Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mart '21

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
44
 

Şiddet Üzerine

Önümüzde çok çetrefilli bir konu var; şiddet... Nedir şiddet? İnsan, neden şiddete başvurur! Ve neden şiddeti mazur görür! Haklı, haksız, suçlu, suçsuz çukuruna kafayı sokup çıkaramayanlar neden bu halde? Ve en önemlisi şiddete eğilimi olan insanlar ile şiddete maruz kalanlar aralarında ne tür bir duygudaşlığı paylaşıyorlar? 
 
Şiddet, kendine ve diğerine ayağı yere basmayan türde birtakım olumsuz duygu ve düşüncelerle güdülenmiş halde veya ilkel ve mekanik bir eğilimle bilerek/isteyerek-bilmeden/istemeden güç ve baskı uygulayarak bedensel, ruhsal, duygusal, zihinsel ve psikolojik yaralanmalara/çöküşlere ve dahi ölüme neden olan 'her türlü saldırgan' davranıştır diyebiliriz. Sadece kaba kuvvet içeren davranışlar değil aşağılama, tehdit etme, bireysel özgürlüğü kısıtlama, zor kullanarak/güç kullanarak kişinin özgüvenine ve özdeğerine yönelik sindirici/yıkıcı biçimlerde hareket etme ve bu ayarsızlıklardaki her tür yaklaşım ve türevleri de en küçüğünden en büyüğüne kadar bu davranış bozukluğunun içindedir. Buna göre insanın kendine ve diğerine uyguladığı (küçük ölçekte)şiddet ile güç odaklarının insanlara uyguladığı (büyük ölçekte) şiddet biçimlerini bir bakıma ayrı incelemek gerekir. Zira biri plansızken( bozulmuş veya çürümüş karakter bozukluklarından kaynaklanan davranış kalıplarının yanısıra bilinçsizce tekrar edilen davranışlar, edimler, eğilimler) diğeri planlıdır( insan davranışlarının yönlendirilmesi ve bilinçli olarak sınırlandırılmış bir kötülük havuzunda tutulması amacını güden). 
 
Şiddetin türlü entrikalarla, pembe yalanlarla, türlü aldatmacalarla, yüzyıllara yayılan büyük(güdük) yıkıcı planlarla dünyanın her yerinde yaşayan insan topluluklarına yapıldığı, yapılmaya kötücül bir kararlılıkla devam edildiği doğrudur. Bu ise bir tür yönetme biçimi olup başlı başına ayrı irdelenmesi gereken bir konudur.
 
Diğer yandan şiddetin açılımları için hem çok derin hem çok yüksek ve hem çok alçaktır, diyebiliriz. Tayf, kafalarımızın alamadığı kadar geniş ve çeşitli olsa gerek.. Şiddetin neleri kapsayacağına dair daha da kafa yorarsak eğer anlayışsızlık, hoşgörüsüzlük, bencillik, kibir, yalan, sahtelik, entrika ve bunun gibi insan ruhunu aşağı çeken davranış biçimleri de şiddetin içindedir diyebiliriz rahatlıkla. Çünkü tüm bunlar şiddet doğurur, şiddete neden olur. Kanımca hepsinin temelinde üst üste yığılmış duygusal yaralanmalar ve bunların sebep olduğu bir tür zihinsel bozukluk var! Zihnin yanlış biçimlenmesi ve bu biçimlenmenin insan varlığını ne derece ele geçirdiği gerçeği üzerine düşünürken, duygusal olarak yaralı insanların nasıl saldırganlaşabileceği üzerine de kafa patlatmak gerek! Yaralanmış insanların birbirlerini habire yaraladıkları bir dünyadan bahsediyoruz. Çünkü bu insanlara toplum acıma, öfke, ötekileştirme ve nefret duygularıyla yaklaşıyor, ANLAYIŞ ile değil! Merhamet, şefkatten filan bahsetmiyorum. İçinde anlayış olmayan bir merhamet ve şefkat de yüzeyseldir. 
 
Kendini ifade etme eğilimimiz çok güçlü ve şiddet ne yazık ki bir tür kendini ifade etme şekli! Yaranın acısı öfkeye dönüştükten sonra kalplerin kapanması ve özleriyle olan bağlantılarını yitirmiş insanların bir tür tirana dönüşmeleri çok da şaşılacak bir şey değil! Duyguları incinmiş, kullanılmış, ezilmiş ve hor görülmüş insanların hem zihinsel hem duygusal olarak bozulmuş bir kimya ile yüzleşebilmeleri de öyle kolay değil. İnsan denen varlığın kendini kontrol etmesi, özdenetim gücü ve sorunlarla başedebilme yeteneğinin geliştiği şartlar yoksa başka şartlar başka hissiyatlar, başka kimyalar doğurur. Öyle sağlıklı bir toplumda yaşamıyoruz. Kendilerini nasıl iyileştireceklerini bilemeyenler olarak kendilerine anlayış gösterilmemiş insanlar diğerlerine anlayış gösterebilir mi! Bu, çok fazla iyimser olur. Sonuç olarak ortaya bir kısır döngü çıkıyor; acılarını birbirlerinden çıkaran ve birbirlerini yiyen insanlar! Ve bu kimyanın bulaşıcı olduğunu biliyoruz; bir insandan diğerine bulaşabildiğini... Çünkü insan öncelikle düşünerek değil görerek öğrenmeye, öğrendiğini bir makine gibi tekrar etmeye şartlanmıştır. Bu da demek oluyor ki dışarda şiddet gören ama kendi içinde şiddete başvurmadığını düşünen insanlarla dolu bir dünyada hep birlikteyiz.
 
Şiddet, iletişim dili ve biçimi olarak bilinçli ya da bilinçsizce kullanıldığı sürece hiç şüphe yok ki insanlar arasındaki ilişki/etkileşim/diyalog ve anlaşmazlıklar her şekilde savunma ve saldırının başrol oynadığı etki-tepki zincirinde asılı kalacaktır. Bunun yaşamı bozuk bir algılayış ve yaşayış biçimi olduğunu söyleyebiliriz; içinde farkındalığın, anlayışın, sevginin, saygının, güzellik ve zerafetin olmadığı bir yaşayış...
 
İnsanın neden şiddete başvurduğu ve şiddet gören kişinin neden şiddete maruz kaldığı üzerine bir düşünelim. Diğerlerine şiddet uygulayan en önce ve öncelikle kendine; kendi benliğine/zihnine/bedenine ve duygularına şiddet uyguluyor olmalı!. Bu ayarsızlık, ister kişinin kendi doğasından kaynaklanan bir referans noktasından olsun, isterse birileri tarafından bir zamanlar şiddete maruz kalmış biri olsun, içerde tortu halinde kalmış şiddete neden olan asıl duygu çözülmeden ortadan kalkmayacaktır. Asıl duygunun yerini alan öfke büyük ya da küçük yaratımlarla(patlamalarla) bazen büyük hasarlar vererek bazen de şarapnel parçaları gibi farklı zamanlarda ama aynı davranış kalıplarıyla insanın kendisine ve iletişimde olduğu diğerlerine zarar vermeye devam ediyor. Bunu ben söylemiyorum; psikoanalistler söylüyor.
 
Şiddet dünyada hiçbir zaman azalmadı, artmaya ise devam ediyor. Bir insan bunun içinden nasıl çıkabilir? Toplum içinde yol, yordam, yöntem, yardım ve destekten yoksun olan insanların bunu başarmasından nasıl söz edebiliriz? İşte tam da bu yüzden ŞİDDET VAR ve var olmaya devam edecek gibi görünüyor!
 
Toplumsal dinamikler göz önüne alındığında herkes bir başına ve kimse kimseyi gerçekten anlamıyor. Kimse, kimsenin ne yarasına dokunabiliyor ne de onu gerçekten duyabiliyor! Nasıl duyabilir ki; kendi zihni ve kendi duyguları çerçevesinde birbirine bakan insanlardan söz ediyoruz. Bu yüzden hiç kimse diğeriyle gerçek bir iletişim kuramıyor. Derin ve dip hissedişler havada asılı kalmış bir şekilde dururken yüzeysel ilişkiler tavan yapıyor! 
 
Biri şiddete uğradığında ve dahi öldürüldüğünde ardından gerçekten üzülen, acı çeken kişinin yakınlarıdır; 'ateş, düştüğü yeri yakar'. Hiç kimse bir diğerinin acısını derin bir düzeyde hissedemez. Kendimizi kandırmayalım. Görüyoruz; insanların başına gelen talihsizliklerde sesler bir ara yükseliyor ve sonra kesiliyor. Şiddete maruz kalan insanlara 'gerçek bir yardım' yapamıyoruz, yapamayız da. Bu, ancak toplumsal bir değişim ve dönüşüm gerçekleşirse mümkün olabilir. 
 
Şiddet var ve zayıf hissettiğimiz noktadan bizi vurmaya devam ediyor. Zayıf hissettiğimiz yer, darbe almış, yaralanmış ve şifalandırılmamız duygularımızdır. İşte burası bir insan yaşamında herşeyin başladığı yer olmalı!. Bir nesilden ötekine yapışıp kalan travmaların başlangıcı... İnsan, kendinde bunu farketmediği/iyileşmediği/ iyileştirilmediği ve kendini iyileştirmeyi başaramadığı sürece şiddet var olmaya devam edecek. Ve kişi elinde olmadan ya da elinde olarak bu tohumların taşıyıcısı ve aktarıcısı olmaya sürdürecek. Bu sorumluluk, herkesin zihninde aydınlanan bir oda değil yazık ki! Bunun bizimki gibi toplumlarda ve aile yapılarında 'genel olarak' engellenebilir bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bireysel devrimler gerekli. 
 
Farzedelim içimizde böyle yaralı bir alan yok. Ve şiddete maruz kaldık. İçimizde zayıf bir noktamız yoksa(özgüven ve özdeğerimiz yara almamışsa) bununla çok daha kolay, sağlıklı ve zarar görmeden/ en az zararı görerek başedebiliriz. Çok açık ki bunun içinde kaybolmak veya durumun içinden sıyrılabilmek olasılığı güçlü kalmayı veya zayıf olmayı bilinçli veya bilinçsiz seçtiğimizde gerçekleşiyor!. 
 
Şiddetin en önde aile yapıları içinde, orda, burda, her köşe başında, burnumuzun dibinde, içimizde, dışımızda göründüğü/görünme olasılığının bol olduğu bir dünyadayız. Durum böyle olunca insan kendine sormadan edemiyor; nerden gelmiştik, nerdeyiz ve nereye doğru gidiyoruz? Bu soruların cevaplarını insan ancak kendi ruhunda, kendi yaşam seyrinde bulabilir. Başkalarının yaşamı, yükü, duyguları, düşünceleri, yaklaşımları ve seçimleri bir başkasına aittir, cehaleti, karanlığı ve şiddeti de.. Bu anlayışla, ibret alınacak yaşamlar vardır sadece..
 
Seyir deyince.. Bir insanın yaşamının seyri, içinde yaşadığı toplumun seyrine denk değildir; insan, içinde bulunduğu şartlarla özdeşleşmeyi bırakabilirse bu sınırları aşabilir. Ancak, duygularımızı, düşünce yapımızı, yaşayışımızı, ilişkilerimizi biçimleyen yine içinde yaşadığımız toplumdur ve her an karşılıklı etkileşim içinde olduğumuz doğrudur. İşte bu yüzden bu sorunlu yaratımlarla nasıl uğraşacağımızı bilmemiz, bu yapıyı anlamamız, özdeşleşme hatasına düşmeden ona bakabilmemiz, gözlem yapabilen bir haleti ruhiyeyle meselelere mesafeli yaklaşabilmemiz gerekir. O vakit kendi düşüncelerimizin, kendi duygularımızın sahibi olabiliriz. Hayatımızın merkezinde olabiliriz. İnsan denilen varlık, pek çok noktada dünyaya ve kendine kendi gözleriyle bakmayı bir kenara atıp kendini ve dünyayı başkalarının gözleriyle görmeye eğilimlidir. Bu iç gücü ve dünyayla paylaşacağımız o özgün yanımızı yaralayan/azaltan, güç kaybettiren/kan kaybettiren bir şey. Bize ait olmayan sorunların ve yaşamların içinde bizi tutan bir şey. Şiddete maruz kalmamıza neden olan en büyük etkenlerden biri de bu olsa gerek; bir kör nokta.. Tam da burası bizim en zayıf yanımız olmalı; şiddetin içeriye girdiği açık bir kapı! Toplumsal dinamiklere ve kendi iç dünyamıza bu anlayışla baktığımızda insan ilişkilerinin neden bozuk ve sağlıksız olduğunu anlamak hiç de zor değil. Bu bozulmanın temelinde pek çok bileşen var! Geldik zurnanın zırt dediği yere..
 
Şiddete başvurana ve şiddete maruz kalana 'sınırlı bir biçimde' baktığımızda yalnızca sonuçları görürüz. Toplum buna neyin doğru neyin yanlış olduğuna ilişkin koşullu bir bakışla bakıyor. Altında çok başka sebepler yatan bir duruma/durumlara doğru ya da yanlış olarak bakmak aklın yolundan büyük bir sapmadır. Bu ise bir başka kısır döngü yaratır. Burda çözüm yoktur!. 
 
Her insanda değişen, karmaşıklaşan, taşlaşan, betonlaşan acı ve keder dağları kendi içinde farklı dinamiklere sahip olsa gerek! İçinde yaşadığımız şartlara bir bakalım. Genç insanlar, insan olmanın aşamalarından sırayla geçmeden 'ergen' oluyorlar mesela. Ve ardından yetişkin.. Ve elbette şartlar gereği fiziksel olarak büyüyen, ruhsal yönden büyüyememiş insanlardan bahsediyoruz! Bu insanlar, kendi doğalarına ilişkin ifade edemedikleri pek çok şeyle birlikte birbirleriyle kurdukları sağlıksız ilişkilerde harcanıp gidiyorlar. Sağlıklı ilişkiler yoksa sağlıksız ilişkiler vardır. İnsan ya bir yerdedir ya da başka bir yerde. Ya bir hissiyattadır ya da başka bir hissiyatta. Aynı anda iki ayrı yerde olunmuyor, malum. İnsanın hissiyatı nerde demirlemişse kendini ifade etme şekli ona göre biçim alıyor! Bu ifadeler iletişimi, iletişim etkileşimi, etkileşim deneyimi, deneyim yaşamı biçimliyor. Yapıcı ve yıkıcı gidişatlar var. Yapıcı ve yıkıcı hissiyatlar var. Bu çeşitlilik inanılmaz. İşte bunu görmek, yaşamak, hissetmek, seyirci olmak, içinde olmak, dışında olmak, gözlemci olmak adına hayat dediğimiz büyük, büyük meydanda yorucu/travmatik/inanılmaz/berbat/hüzünlü/acı dolu/korkunç ve zalim vs. hikayeler yaratıyor. Kendi içinde karman çorman birbirine dolanmış insan bunalımları.. Nerden baktığımız, nasıl hissettiğimizle/nasıl gördüğümüzle bağlantılı hikayeler; bizim yaşam hikayelerimiz.. 
 
İnsan deneyiminin gidişatını olumsuz etkileyen pek çok sebep var, malum. İnsan olamamanın güdük sınırları içinde kalmak bugün Türkiye toplumunun esas sorunu! Aile yapılarındaki türlü sorun ve travmaların etkisi ile birlikte çevresel etkilerin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan sorunların ana ayaklarından biri, insanın ruhsal olarak büyüyemeyip fiziksel olarak büyümesinin içerde yarattığı 'aşağılık duygusu'. İnsan, çevresindeki ve ailesindeki insanların düşünüş, yaşayış ve varoluş biçimlerinin bir buldozer gibi ciddi/ağır/belirleyici etkisi altında kalıyor! Kendine ait olmayan, kendisiyle alakalı olmayan duygu ve düşünceleri kendinin sanıp tüm bunları bilinçsiz bir biçimde üstleniyor. İnsanın aile içi şiddete maruz kalıp kendi özsel doğasını yaşayamayışı ve yutup kusamadıklarıyla vaktinden çok hemhal olması, şiddeti yaratan ve şiddete maruz kalan insanlar arasında -kendi dinamikleri içinde- ilişkileri biçimliyor.
 
Toplumu inşa eden sağlıksız ve temeli bozuk kültürel etki, yaptırım, eğitim, davranış ve inanç biçimlerinden bahsetmeden geçmek olmaz. Bireysel olgunluğun ve özgünlüğün bu çerçeveler içinde doğamaması, doğup büyüyemesi ile birlikte insanın kendi özsel doğasına 'bir yabancı gibi' kalması şaşırtıcı değil aslına bakarsanız. Elinde kalan tek şeyi yani egosunu (sahte kişiliğini) büyüterek, bu kişiliğe yapışıp kalması ise hiç sürpriz değil.. Kendi sahteliğine yapışıp kalan insanların birbirlerine yapışıp kalmaları da o vakit daha anlaşılır olur değil mi!. Bağımlı ilişkiler ağı; kendi varoluşunu bir başkasının varlığıyla anlamlandırmaya çalışma, sahte kişiliği besleyen kıskançlık, kibir, dedikodu, öfke, nefret, kendini beğenmişlik, entrika, kendine ve diğerlerine yalan söyleme gibi 'alt benliğe ait' aşağı yaşam biçimlerinin çeşitliliği içinde kendi iç dünyasını gözlemlemeyen ve dahi bundan haberi bile olmayan insanların birbirlerine ve yaptıklarına bakıp dünyayı böyle zannetmelerinin getirdiği dolaşıklıklar. Ve dahası, dahası.. Tüm bu çatışmalar, kavgalar, cinayetler, şiddetin aklımıza gelen binbir çeşit çeşitlemesi bunun içinde. Öyle ya başka nerde olabilir!
 
Yaşamının bir noktasında aklı başında olan her insan, bu tabloyu görüp bu hengamenin içinden düşünsel, yaşayış ve varoluş olarak ayrılma isteği duyar. Ayrılmak değil yönetmek, yönetebilmek, yönetebilmeyi başarmak desek daha doğru mu olur? Kim, nerden ayrılabilmiş! Sorun varsa çözüm de aynı yerde aranmalı. Başka bir yerde çözülemiyor düğümler. Kişinin, kendisine ait olmayan duygu ve düşünceleri fark edip kendisine zorla giydirilmiş psikolojilerden çıkması lazım ki kendisine şiddet uygulanmış bir insan olarak başkalarına şiddet uygulamasın! Bu kısır döngü yaratabilir/ yaratmıştır/ yaratmaktadır ve yaratacaktır. Kişi, uyanamazsa yaşam deneyimi güçsüz/yönetilebilen bir haleti ruhiyede taklılıp kalarak bir kurban olma deneyimi yaşamaktan öteye geçemeyecektir. Bunun içine doğup bunun içinde ölmekten yorulmadık mı!
 
Birşey olup bittiğinde 'sonucu' görürüz. Onu oraya getiren nedenleri, gidişatı, süreci, detayları görmeyiz, üzerinde düşünmeyiz bile. Katil, neden katil olmuştur/öldürülen neden öldürülmüştür? 
 
Ölen, kurban olma deneyiminin bir çeşitlemesidir. Öldüren, kurban olma deneyiminin bir çeşitlemesidir. Kurban olma deneyimi ise şöyle der; 'bana biri bunu yaptı.' kendine sormadığı soru ise bu noktaya gelmesinin sebebidir; 'ben neden burdayım?'
 
İnsanlar deliler gibi fizik, matematik, kimya öğreniyorlar. Okullar kafayı, zihni dolduruyor, aklı yönlendiriyor. Aynı insanlar denklemleri çözüyorlar ama kendi problemlerini çözemiyorlar; niye? İnsan olma yolculuğunda girdiğimiz/çıktığımız/çıkamadığımız/itildiğimiz halleri kimse anlatamıyor bize! Hangi sorunla nasıl başedeceğimizi bilmiyoruz! Çünkü kötü hissediyoruz. Çaresiz ve depresifiz. İşte bu kötü hissediş, hayatımızda çok kıymetli iki rehberi elimizden çalıyor; özgüven ve özdeğeri... Kaybettiğimiz ve bizden çalınan bu çok değerli iki şeyin yokluğu, sorunlu insanları bir mıknatıs gibi üzerimize/hayatımıza çekiyor. Çünkü kendimize değer vermiyoruz, kendimizden emin değiliz. Nasıl olabiliriz ki? Kendimizi kötü hissettiğimizde kötü seçimler yaparız. Bu kadar basit. Ayan beyan ortada bir gerçekliktir bu. Bu gerçekliği anlayabildiğimizde/idrak edebildiğimizde yaşadıklarımızdan 'neden sorumlu' olduğumuz da o vakit anlam kazanmaya başlıyor. Dışarıyı, dışardakileri suçlamak insana bir içgörü, bir bilgelik, bir anlayış kazandırmıyor. Suçluluk ve sorumluluk başka yollar, başka tohumlar.. Ve biz insanlar zaman geçiyor, ektiklerimizi biçiyoruz. Birine 'yaşadıklarının sorumluluğunu üzerine al' dediğimizde veya bu bize söylendiğinde 'tüm bunların suçlusu benim' gibi saçma/sahte bir algılama durumuna geçebiliyoruz. Bu ise tepkisel davranmaya yol açıyor. Tepkisel davranışlarda 'gözlemci' yoktur. Karşıdakinin durumu da aynıdır. Karşıdakinin duygu dolaşıklığı ve kötü hissedişi ile bizimki karışır. Ortaya karman çorman aptallıklar, cinayetler, saçmalıklar ve gürültüler çıkar. Ortaya şiddet çıkar. Kendimden biliyorum. İç ve dış dünyayı gözlemlediğimden/gözlemlemeyi bırakmadığımdan biliyorum. Saçmalıkların ve işime yaramayan anlamsız varoluşların içinde neden kaldığım/nasıl çıktığımdan/çıkamadığımdan biliyorum. Bu noktada kusurlu/ eksik/kötü/pusulasız hissedişlerimizden kaynaklanan kötü/ kusurlu/eksik deneyimleri kendimize çekiyoruz ve bu deneyimler yoluyla öğreniyoruz yani acı çekerek/acı vererek..
Maalesef acı, öğrenmenin ve tekamül etmenin en temel yollarından biri. Anlaşılması gerek ki ilişkiler tarafından biçimleniyor/biçimliyoruz. Kendimizi/başkalarını ilişkiler üzerinden bilebiliyor/anlayabiliyoruz. 
 
Toplumda olgun insanların içinde yaşıyor olsaydık eğer kendi sıkıntılarımızın, açmazlarımızın içinden rehberlik alarak çıkmak daha kolay olurdu ancak durum bunun tam tersi. Kendimizi sağlıklı bir şekilde ifade edebildiğimiz şartlarda yetişmediğimiz için kendimizi kendimizden doğuracağımız süreç gereksiz yere çok fazla uzamış olabiliyor. Bu süreçte hatalar yapıyoruz, birbirimize/kendimize zarar veriyoruz. Düşünce kalkan, hata yapınca hatalarından ders alabilen, yürümeye ve gelişmeye devam eden insanın tavrının bir yol pusulası, karanlıkta güçlü bir ışık olduğunu düşünüyorum. Kendi kusurlarıyla, kendi güzellikleriyle, kendi nitelikleriyle daha çok ilgilenen insan. Böylesi bir yapı diğerlerine bulaşmıyor, diğerlerinin kendisine bulaşmasına izin vermiyor! Kişinin kendisiyle ilişkilendiği bu yol gelişmeye, erginleşmeye giden yol. Bu yolun başladığı başka bir kavşak daha yok.. Bu kavşak çok önemli. Dolaşıklıkların ve insanların yarattığı karmaşanın uzağında kalabilmek ancak böyle mümkün ve tüm bunları sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek hiç kimsenin bize yazamayacağı, ancak kendi kendimize yazabileceğimiz bir reçete; kendi kendimize bulabileceğimiz bir yol haritası.. Diğer türlü insan diğerini suçlayan/kendini suçlayan bir bataklığın içinde yaşamaya kendisini/başkalarını mahkum ediyor. Nefs dediğimiz, ego dediğimiz şey hepimizde var. Kendi nefsiyle uğraşan insan, bir süre sonra başkalarıyla uğraşmayı bırakıyor. Nerden mi biliyorum? Yine kendimden.
 
Suçlamak, suçlanmak, mağdur hissetmek, zalim hissetmek, nefret etmek, ayrıştırmak ve ötekileştirmenin dışında 'bir başka anlayış' var. Ordan baktığımızda meselelere, sorunlar ve çözümlerin insan hayatlarında varolabildiğini görürüz. Yalnızca sonuçları görme hatasına düşmeyiz o vakit. Dikkatimiz nerde ve konuya nerden bakıyoruz? Bakış açısı ve düşünme biçimi herşeydir. Bu temelden hareket ettiğimizde bu farkındalığı hem kendi hayatımıza hem de dışımıza yayarız. Şiddetle karşılaştığımızda ya da ona doğru eğilim duyduğumuzda durumun ayardında olmalıyız. Bu minvalde şiddeti davet eden, şiddete eğilim duyan yanımıza daha yakından bakmalıyız. Bir oturup etraflıca düşünmeliyiz belki de.. Konuşma, söz ve eylemlerimizle kendimize ve başkalarına şiddet uyguluyor muyuz? Bize şiddet uygulandığında hissettiğimiz şey ne? Ve neden buna maruz kaldığımıza/izin verdiğimize ilişkin düşünüyor muyuz? 
 
Farkında olmak, öngörebilmek, ilişkilerin kimyasına bakabilmek, diğerlerinden gelen etkileri gözlemleyebilmek bir noktada çok değerli veriler. Ne ile neden karşılaştığımız, durumdan nasıl bir fayda veya zarar görebileceğimiz, karşımıza gelen bu şeyin bizimle neden ilişkilendiğine dair bir içgörü ve farkındalık arayışı elimizdeki en önemli şey olsa gerek. Yoksa kimse, kimsenin hayatına girip bir düzenleme yapamıyor; ona ne yapacağını, nasıl yapacağını söyleyemiyor! 
 
İnsan, kendi iç dünyasını anlamalı ve düzenlemelidir. Bunu yapmak için içinde yaşadığı toplumun bilinç düzeyinin farkında olmalıdır. İçinde yaşadığımız toplum maalesef 'sahtekar ve ikiyüzlü bir toplum'; bu anlamda değişken ve şiddete meyilli!  Bu sahtekarlığın içinde bir düzen olamaz. Kendi hayatlarımızda, kendi iç dünyamızda kuracağımız bir düzene hayati derecede ihtiyacımız var. Bu düzen ise, dışardan bize verilen safsatalardan/yönlendirmelerden/özdeşleşmelerden temizlenmiş olmalıdır. Kendi yaşamlarımızda bu tekrarlardan/kısır döngülerden uzak, sevgi, saygı, anlayış dolu ilişkiler yaratmalıyız. Şiddetin doğasını anlamak adına çabalamalıyız. Oturup ağlamaktan, dertlenip üzülmekten, kendimizi kurban etmekten başka yollar var. 
 
Gelelim bunca ayağı yok sayıp karşıda sadece kadın ve erkek gören anlayışa.. Bu bakış bize 'bir anlayış' vermez. Şiddet, kadına da uygulansa erkeğe de uygulansa şiddettir. Şiddet, şiddettir. İlaveten bu bakışla ayrışan kadın/erkek düşmanlığı da bir fanatizmdir. Zaten fanatikler birbirine zarar veriyor, en başta kendilerine zarar veriyorlar. Edimleri de söylemleri de yıkıcı, çözüme odaklı değil, tek yanlı ve suçlayıcı! Burda bir parantez açıp Cem Şen'in zihin açıcı şiddete dair ifadesine bir göz atalım; 'Kadına şiddet diye birşey yoktur. Şiddet vardır. Kadına şiddet kötüdür dediğimizde sanki şiddetler iyiymiş gibi bir anlam çıkıyor. Şiddet kadın ya da erkek diye ayrılamaz. Kadına şiddet, çocuğa şiddet, hayvana şiddet diye sınıflandırılamaz. Şiddet, tümüyle bırakılması gereken bir şeydir. Kadına şiddete karşı durmak olmamalı mesele. Mesele, şiddete karşı durmak olmalı. İnsanlara şiddet, hayvanlara şiddet, hatta vandallık olarak adlandırılabilecek cansız maddelere şiddet kurtulunması gereken bir eylemdir. Maddeye şiddet uygulayan birisi canlılara da şiddet uygulayabilir. Kendinden güçsüz olan varlıklara karşı tahakküm kurmaya, onların iradesini kırmaya, onların özgürlüğünü elinden almaya yönelik olan her tavır şiddettir. Bütün bunların da şiddet kapsamında ele alınması gerekir. Şiddet, hiçbir koşul altında kabul edilebilen birşey değildir. Şiddeti kabul edebileceğimiz tek bir istisna korunmaya yönelik olduğunda olabilir ki ona da şiddet demek doğru olmaz.'
 
Sanmıyorum ki dünya üzerinde küçük veya büyük ölçekte şiddete maruz kalmamış veya diğerine ve tüm canlılığa(hayvanlara, ormanlara, suya, toprağa,...) şiddet uygulamamış tek bir insan olmasın! Kendimizi kandırmayalım! Oturup bu sorunla nasıl yüzleşeceğimizi ve başedebileceğimizi düşünelim. Önce kendi hayatımızdan başlayan bir yaklaşımla...
 
 
 
 
 
Birgül EKİM, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 113
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 513
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster