Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Temmuz '12

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
8069
 

Sevr anlaşmasının gerçeğini öğrenmek ister misiniz? Kurtuluş Savaşı gerçekleri (2)

Sevr anlaşmasının gerçeğini öğrenmek ister misiniz? Kurtuluş Savaşı gerçekleri (2)
 

"Tencere dibin kara, seninki benden kara!" Birinde ABD, diğerinde Rusya...


Tarihimizde, “Vahdettin Kaçtı!” uydurması gibi bir de, uygulanmayan Sevr anlaşması hikâyesi vardır. Birinci Dünya Savaşı sonucu ile ilgili İtilaf Devletleri ile aramızda imzalanan ve uygulanan tek bir barış antlaşması vardır, o da; 1923'te imzalanan “Lozan antlaşmasıdır.”

...

"Bunlar “Sevr” anlaşmasıyla bize bir öldürücü zehir yutturmak üzere, delegelerimizi Fransa’ya davet ettiler. Bu kere delegeler heyeti başkanlığına Tevfik Paşa tayin edildi. Fakat devletin önemli işlerini yabancı ellere bir türlü bırakmayan gayretli ve sadık Sadrazam Paşa da –bu sefer emrine kruvazörler verilmeyince, tamtakır olan devlet hazinesinden 150 ile 200 bin lira harcayarak- Gülcemal vapuruyla Marsilya’ya, oradan da Paris’e koştu...

Fakat bu aceleyle Sevr’e ulaştığında bulduğu mahut barış anlaşmasıyla dost, düşman herkesin hoşnutsuzluğu, bir rivayete göre anlaşmanın zararlı maddeleri hakkında bilgi sahibi olunca sinirlenen delegeler heyeti üyelerinden Dahiliye Nâzırı Reşit Bey, sadrazam-ı penahiyi “burada işin ne?” gibi sert bir soruyla küçük düşürmüştür.

Sevr Anlaşmasının devleti içine düşürdüğü büyük maddî zararlardan başka, bazı maddeleri yavaş etkili zehirler gibi, İslâm ırkını aşamalı olarak yok edecek bir nitelikteydi.

Rumeli tarafında sınır Çatalca’ya kadar geri getirildikten sonra, bizzat Anadolu’nun Türk unsuruyla meskûn yansından fazlası ve en bereketli kısımlarını Yunanlılarla Fransızlara ve Ermenilere bırakıyor, bağımsız bir Pontus hükümeti kuruyor; geriye kalan toprağı da üç taraflı (Tripartite) bir anlaşmayla Fransa, İtalya ve bir dereceye kadar ingiltere’nin nüfuz mıntıkaları’na sokuyor; İstanbul’u Boğazlar komisyonunun kontrolü altına verilen ve bütün Marmara kısımlarını çepeçevre kuşatan 10-15 kilometre genişliğinde bir arazi kuşağıyla ülkenin diğer bölümlerinden ayırmak, devletin kara kuvvetlerini 35.000 jandarmayla, 15.000 maaşlı  nizamiye askeri ve birkaç küçük çaplı topa, deniz kuvvetlerini birkaç ganbota indiriyor, fazla olarak Müslüman halkın doğuştan sahip olduğu askerlik yeteneğini imha edecek birtakım taahhütler bile yüklüyor.

Buna karşı İlk bütün Rum ve Ermeni okul ve yetimhanelerinde izci (boy-scout) teşkilâtı yapılıyor; bunlar silâhlanıyor, eğitimler yapıyor, işgal kuvvetleri karakollarının önünden geçerken postalar çıkarılarak selâmlanıyor!

Sevr Anlaşmasının haberi alındıktan biraz sonra, dostlarımdan bir zatın öğle yemeğinde rastladığım bir İngiliz subayına, bu durumun daha sonra Müslüman ahaliyi Hristiyanlara boğazlatmak niyetine işaret ettiğini açıkça söylemiştim...

Düyûn-u Umûmiye, malî ve ekonomik işler, vergiler, davalar ve yargı hakkına ilişkin konular ise, eski kapitülasyonları bin kere aratacak bir şiddeti içeriyor, sözün kısası delegeler heyetinin çektiği telgrafta ifade edildiği üzere, bu anlaşma devlet mefhumu ile ilişkimizi tamamen kesiyor ve yok ediyordu...

Tevfik Paşa başkanlığındaki delegeler heyeti Sevr Anlaşması’nı imzalamaktan kaçındığı için Sadrazam bir defa daha bir Şuray-ı Saltanat toplamaya kalkışarak Yıldız Sarayı’nda birçok devlet adamını topladı. Ben de Ayan’lık hasebiyle davetliydim. Müzakere garip bir tarzda geçti. Üzüntünün şiddetinden bir zihin ağırlığı mı ârız oldu bilemem, itiraf etmek zorundayım ki, müzâkereleri hakkıyla anlayıp hatırımda tutamadım.

Yalnız anlaşma kabul edilmediği takdirde İstanbul’un Yunan askerinin işgaline verileceğinden Devletin tamamen çöküşü ihtimallerinden, kabul edildiği suretteyse işitip anlayamadığım bazı hafifletmeler sağlanacağından ve menfaatler verileceğinden söz edilmişti.

Hatta maddeler arasında ümit verici bir şey de ortaya atılmış olsa gerek ki, şartların şiddetinden söz edip duran Abdurrahman Şeref Efendi’nin, onu duyunca: “Kulağa tatlıca bir ümit sesi geliyor, tekrar eder misiniz?” dediğini hatırlıyorum. Fakat cevaba mazhar olmadı.

Ayan’dan Topçu Rıza Paşa merhum, gür sesiyle itiraza kalkıştıysa da, Sadrazam onu çirkin bir şekilde susturdu ve mecliste düşünce ileri sürülemeyeceği, mesele oya konulacağı zaman kabul edenlerin ayağa kalkması, etmeyenlerin yerinde kalması gerekeceğini kahraman bir eda ile ihtar etti.

Bunun üzerine Zât-ı Şahane: “Böyle müzâkere olmaz. Fayda ve zararlarına dair burada bulunanların görüşleri dinlenmelidir” buyurdular.

Ferit Paşa bunun üzerine galiba daha önce konuşup anlaştığı bazı kişilerin görüşlerini sormuş, bunlar da hep kabul tarafında görüş ortaya koymuşlardır.

Kabul edenler ayağa kalksın denilmesi üzerine Zât-ı Şahane birdenbire kalkıp salondan çıkınca, herkes de tabiî olarak ayağa kalkmış, komedya da bu şekilde sona ermiştir.

İhtimal Ferit Paşa da, oy birliğiyle anlaşmanın kabul edilmiş olduğuna milletin kanaat getirdiği zehabıyla bu ihanet belgesinin imzası için Hadi Paşa ve Rıza Tevfik Bey’i Paris’e gönderdi.

Fakat bu teslimiyet de derde deva olmuyor, Anadolu mukavemetini yavaş yavaş şiddetlendiriyor. Yunanlılar yerinden kımıldamıyor, Avrupalılar da ne fiilen, ne de para bakımından kendisine yardımcı olmuyor. (S.84)

Sevr kabul edilmiyor

İtilâf devletlerinin kabinemizi kabul ediş tarzları, güya Ferit Paşa’nın çekilmesine müsait davrandıklarından pişman olmuşlar gibi bir şekildeydi. İş başına gelir gelmez, bizden Sevr anlaşmasının tasdikini istediler ve bu isteği desteklemek için vaatleri hilâfına bizi parasızlıkla bunaltmaya başladılar.

Gerçi Kanun-u Esasi’ye göre anlaşmaların meclise gerek kalmaksızın hükümdar tarafından tasdik edilebileceğini, içimizdeki bazı siyasî hukuk otoriteleri açıklamışlarsa da, ben Ankara ile temas etmeden bunun tasdikine razı olmayacağımı kesinlikle ifade ettim. (S.93)

Vükelâ heyetinin (Bakanlar kurulu) çoğunluğu beni desteklediği gibi, Sadrazam Paşa da Zât-ı Şahâne’nin bu anlaşmayı kesinlikle tasdik etmeyeceğini açıkladı.

Fakat biz Ankara’ya gidinceye kadar İtilâf Devletleri, özellikle Fransız temsilcisi Mösyö Defrance şiddetli ısrarlarda bulunmaktaydı. Bu zorlamanın destekçi gücü de para meselesiydi.

Ferit Paşa’nın hazineyi bize tamtakır teslim etmiş olduğunu belirtmeye gerek yoktur.

Böyle olacağı daha önce tahmin edilmiş ve düşünülmüş olduğundan, kabinemizin kurulmasından önce Tevfik Paşa, ihtiyaç ortaya çıktıkça perderpey alınmak üzere iki milyon lira kadar avans yapılması için temsilcilerin de katılmalarıyla banka ve rejiden vaad alınmışsa da, anlaşıldığına göre diplomatların işe karışmasıyla bu avanslar sürekli geciktirilmekteydi. Bununla birlikte Maliye Nazırımızın yersiz muamelelerinin de bu gecikmede etkili olduğu galip ihtimallerdendir...." (1)

...

Olayı yukarıda birinci derecede yaşayan devlet adamının kaleminden aktarılmış;

Aşağıda da konu ile ilgili lehte ve aleyhte diğer görüşlere yer verilmiştir.

Karar her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.

Her ne kadar su döküldüğü kabın şeklini alsa da...

Devam edecek...

...

www.canmehmet.com

Resim;ulkuhaberajansi.com'dan alınmıştır.

Kaynakça;

(1) Feryadım, 2. cilt, Ahmet İzzet Paşa, (Paşa hakkında detaylı bilgi birinci bölümde verilmiştir.)

Meraklıları konu ile ilgili çeşitli görüşleri aşağıda okuyabilirler;

Sevr Antlaşması, (Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılma planı, 10 Ağustos 1920)

Sevr Antlaşması, I. Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükümeti arasında 10 Ağustos 1920'de Fransa'nın başkenti Paris'in 3 km batısındaki Sevr (Sèvres) banliyösünde imzalanmış fakat uygulamaya konmamış barış antlaşmasıdır. Antlaşma imzalandığı dönemde devam eden Türk Kurtuluş Savaşı'nın sonucunda Türklerin galibiyetiyle, bu antlaşma yerine 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalanıp, uygulamaya konduğundan Sevr Antlaşması yürürlüğe girmemiştir.

I. Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Avusturya arasında Saint-Germain Antlaşması, Macaristan arasında Triannon Antlaşması ve Bulgaristan arasında Neuilley Antlaşması imzalanmasına rağmen Osmanlı Devleti ile 1919 Mayıs'ında hâlâ bir barış antlaşması imzalanamamış ve görüşmeler belirsiz bir geleceğe ertelenmişti. Bunun nedenleri bugüne dek yeterince aydınlatılamamıştır.

İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi'nin 7 Mayıs'ta aldığı karar uyarınca 15 Mayıs'ta İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bu olay tüm Türkiye'de güçlü bir ulusal tepkiye yol açtı. 4 Eylül'de toplanan Sivas Kongresi'nden sonra İstanbul'daki Osmanlı hükümeti, ülke üzerindeki idari ve askeri denetimini kaybetti. Sivas ve daha sonra Ankara'da, Mustafa Kemal Paşa yönetiminde bir ulusal direniş hükümeti kuruldu.

Anadolu hükümeti, olumsuz şartlarda bir barış antlaşmasını kabul etmeyeceğini bildirdi ve direniş hazırlıklarına girişti.

İtilâf Devletleri 18 Nisan 1920'de San Remo Konferansı'nda Osmanlı İmparatorluğu'na uygulanacak barış antlaşmasının şartlarını hazırladılar. 22 Nisan'da Osmanlı hükümetini Paris'te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa'nın başkanlığında bir heyeti Paris'e gönderdi.

Ertesi günü Ankara'da toplanan Büyük Millet Meclisi, 30 Nisan günü taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul'dan ayrı bir hükümetin kurulduğunu bildirdi.

Paris'te barış şartlarını öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, İstanbul'a gönderdiği telgrafta barış şartlarının "devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını" (devlet kavramı ile bağdaşmadığını) bildirerek görüşmelerden çekildi.

Bunun üzerine 21 Haziran'da İtilaf Devletleri Türk milletinin direnişini kırmak için, İzmir'de bulunan Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine sürmeye karar verdi. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi.

Ege'deki işgaller üzerine 22 Haziran'da İstanbul'da toplanan Saltanat Şurası, Paris'e Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet göndermeye karar verdi.

Eski Maarif Nazırı (milli eğitim bakanı) Hadi Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) reisi Rıza Tevfik Bey ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey'den oluşan bu heyet, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Ankara'daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kınadı. Antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etti.

Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için önce Meclis-i Mebusan'ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin'e göndermesi gerekiyordu.

Fakat antlaşma imzalandığı tarihte Meclis-i Mebusan kapalı (Mart 1920'de faaliyeti sonlandı ve Nisan 1920'de kapatıldı (kapatılmış) olduğundan antlaşma mecliste görüşülemedi ve padişahın önüne gelmedi.

Taraflardan Yunanistan antlaşmayı tasdik edip yürürlüğe koymak istedi. Çoğu çevreler antlaşmanın hiçbir zaman yürürlüğe girmediğini savunur. Fakat başka görüşlere göre antlaşmasının birçok hükümleri o tarihlerde uygulanmış ve 20. yüzyılın uluslararası siyasi kavgalarına yön vermiştir.

Sevr Antlaşmasının bazı maddelerine dayanışarak Orta Doğu coğrafyası yeniden şekillendirildiyse, bu antlaşmanın bir süre için de olsa fiilen yürürlüğe girdiğinin kabul edilmesi gerekildiği savunulur.

Antlaşma İtilaf Devletleri Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Portekiz, Romanya, Ermenistan, Polonya, Sırp-Hırvat Cumhuriyeti ve Çekoslovakya ile mağlup Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalandı. ABD ve SSCB imza atmadılar.

Saltanat Şurası'nda Yaşananlar

Saltanat Şurası'nda yaşananlar ise günümüzde hâlâ tartışılmaktadır. Nutuk'ta bu toplantıda Vahdettin'le ilgili “Sevr Muahedesi'ni bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” denmektedir.

Saray Başmabeyincisi Lütfi Simavi'ye göre ise Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferit Paşa’ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir. Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday'ın anlatımı ise şöyledir:

“Nihayet Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr'a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi.

Hatta Ayan'dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişaha hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”

Kimi tarihçiler bu olayı, şûrâda oy hakkı olmayan padişahın oylama yapılması çağrısı yapılınca dışarı çıkması, fakat Damat Ferit'in olayı oldubittiye getirmesi olarak yorumlamaktadır. Kimileri toplantının Sevr’i onaylatmak üzere taraflı bir tarzda yürütülmesini protesto mahiyetinde, belki de biraz öfkeli bir şekilde ayağa kalktığını ve çıkıp yan odaya geçmiş olduğunu iddia etmektedir. Kimi tarihçiler ise bunun, padişah ile Damat Ferit Paşa'nın antlaşmayı kabul ettirebilmek için birlikte hazırladıkları bir plan olduğunu iddia etmektedirler. (vikipedi)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Şimdi koyduğunuz sylere de " ee denize düşen yılana sarılır " diyorsunuz zannımcalara inanmış bir de yorum yapmışsınız. Niye mesnetsiz dediğimizi anlıyorsunuzdur belki. O dönemde bile saltanatçılar sizin kadar ateşlli vahdettini savunup yaptıklarını küçültmeye çalışamıyordu. Evet hanedan ülke dışına çıkartılmasına karar verildi ama dikkat edin nüans farkına " çıkartılmasına " karar verildi. Peki vahdettin bu ülkeden neyle ayrıldı " İNGİLİZ GEMİSİYLE" Peki ingiliz gemilerini bizim "hanedanın ülke dışına çıkartılması" için kullanmak gibi bir durumumuz olabilirmi ? HAYIR. İşte Vahdettin bu yüzden " KAÇTI " olarak anılıyor. Biraz MANTIK sadece. Siz " zannımca " yazıları kendi zannınıza uydurup buraya koyuyorsunuz birde " denize düşen yılana sarılır " diye hafifletmeye çalışıyorsunuz sonra birde " tarih duygusallıkla bağdaşmaz diyorsunuz. Komik sadece " zannımca " " işittim duydum larla bağdaşırmı " tarih peki. Mustafa Kemal e karsı olsun da ne olursa olsun dimi Mehmet Bey.

Taylan Demirkiran 
 22.07.2012 23:51
Cevap :
Değerli Taylan Demirkıran,konulara ilginize ve yorumlarınıza teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.  23.07.2012 16:31
 

Ne Kadar çok yerden duyarsak okadar çok doğru olma ihtimali artar diyorsunuz. Şİmdi öncelikle aldığınız kaynakları bir inceleyin birbirleriyle karsılastırın içlerindeki tutarsızlıkları bir bulun farklıkları bir bulun. Sonra bizim size söylediklerimizi ne kadar fazla yerin yazdığınada bir bakın Nutuk dışında. ( bana bir nutuk yetiyor da siz yinede bakın ). Onları niye böyle değerlendirmiyorsunuz. Mehmet Bey artık samimi olun siz sadece işinize geleni alıyorsunuz.Şu anda da sadece dolandırarak mevzuyu kaynatmaya çalışıyorsunuz. Herkes de anlıyor kimse aptal değil. Kopyala- yapıştıra da gelelim. Hadi bir yerden aldınız hadi yasama imkanınızda yok ama belge koyun ozaman. Orjinal bir belge koyun. kaldıki koyduğunuz seylere bakıyoruz " zannımca duymustum şöyle işittim böyle işittim " den öte şeyler bile değil. Yalnız küçük bir sorun da var tarih de böyle " zannımca " lara dayanan bir bilim değil. Hatta hiç bi bilim böyle değil ispata dayanır belgeye dayanır bilim.

Taylan Demirkiran 
 22.07.2012 23:44
Cevap :
Değerli Taylan Demirkıran,konulara ilginize ve yorumlarınıza teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.  23.07.2012 16:23
 

Değerli Taylan Demirkıran, Bu tarih anlayışını nereye kadar sürdürebileceğiz? O dönemler büyük sıkıntıların olduğu dönemlerdir. Bir devlet adamı gerektiğinde yabancı elçiliklerle ve onların siyasetçileri ile temas kurmakta ve birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek adına bir araya gelmektedir. Tarihte bizim kadar, sevmediğini "hain-satılmış!" yapan millet azdır. Bu kolaycılıktır Bu yorumunuzu alıyorum.Ve Soruyorum Yukarıda ki bu savunmanızla bu suçlamanız çelişmiyormu?Rauf Beyin (Orbay) Kâzım Karabekir Paşa’ya yazdığı bir mektupta, Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten istifa ettikten sonra: “Allah belâsını versin, şu Amerikalar manda mıdır nedir, bir an evvel kabul etseler de memleket de, millet de bu hercü mercden kurtulsa” sözlerini fartı yeis ve heyecanla kendi kendine konuşur gibi tek tekrar etti”Sözkonusu Mustafa Kemal olunca konu net ve belirgin ve Kötü niyetli.Padişah ve Osmanlı olunca durum belirsiz ve dağınık.Sebepler 2.hatta 3.kişilere bağlı ve komplo yapılmış oluyor.

mehmet binlik 
 21.07.2012 12:26
Cevap :
Değerli Mehmet Binlik, okuyanlar sizlerinde görüşlerini değerlendirecektir. Yorumunuz için teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.  23.07.2012 9:13
 

Peki bu italyanlar fransızlar yunanlılar ingilizler bu topraklara neye dayanarak işgale başladı. Peki Ordudan terhisler cephanelerin silahların depoların işgal kuvvetlerine teslimleri neye göre başlatıldı. Bütün iletişim araçlarına neye göre el koymaya kalktılar. Boğazlardan geçişleri yada izin kağıtlarını vs leri onay yada red makamı nasıl işgal kuvvetleri oldu ? Ve sevri size göre onaylamayan bu padişah nasıl bütün bunlar olurken gıkını çıkaramadı." Yunan ordusu halifenin izniyle gelmiştir karsı koymayınız " " kuvayı milliyecileri öldürmek din görevidir " diye fetvalar verilirken halife olarak nasıl ağzını bile açmadı. Kuvayı milliyenin klarsısına neden Kuvayi-inzibatiyeyi kurmaya çalıştı. Kusura bakmayın ama tamamen mesnetsiz iddiasız uydurmalar ahmet izzet paşanın yazdıkları saltanatı ve kendini aklamak için başkalarını karalama çabasından başka birşey değil. Bir tanede belge yok " sunu derken duydum bunu derken işittim " den öte.

Taylan Demirkiran 
 19.07.2012 4:44
Cevap :
Değerli Taylan Demirkıran, Bu tarih anlayışını nereye kadar sürdürebileceğiz? O dönemler büyük sıkıntıların olduğu dönemlerdir. Bir devlet adamı gerektiğinde yabancı elçiliklerle ve onların siyasetçileri ile temas kurmakta ve birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek adına bir araya gelmektedir. Tarihte bizim kadar, sevmediğini "hain-satılmış!" yapan millet azdır. Bu kolaycılıktır. Elinizde varsa bir delil ortaya koyarsınız, herkes öğrenir. O dönemlerde, "denize düşen yılana sarılır!" anlayışı ile "uçan kuştan medet umulur" hale gelinmiştir. Anlayışımız, olayı yaşayan tüm tarafların görüşlerini okuyanlara sunmaktır. Özellikle de kişisel bir görüş belirtmeden. Nasıl olur da, yaşamadığımız bir olayda insanları suçlayabiliriz? Bu anlayışımıza uymamaktadır. Bu her kim olursa. Biz öğrendiklerimizin tamamını burada yazarsak, ne buna bu yönetim izin verir ne de devlet yetkilileri. Biz tabiri uygun olursa dere kenarında kumlarla oynamaktayız. Bunlar bile kabulenilmemektedir. Sağlıcakla kalınız.  20.07.2012 9:59
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 616
Toplam yorum
: 2183
Toplam mesaj
: 239
Ort. okunma sayısı
: 1510
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisinde öğrenciliğim sırasında bir kamu iktisadi kuruluşunda başladığım çalış..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster