Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Kasım '06

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
4943
 

Sezgi üzerine

Sezgi üzerine
 

Bir şey ne biz bildiğimiz için vardır, ne de bilmediğimiz için yoktur. Bilmek, beynimizin veri tabanında, bir olgu veya nesneyle ilgili zaman ve mekâna bağlı somut bilgi tutmak demektir. Bu bilgi gerçeği yansıtabileceği gibi, katıksız yanılsamadan da ibaret olabilir. Bu bilgi birikimini karşılaşacağımız yeni durumlar karşısında kullanabilme yeteneğine düşünme, karşılaştığımız yeni durumlarla bu bilgi havuzunu güncelleme yeteneğine ise öğrenme denir. Doğal olarak öğrenme süreci, bebeklikten itibaren başlayan sürekli bir kıyaslama, karşılaştırma, genelleme ve özelleme işleminden ibarettir.

Öğrenme süreci genelden özele, basitten zor ve karmaşığa doğrudur. Öğrenme sürecinin tarihçesinin derinliklerine doğru yapacağımız bir yolculukta, aslında şu anda gerçekliği tanımladığımız tüm kavramların köklerinin çoğu bebeklik döneminde öğrenilen en temel 300–500 kavrama kadar uzandığına şahit oluruz. Mekân denen boşluktan, zaman denen akışa, canlı ve cansız nesnelerden, nesnelerin renk, miktar ve ebatlarına, var olma, hareket etme, kullanma, görme, işitme, sevme, korkma ve daha nice temel kavram… NASA’da görev yapan bir uzay mühendisinden Avustralyalı bir aborjine kadar, en küçük çocuktan en yaşlı ihtiyarına kadar istisnasız tüm insanoğlunun bildiği ve kendi yaşam örgüsünde şekillendirdiği kök kavramlar…

Aristo, kurduğu mantık biliminde, bir anlamda bu en temel kavramları “ve, veya, ise” gibi yapısal sözcüklerin etrafında toplamış ve gerçekliği yansıtan bir mekanizma kurmayı başarmıştı. Bu kadar basit bir yapının bile günümüz bilgisayar teknolojisinin kökenini oluşturduğunu göz önünde bulundurursak, gerçekliği kök kavramların ilişkiselliği ve yapısallığıyla ortaya koyan bir mekanizmanın hayatımızda nasıl bir çığır açacağını öngörmek bile güç. Genel amaçlı yapay zekâ mimarisi…

Ancak bu noktada gizli bir çıkmazla karşılaşmaktayız. Ulaştığımız sonuç, nihayetinde her şeyin temel bir kalıptan başlayan bir kıyaslama düzeneğinden ibaret olduğunu vurgulamaktadır. Her ne kadar burada tasvir ettiğimiz öğrenme türü, barındırdığı sözel öğrenme, sorun çözme ve kavramsal öğrenme özellikleriyle sadece insanlara özgüyse de aşikârdır ki oldukça ilkel bir bilinç düzeyidir. Peki, daha ileri bir bilinç düzeyi mevcut mudur? Mevcutsa bu bilinci nasıl tanımlarız ve kendi yaşantımızdaki izlerini nasıl bulabiliriz?

Belki bu noktada sorumuzun yön ve kapsamını da biraz değiştirmeliyiz. Beyinlerimiz karşılaştıkları olguları özne, nesne, yüklem ve diğer öğeleriyle birlikte cümlesel bir yapı içinde kavramsallaştırarak algılamaktadır. Peki, kaynaklık eden olguların üzerinde işleyen nasıl bir mekanizma var ki, bu beyinlerimize bu şekilde yansımaktadır?

Daha da önemlisi böyle bir yapı mevcutsa, bu yapı aynı zamanda bedenlerimizin ve evrenin altında işleyen ve çoğu defa bizim farkında bile olmadığımız bilinç düzeylerinin de anahtarı olabilir mi? Sonuçta ‘ben’ diye nitelediğimiz varlığın gerek bedensel gerek manevi boyutuyla binde kaçı gerçekten bizim irademiz ve denetimimiz altında ki? İşin aslı irade ve bilincimizi kattığımız ortama aynı zamanda kusurlarımızı ve yetersizliğimizi de katıyoruz; irademiz ne kadar azsa, ortaya çıkan sonuç da genelde o kadar mükemmel. Bunun doğal bir neticesi olarak insani sanat ürünleri, doğala ne kadar yakın ve yalınsa, o oranda şaheser özelliği taşımakta. Sonuç olarak, varlıkta işleyen bilinç mekanizmasının bizim günlük hayatta kullandığımız kıyaslama mekanizmamızdan çok daha üstün olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu noktada artık esas konumuza gelebiliriz: Bildiğimiz her şeyi gerçekten kıyaslamayla mı ölçüyoruz; bilginin güneş ışığı gibi ruha doğmasının yani sezginin yeri nedir hayatta?... Sezgi, mantıksal süreçleri kullanmadan bilme ve hissetme yetisidir. Herhangi bir çıkarsamaya dayanmayan, anlık bir içe doğuş...

Aslında bu yetinin bir nedeni, çıkarsama mekanizmasının ta kendisidir. Ancak bazen bu mekanizmada eksik noktalar ve adımlar bulunur, bazen de o olgu henüz zihnimizde tamamıyla kavramsallaşmamıştır ve beyin bu boşlukları biz farkında olmadan kendisi doldurmaya çalışır. Çoğu defa bu süreç ayrı bir veri kanalı olarak açılır ve yine çoğunlukla bu süreç uyku anında tamamlanır. Böylelikle daha genelde çok iyi bildiğimiz bir kavramın özelde nasıl şekilleneceğini bir anda keşfetmiş oluruz. Mesela durup dururken kendisine ilgi duyduğumuz birinin aslında bir başkasına ilgi duyduğunu hissederiz. Veya bazen sadece yürüyüşünden, duruşundan veya konuşma tarzından bir insanın asker, doktor veya öğretmen olduğunu hissederiz. Henüz sözcüklere dökemediğimiz bazı ayrıntıların beynimizde bir yapay sinir ağı yapısı oluşturarak şekillenmesidir bu aslında. Evet, sezmek, bilmenin bir çeşididir sadece bu anlamda, rüyalar ise öğrenmenin...

Ancak sezginin daha derin bir boyutu vardır ki bu aynı zamanda yukarıda sorduğumuz soruların cevaplarının anahtarıdır: Bilgiye dolaysızca kaynağından ulaşma... Atomdan su kristallerine, yıldızlardan tüm evrene kadar her şey canlı ve bilinçlidir. Şu ana kadar öğrendiğimiz ve öğrenemediğimiz her şey zaten bilinmektedir. Mevcut olan bu bilgiye ulaşmanın yolu ise dışta değil içtedir. Aradığımız tüm cevaplar zaten kendi içimizde mevcuttur, yeter ki kendimizi okumayı bilelim. Özetle Sokrates’in dediği gibi aslında öğrenme diye bir şey yoktur, sadece yeniden hatırlamak vardır. Bilgelik, mevsimi geldiğinde bir çiçek gibi ruhunuzda doğacaktır.

Hatırlamalıyız ki, bir insanın bildiği şey, o insanın cehaletinin de kaynağıdır aynı zamanda. Bilgiye kaynağından ulaşmak için tüm bildiklerimizi unutmalı ve bilgiyi hiçbir yerden almayı öğrenmeliyiz. Gerek sufilerin ruhlarını özgürleştirdikleri sessizlik kavramı, gerekse Budist ruhanilerin ulaşmaya çalıştıkları hiçliğin bilgeliği bu arayıştan başka bir şey değildir. Bu noktada en kilit kavram ise nefestir. Nefes, bedeni ruhla, ruhu ise varlığın ve sonsuzluğun ruhuyla bağlayan bir köprüdür. Nefes, benliğin tüm varlıkla bütünleşmesinin sırrıdır. Birin bölünmezliğinin sırrı...

Birliği anlamak için bütünselliği anlamalıyız öncelikle. Gerçekliği oluşturan her olgu bütünsel bir yapıdadır. Kurduğumuz cümleler, özne, nesne, yüklem, zaman ve mekân kipleriyle bir bütündür. Sorduğumuz sorular, bu bütünlük arayışının en doğal yansımasıdır: “Kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin”. Ruhumuzun gözüyle baktığımız her olguya soru-cevap çemberiyle, neden sorusunun cevabın da ta kendisinin ayrımında olarak bakacak olursak, o zaman ruhumuz bütünselliğin sessizliğine kavuşacak ve evren bizimle konuşmaya başlayacaktır...

Ancak bu zorlu bir yoldur. Her yer tuzaklarla doludur. Unutmamalıyız ki bir insanın en iyi ve en çok kandırdığı kişi yine kendisidir; kendine karşı dürüst olmayı bilmeyen bir insan, sezgileri yerine ancak kendi yanılsamalarını takip edecektir. Kendine karşı su gibi berrak ve duru olmayı bilmeyen bir insanın burada sözü edilen kavramları ne anlaması mümkündür ne de yaşaması...

Son olarak ifade edelim ki, icat ettiğimizi düşündüğümüz her şey aslında sadece yeniden keşfetmeden ibarettir. Dolayısıyla kavramsallaştırabildikten sonra her olgu teknolojiye aktarılabilir, hatta sezgisellik bile... Belki bir gün, sezgileriyle bize hayatın anlamını sunan bilgisayar programlarıyla da karşılaşırız, kim bilir...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Düşünülen herşey, gerçekleşme potansiyeline sahiptir.Şimdi için ütopik görünse de birçokları için, son paragrafta sözettiğin buluşu yaşama geçirmen dileğiyle...Bir çok önemli keşif de rüyalar yoluyla gelmişti, sezgilerle neden gelmesin?

Mutlu Taflan 
 28.11.2006 22:01
Cevap :
Teknoloji diye adlandırdığımız şey, aslında bizim aynadaki kendi yansımamız. Haliyle kendimizi tanıyıp tanımladıkça ve kavramlara döktükçe, ortaya çıkaracağımız teknoloji anlayışı da ona göre şekillenecektir. Teşekkür ederim...  29.11.2006 17:16
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 72
Toplam yorum
: 89
Toplam mesaj
: 18
Ort. okunma sayısı
: 1895
Kayıt tarihi
: 11.10.06
 
 

Yazar 1975 Ankara doğumludur. Monterey Postgraduate School / California'da bilgisayar bilimi dalı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster