Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ocak '16

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
214
 

Sevmekle başlar her şey

Sevmekle başlar her şey
 

 

"Sevgiyi ateşe öğretelim ki;

Yakmasın insanları,

Sevgiyi suya öğretelim ki;

Boğmasın insanları,

Sevgiyi insana öğretelemi ki;

Öldürmesin insanları..."

    Muhsin DURUCAN

 

 

İstanbul/ Çapa Eğitim Enstitüsü’nü bitirince 1961’de, ilkokuldan sonra altı yıl okuduğum, “Köy Enstitüsü” olarak kurulmuş, sonradan “Öğretmen Okulu” adı verilmiş Aksu gibi bir okula atanmayı çok istemiştim. Uzun süre bu duayla yatıp kalktım hep.

         Yalnızca dua etmekle kalmadım. O günün Başbakanına, Millî Eğitim Bakanına, Öğretmen Okulları Genel Müdürüne mektuplar yazıp dilekçeler gönderdim.

         Neden bir ortaokul, bir lise değil?

         Neden bir kız enstitüsü, bir erkek sanat okulu değil?

         Sözgelişi, neden bir “Sağlık Meslek Lisesi”, “Hemşire Meslek Lisesi” değil de ille “Öğretmen Okulu”?

         Doğrusu ya böyle bir soru hiç aklıma gelmedi o sıralar.

         Düşünüyorum da şimdi, özellikle Aksu’da öğrenciyken, her öğretmenin derste ve ders dışındaki davranışlarını dikkatle izler, beğendiklerimi beynime not ederdim. Beğenmediklerim için de, “Ben bu okulda öğretmen olsam, kesinlikle böyle yapmam.” derdim.

         İstanbul’da okurken de, Aksu ya da Aksu’ya benzer bir okulda öğretmen olacakmışım gibi hazırladım hep kendimi.

         Neden mi?

         Nedenini pek çözemiyorum ama bilinçaltımda şu vardı galiba: Yedi-sekiz yıl öncesinin köyden yeni gelmiş Hüseyin Erkan’larını bulacaktım karşımda. Ben onları tanıyor, ben onların saflığını seviyordum. Başka bir yerde, başka bir okulda o denli mutlu olamazdım; kesinlikle.       

         Sonucu heyecanla beklediğim günlerde, bir şey öğrendim: Öğretmen okullarında görev yapabilecekleri, Eğitim Enstitülerinin öğretmenler kurulu belirlermiş. Her okul, seçilen öğrencileri bir raporla bildirirmiş Bakanlığa.

         MEB ihtiyaca göre, bu listeden seçermiş, öğretmen okullarına atayacaklarını.

         Acaba, beni seçmiş miydi öğretmenler kurulu?

         Bu konu görüşülürken kurulda, edebiyat öğretmenim Nihad Sami Banarlı, tarih öğretmenlerim Niyazi Akşit, Mesut Talaslıoğlu, coğrafya öğretmenlerim Rauf Miral, Hayri Günden, yurttaşlık bilgisi öğretmenim Fatma Şerbetçioğlu, güzel yazı öğretmenim Sait Yada, dilbilgisi öğretmenim Haydar Ediskun, ölçme ve değerlendirme öğretmenim Salih Otaran, psikoloji öğretmenim Fatma İncediken Varış, metot ve uygulama öğretmenim Kemal Kaya:

         “Bu delikanlı, öğretmen okullarında öğretmenlik yapabilir” demişler miydi acaba?

         Dememeleri için bir nedenleri var mıydı?

         Başarısız bir öğrenci miydim?

         Zevksiz mi giyiniyordum?

         Büyüklerime karşı saygısız, küçüklerime karşı kaba mı davranıyordum?

         Oturmasını, kalkmasını, her yerde ve her durumda kibar ve nazik olmasını bilmiyor muydum?

         Ders dışı kitap, dergi, gazete okumuyor; sosyal çalışmaların hiçbirine katılmıyor; görev ve sorumluluk almaktan kaçınıyor muydum?

         Nerede, ne zaman, nasıl konuşulacağını bilmiyor; bilgimi ve düşüncemi düzgün cümlelerle etkili bir biçimde anlatamıyor muydum?

         Dersime girmiş ya da girmemiş hangi öğretmen, “Hayır, bu öğrencimiz, şu sebepten dolayı öğretmen okullarında öğretmenlik yapmaya lâyık değildir.” diyebilirdi?

         Demezdi, diyemezdi de, kuşkuluydum yine de. Diyebilirim ki, atanma emrim gelinceye kadar geçen o yaklaşık bir aylık süre, hayatımın en heyecanlı günleri olmuştur.

         Ve 21 Köy Enstitüsü’nden biri olan Diyarbakır – Dicle Öğretmen Okulu’na atandığımı öğrendiğim an, dünyanın en mutlu insanı bendim!

         Demek ki, bir şeyi çok isteyince oluyormuş!

         Üç yıl, öylesine büyük bir zevkle çalıştım ki Dicle’de… Gece-gündüz, cumartesi-pazar, tatil-bayram demeden… Duvar gazeteleri, bültenler… Yazılı ve sözlü yarışmalar, tartışmalar… Köy gezileri… Kitaplar, dergiler, gazeteler…

Kimsenin zorladığı yoktu beni, bunları yapmam için. İçimden geliyordu. Birçok arkadaşım, öğretmenler lokalinde tavla, maça kızı, briç, bezik oynamaktan zevk alıyordu; ben de öğrencilerle birlikte çalışmaktan…

 Ve çok değerli gençler tanıdım orada. “Hele birkaçını söyle” derseniz:

 Maaz Akay, Adbüllâtif Kaya, Seyit Battal Aslan, Ahmet Deveci, Hüseyin İlbey, Halil Eken, Ömer Öztürk, Seyfi Özkan, Kenan Ok, Ahmet Yakut, Abuzer Aslan, Hüseyin Bıdık, Hüseyin Tayfun…

         Maalesef, erken erken göçüp gitti birkaçı. Onlardan biri, Şişli Lisesi’nde birlikte görev yapma mutluluğunu yaşatan Kimya Öğretmeni Mustafa Karaoğluİstanbul Adliye Sarayında hâkimken, sık sık ziyaretime gelen Malik Erdoğan ile 45 yıl sonra İstanbul’da beni arayıp bulan Mesut Biçen, Ahmet Gardaş ve Zonguldak Lisesi’nde 30 yıl felsefe öğretmeni olarak çalışmış Hasan Acar’ı nasıl rahmetle anmam!

         “Dicle’de kız öğrencin yok muydu hiç?” diyeceksiniz. Vardı… Gündüzlüydü onlar ve sayıları çok azdı. Sözgelişi Nâlân, Mesude, Semra, Sevim, Selma(Selma Yıldırım, Selma Özturan)

         Yüzde sekseninin ana dili Kürtçe olan, birçoğunu 52 yıldır hiç görmediğim Dicleli öğretmen öğrencilerim, sağ olsunlar, hâlâ arayıp sorarlar beni.

         Şu anda Diyarbakır’da yaşayan Emekli Lise Öğretmeni Maaz Akay, yılbaşı dolayısıyla açtığı telefonda, yine iltifatlara boğdu beni.

         “Yok şöyle,  yok böyleymişim de… Okulun en genç öğretmenlerinden biri olmama rağmen, nasıl öyle olabilmişim de?..” (Utanırım, söylediklerini aynen yazmaya…)

         “Bak Sevgili Maaz, dedim, ben sizi seviyordum. Ne yapmış ya da ne yapmamışsam sizi sevdiğim için yapmışımdır. Ne diye üzeyim, niçin azarlayayım, neden kızayımdı ki size? Saygısızca davranan mı vardı içinizde? Sınıfça hep birlikte tartışarak belirlediğimiz ortak kurallara uymayan mı vardı? Elbette her konuda benim gibi düşünmüyordu; kimi arkadaşlarınız. Onların duygu ve düşüncelerini yazılı ve sözlü olarak savunmalarına kızmıyor, aksine seviniyordum.”

Yeri gelmişken, şunu da yazıvereyim: Maaz Akay, sınıfta birlikte okuduğumuz Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya adlı kitabın başkahramanı Sinelman’ın, bizim yere göğe sığdıramadığımız pek çok insandan üstün olduğunu savunan kompozisyonuyla en yüksek notu almıştı. Ne yapsaydım? Vatan ve millet sevgimi kanıtlamak için, kompozisyon ödevine sıfır verip O’nu da polise mi teslim etseydim?

         Sözleşmişler gibi sanki, Gaziantep’ten telefon eden yine Dicle mezunu Seyit Battal Aslan, Afyon’dan Hasanoğlan mezunu Raziye Aydemir Arslan ile Akçaydan arayan İbrahim Akkaya ve Eskişehir’den Gülseren Karakuş Korç da Maaz Akay gibi benzer sözler söylediler. (Seyit Battal Aslan, ben 1978-1979 yıllarında Ağrı’da askerken, Ağrı-Naci Gökçek Lisesi’nde matematik öğretmeniydi. Lisede görev yapan bir meslektaşıyla evlenirken, beni de nikâh şahidi yapmıştı. Üç yıl önce, Silivri’deki bahçemize kadar gelip iki gün konuğum olarak bir kez daha sevindirmişti beni.)

         “Sevgili gençler, sevgili dostlarım! Cevher olan ben değildim, sizdiniz.” dediysem de ikna edemedim hiçbirini.

         “Ne olur öğretmenim, bu kadar mütevazı olmayın” dediler hep.

         Emin olun, mütevazı olduğum, ya da öyle görünmem, öyle sanılmam için söylemiyordum o sözleri. Gerçekten de hepsi birer cevherdi onların: Hem zeki, hem çalışkan, hem yetenekliydiler. Sevmemem mümkün değildi.

         Ayrıca çok kibar ve vefalılar…

         Öyle olmasalar, şaka değil tam tamına 50-52 yıl geçmiş aradan, her fırsatta ne diye arayıp sorsunlar beni?

         Dersine girdiklerim neyse ne de, derslerine hiç girmediğim Dicleli ve Hasanoğlanlılar da arayıp buluyorlar. Sözgelişi  Hasanoğlan’dan Dr. Hüseyin Demirci, özel okul patronu Ömer Akıl ve yıllardır Almanya’da yaşayan Profesör – Ressam İsmail Çoban gibi… (Ayrı bir yazımda söz etmek isterim onlardan.)

         Benzer bir ilişki ve benzer bir tartışma Ressam İbrahim Balaban ile Nâzım Hikmet arasında da yaşanmış. Açıp bakalım kitabı, ne yazmış Balaban:

         “- İyi ki büyük bir şair olup, yazdığım şiirlerle Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenleri korkutmuşsun.”

         “- Dur hele, ben kimseyi korkutmak için şiir yazmadım evlât!”

         “- Biliyorum: Senin, Türk halkını aydınlatmak için yazdığını biliyoruz. Sen burda mapus damında bizimle beraber suçlu – suçsuz yatıyorsun. “İyi ki burada mapussun” demeye dilim varmıyor ama… ya sen burada olmasaydın, benim halim nice olurdu?

         “- Hayallah! Sen çok yaşa! Ben olmasam başkası olurdu. Sen bir kere ressam olmak için doğmuşsun. Ben olmasam, sen başka bir hoca bulurdun.”

         “- Başka birini bulur muydum, bulamaz mıydım onu bilemem ama, sen yanıbaşımda olduğun halde, sana çırak olmak için az mı uğraştım? Resimler çizerek, kitaplar okuyarak, kitaplardaki bilmediğim sözcüklerden hergün on tanesini ezberleyerek…”

         “- Hayallah! Hayli uğraşmışsın.”

         “- Senin taleben olmak kolay mı?” (*)

         Kolay değildi elbet. Kolay olsa, İmralı adasında mapus kaldığı birkaç yıl içinde yüzlerce kitap okumaz, 7000 tane resim çizmezdi. (Yanlışlık yok; yedi bin resim…)

         Kolay olsa ve bunları yapmasaydı, ünlü bir ressam ve basılmış 11 eser sahibi bir yazar olabilir miydi?

         Ancak, en başta söylediğim gibi, “Sevmekle başlar her şey.”  Zorla, tehditle, korkutmayla, baskıyla hiçbir yere varılmaz! (Karşımda Trabzonlu Temel olsaydı şimdi, “Ha şunu pileydun Huseyin!” derdi mutlaka.)

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl(İbrahim Balaban, Berfin Yayınları, İstanbul 2003, Sayfa

 

 

Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 259
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 264
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster