ıslak pardösüyü çıkarıyor, ellerini ısıtıyor nefesiyle, cebinden sigara paketini çıkarıp masadaki çakmakla birini yakıyor. Resmin tam karşısındaki koltuğa oturup onu izlemeye devam ediyor.

     Bu sırada bir fayton yanaşıyor eve. İçinden üç genç kız çıkıyor. Bahçe kapısını açıp şemsilerine rağmen telaşlı bir halde eve doğru koşturuyorlar. Kızlardan biri o resimdeki kız. Hafta sonunu arkadaşlarıyla Büyükada’da geçirmek için gelmiş. ‘’Ben adayı sonbaharda severim ’’ diyor.

   Evde birinin olması imkânsızken üst kattan Tatyos Efendi’nin Kürdilihicazkâr Saz Semaisi çalıyor.  Halil oturduğu koltukta elinde sigara bütün sevgisiyle resme dalmışken Meral yukarı sesin geldiği odaya çıkıyor. Perdelerin açık olduğu camlardan, içerde kendi resmine bakan Halil’i görüyor.  Onunda Halil’i izleyen bakışlarında ne şüphe var ne de korku! Sadece merak ve hayranlığın karşısında beliren iyilik, güzellik…

  İçeri giriyor Meral. Halil’in omzuna dokunana kadar fark etmiyor Halil onu. Birden irkiliyor, oturduğu yerden kalkıp. ‘’Hırsız değilim. ‘’diyor Halil.

 ‘’Ne arıyorsun burda’’  diye soruyor Meral,

‘’ Bir şey aramıyorum.’’

‘’Buraya ne zamandan beri geliyorsun?’’

‘’Bir seneden beri her gün geliyorum.‘’ derken başı önünde çok mahcup oluyor Halil.

 ‘’Peki, ne yapıyorsun burda’’ sorusunun cevabını veremiyor.

Nasıl? İçinden çıkılmak istenmeyecek kadar büyülü bir atmosfer değil mi?

Klişe söylemleri ve samimiyetsizliği hiç sevmeyen ama tam anlamıyla bir klişeyle anılan – sinemanın aykırı insanı- büyük yönetmen Metin Erksan’ın 1965 yapımı Sevmek Zamanı filminin giriş sahnesi aşağı yukarı böyledir. Hiç görmediği bir kadının resmine âşık olan boyacı Halil’le zengin fabrikatör bir babanın kızı olan Meral’in arasında gelişen temiz aşkı konu alır. Tasavvuf edebiyatının ve doğu masallarından Leyla ile Mecnun’un vücut bulduğu hakikati görmeden surete âşık olmanın sinemaya en kırılgan en şiirsel şekli ve olağanüstü fotoğraflarla yansımış halidir bu film.

 Kendi de son derece tutkulu bir insan olan Metin Erksan tutkunun son noktası olarak nitelendireceği bir aşk filmi çekmek ister.

  1964’de çektiği Susuz Yaz filmiyle kendini ispatlamış, birçok festivalde özel jüri ödülü, Berlin Film Festivalinde de Altın Ayı Ödülü almış, Türk sinemasının başarısını hatta belki de varlığını ilk kez dünyaya duyuran bir yönetmendir. Hep ilklerin denenmemişlerin insanıdır…

O yıllarda manzarası çok güzel dediği bir çatı katında oturmaktadır. Apartmanın giriş katında da Kemal Demirel. Öyküsünü ondan dinlediği Sevmek Zamanı filminin senaryosunu bizzat yazar. Tamamen kendi imkânlarıyla Büyükada’da çekmeye karar verir filmi. Bazı bölümleri için İstanbul’da henüz şapkası takılmamış Galata silueti ve Abant Gölü kullanılır. Çekimler yaklaşık 60 gün sürer. Başrol oyuncuları Müşfik Kenter ve Sema Özcan’dır. Her ikisi de o kadar az sözcükle öyle derin oynarlar ki; Metin Erksan’ın oyuncu seçimindeki başarısını yalın, iddiasız ama sarsılmaz bir şekilde kanıtlarlar.

Film çekilip montajı, seslendirmesi bittikten sonra ticari olarak hiçbir sinemada oynayamaz. Zamanın hiçbir filmine benzememektedir çünkü. Durağandır, bir meselesi vardır, anlamak için sadık, tutkulu sayıca az bir hayran kitlesine sahiptir. Yani kült bir filmdir. Özel festivaller dışında izleyicisine piyasaya sürülen DVD’si çıktığında ulaşır. Büyük yönetmen Metin Erksan’ın sinema kariyeriyle bağdaşmayan bir cümle yazar kapağında; ‘’Ticari gösterime girememiş, sinemalarda oynama şansı bulamamıştır.’’

Oysa hangimiz Halil’in dudaklarından dökülen şu sözleri hayatımızda hiç değilse bir kez sinemada duymuş olmaktan mutluluk duymaz ki;

‘’Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. Bir den bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. İnanamadım. İkinci kez zorlukla baktım resmine gene iyilik gene sevgi vardı gözlerinde. Nihayet değişmezi bulmuştum. Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu. Bana hep iyilikle, sevgiyle baktı.’’

Gerçek olamayacak kadar ideali yansıtan bu film öze âşık olmayı vurgularken Metin Erksan kendi cümleleriyle filmi hakkında sadece ‘’ Etkileyici bir filmdi. Hiçbir Festivale götürmedim filmimi. Götürseydim ne olurdu? Mesela Cannes Film Festivaline… Mutlaka en iyi film seçilirdi. Ama ben festivallerden hoşlanmıyorum. Ancak filmi şimdi çeksem sonunu farklı çekerdim. Bu haliyle sinemanın kült filmi oldu’’ diyerek bir avuç ta olsa sadık izleyiciye bırakmanın ona yettiğini vurgular.

 -Son-  yazısıyla birlikte yağmurun sesi kulaklarınızdan, atmosferin büyülü etkisi geldiği gibi sessiz ve kırılgan haliyle ruhunuzdan uzaklaşır .

Elinizde kumandanın kapatma tuşuna dokunurken Metin Erksan’ın ‘’Ben Türk sinemasının insanı değilim, Yeşilçam sinemacısı da hiçbir zaman olmadım.’’ sözlerini hatırlayıp fısıldarsınız karanlığa;

‘’ Ben de bu dünyanın insanı değilim. Ne de şimdiki sevişken aşkların.’’

  Ve yalnızlığınızın en kilitli kapılarına çekilirsiniz…

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Nasıl ki klasik Türk müziği varsa bana göre klasik Türk sineması da var. Bu film bunun en güzel örneklerinden biri... Yad ettirdiğiniz için teşekkürler...

yeşilsoğan 
 06.08.2018 14:05
Cevap :
Adı bile güzel öyle değil mi? Sevmek Zamanı... Hiç bıkmadan izlenir. Eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim, Sevgilerimle...  07.08.2018 0:40
 

Yeniden hoş geldiniz. Aynı filmi bugün yapın yakışıklı bir çocuk güzel bir kız biraz da şatafat ekleyin bal gibi tutar. Metin Bey de ihya olurdu kanımca. Saygılarımla

ilhan aydin 
 30.07.2018 20:28
Cevap :
Hoş buldum hocam, Metin Erksan en son filmini 1977'de çekmiş. 2012 yılına kadar yaşamış. Böyle bir yönetmenin şimdiki teknolojik imkanlarla nasıl yeniden sinema yapacağını deli gibi merak eder insan. Ah Kültür Bakanlığı! Aklında hala yığınla projesi olan bir usta dururken kim bilir neyle uğraşıyordu. Ne diyelim güzel bir adam geçip gitmiş sessizce... Sevgilerimle   31.07.2018 15:15
 

Elbette ki ne size ne de başkasına "sıkıldığım" için yorum yapmam. Kaldı ki bu blogunuzu da beğendiğim için hem önerdim hemde yorumladım. Yorum sonundaki belki gereksiz "sıkıldım" eklentisi sizin benim "Tencere ve kapak" başlıklı bloguma yaptığınız ve espri olarak kabul ettiğim yorumunuza karşı bir espri olarak düşünülmüştü. Kısacası benden yana sorun yok ve muhakkak ki bundan sonraki bloglarınızı da zevkle okuyacağım ve gerekli gördüğümde de yorumlayacağım. Siz yeter ki yazın. Sevgi ve selamlarımla

Matilla 
 30.07.2018 19:42
Cevap :
Aaa evet şimdi hatırladım :) Canınız sıkıldığında koşmanız da ayrı güzel. Hep beraber yazalım böyle, kimler kaldı ki eskilerden. Sevgilerimle...  31.07.2018 11:14
 

Yeniden hoş geldin canım.Seni özlemiştik.Yazın bana,lisedeyken bize sorulup duran bir soruyu hatırlattı:Sanat,halk için mi yapılmalı,yoksa sanat için mi?Bu sorunun cevabını kendi adıma,hiç bir zaman veremedim.Halka ulaşmayan sanatın anlamı var mıdır?Popüler kültürün esiri olmak zorunda mıyım?Sadece kendim için sanat yaparsam kime faydası var?Bu gibi sorular döner durur hep kafamda.Bu yüzden bu sorulara takılmadan,kendi kafama göre yapıyorum ben,ne yapacaksam.Bu film,Metin Erksan'ın sadece kendi sanat duygularını tatmin etmesi için çekilmiş.Dönemine göre,çok ütopik bir film.Aslında halâ ütopik öğeler içeriyor.Özü görmek,özü sevmek,herkesin yapabileceği bir şey değil.Bu yüzden,bu filmi anlayabilecek kişi sayısı,bir avuç.Hele maddiyatın çok ön plana çıktığı günümüzde,bir avuçtan da az.Çok güzel bir yazıydı.Eline,yüreğine sağlık.Sevgi ve selamlar gönderdim yürek dolusu.Sağlıcakla kal canım...

fisun gökduman kökcü 
 30.07.2018 12:05
Cevap :
Hoş buldum biricik doktorum, ben de çok özledim sizleri...Zamanın bir güzel lisesiymiş, soruya bak! Evet, Metin Erksan kendi için yapıyor sinemayı. Duygularla özlem gideriyor, yaşanamayacak kadar tutkulu olan fotoğraflara can veriyor sinemayla.Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen, cevizin hepsini kabuk sanır. Nice cevherler var kim bilir yüzüne bakmadığımız. Sağ olun, ben de sizi öpüyor, sevgilerimi gönderiyorum güzel özü sözüne yansıyan doktorum...  31.07.2018 11:23
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 427
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 951
Kayıt tarihi
: 26.05.14
 
 

'' Ben de canlıyım dedi,diş. İnce bir sinirin canlılığı değil bu. Göz gibi, kalp gibi yeri doldur..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster