Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Temmuz '18

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
1719
 

Şiir Denizinde Bir Kaptan: Attila İlhan

Şiir Denizinde Bir Kaptan: Attila İlhan
 

 “Öğleye doğruydu ve matematik dersiydi. Kırık notu düzeltmek için matematik yazılısına çalışıyordu. Sınıfa matematik hocası ve arkasından da müdür muavini girdi. Müdür muavini hocayla ayaküstü konuştular. Hoca sınıfa döndü ve “146 Attila ‘’ dedi. Attila ayağa kalktı. Müdür muavini kaşı çatık, ciddi bir tonda ‘’Seni biri görmek istiyor.” dedi ama adamın yüzünden düşen bin parçaydı. 146 Attila korku dolu biraz da ağlamaklı gözlerle kalktı yerinden, sürüye sürüye götürülürcesine kapıya yöneldi ve son bir kez dönüp arkadaşlarına baktı bırakmayın beni dercesine.

Gitti, müdür muavininin odasında iri kıyım bir adam oturuyor. ‘’Seninle gideceğiz.‘’ dedi. ‘’ Nereye gideceğiz ?’’ dedi 146 Attila. ‘’Gidince görürsün‘’ dedi. Döndü müdür muavinine dudakları titreyerek: ‘’Gideyim mi ? ‘’ diye sordu. ‘’Tabii tabii gitmen lazım.‘’ dedi.

Okuldan çıktılar. Hiçbir şey söylemedi adam. Adam sivildi polis olduğunu vapura binerken bilet almadığı zaman anladı. 146 Attila’nın pasosu vardı. Akla gelmedik şeyler düşündü, sürekli “Ne hata yaptım acaba?” diye kendini yiyip bitirdi. Sivil polis 146 Attila’yı Karşıyaka komiserliğine götürdü. Orada sorguya çektiler, bazı şeyler sordular. Sordukları şeyler öyle vahim görünmedi kendisine. Ama hiç yoktan tutuklandı. Tutuklanmasına sebep olan şiiri mektup içinde yolladığı kızın adı ‘’ Vacide‘‘ydi. O gün, o polislerle birlikte Vacide’yi ilk defa adam akıllı orada gördü. Güzeldi Vacide, yağmurlu havada ebemkuşağı gibiydi. Ona şemsiyesini vererek kodesin yolunu tuttular birlikte.”

 

Attilâ İlhan 15 Haziran 1925’te İzmir Menemen’de doğdu. Babası savcı Muharrem Bedrettin İlhan, annesi Emine Memnune Hanım’dı. Ve Attilâ İlhan, Ünlü sinema sanatçısı Çolpan İlhan’ın kardeşi, Türist Ömer lakabıyla tanınan Sadri Alışık’ın kayınbiraderi, oyuncu Kerem Alışık’ın dayısıydı.

Babası Bedri İlhan iyi derecede Osmanlıca bilen, Divan Edebiyatı'na meraklı, şiir yazan şair ruhlu biriydi. Babası Nedim’in şiirlerini, annesi roman okumayı severdi. Edebiyatsever bir ailenin çocuğu olarak çocukluğu haliyle kitaplarla iç içe geçti. Babası emekli olunca İzmir’e yerleşti İlk ve ortaokulu Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu ve Karşıyaka Ortaokulu’nda bitirdi. İzmir’de iken babasının kütüphanesinden faydalanarak bol bol kitap okudu, edebi bilgiler edindi ortaokuldayken ilk şiirlerini yazmaya başladı.

İzmir Karşıyaka’da, henüz 16 yaşında gözleri parıltılı bir çocukken okul gidişlerinde penceresinin önünden geçtiği komşu kızını buğulu gözlerle süzdü. Günler birbirini kovaladıkça aralarında bakışlar aracılığıyla bir bağ oluşuverdi. Yine Karşıyaka Atatürk Lisesi’nin yoluna düşülen bir günün sabahında, genç adam akşamdan yazdığı mektubu kızın evinin merdivenlerine bıraktı. Kız mektubu eğilip aldı ve çantasına koydu. Aradan üç gün geçmişti. Delikanlının umutla, umutsuzluk arasında gidip gelen duyguları nihayete erdi. Cevap yazılmıştı işte! Hem de aynı yere, yani merdivenlere bırakılmıştı. Böylece iki genç aşığın mektuplaşmaları başladı. Genç adam, kalem sallamakta mahirdi. Nice duygu yüklü kelimeleri ardı ardına sıraladı. Bir de şiir iliştirdi mektubuna. Büyük şair Nazım Hikmet’in şiirini:

“Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın.
Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
bahtiyarlığına benzer seni sevmek…”

Sonrasında İlhan, bu satırlar sebebiyle 16 yaşında gözaltına alındı ve Karşıyaka Karakoluna götürüldü, tahkikata uğradı ve üç yıl süreyle okuma hakkı elinden alındı. Nazım’ın şiirini yazmak dahi, fişlenmek için yeterli sebepti o dönemlerde.

Bu gözleri parıltılı çocuk, 1941’de tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Hapisteyken babasına yazdığı mektuba şu karşılığı aldı: “Üzülme oğlum, bu da geçer.”

Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Bunun üzerine kendisi hakkında verilen bu karara itiraz etmek için Danıştay’a gitti. Belki de verilen bu haksız karar orada bozulunca, tekrar eğitim – öğretim hayatına başladı. Işık Lisesi’ne kaydoldu. Lise son sınıftayken yani 1946 yılı Attilâ için istemese de edebi hayatında bir dönüm noktası oldu.

Attila’nın amcası edebiyat öğretmeniydi ve Attila’nın yazdığı “Cebberoğlu Mehmet” şiirini çok beğendi ve ona “Sen bu şiirle katıl yarışmaya.” dedi. Attilâ: “Ben o heriflerin hiçbir şeyine katılmam. Onlar beni 16 yaşımda hapsettiler. Okuldan kovdular. Bu heriflerden nefret ediyorum. Ben bunlara katılmam” dedi. Babasıyla amcası kendi aralarında çoktan anlaşmışlardı. Amcası masumane bir istekle: “Attilâ ben o şiiri çok sevdim daktilo et de bana ver” dedi. Durumdan işkillenen Attilâ, amcasına “Ne yapacaksınız?” dedi. “Öğrencilerime okutacağım” dedi. Attila planı anlamadı ve şiiri amcasına verdi.

Kışa doğru Ankara’dan bir mektup geldi Attila’ya “Şiiriniz armağan kazanmıştır falan filan....” Böyle bir zarf ve böyle bir mektup çıktı. Bu çıkınca hemen reddetmeyi düşündü aslında. O zamanlar temasta olduğu arkadaşlardan olan Ömer Faruk Toprak Bey, “Deli misin? 1500 lira bu zamanda inanılmaz bir para. Al o parayı, sen yazdığından sorumlusun. Senin yazdığında kötü bir şey yok ki!” dedi. Bu her şeye rağmen hakikatin ta kendisiydi. O yıl kendisini ‘‘şair’’ yapan bu yarışmanın birincisi Cahit Sıtkı Tarancı, üçüncüsü Fazıl Hüsnü Dağlarca ve ikincisi ise henüz lise talebesi olan 21 yaşındaki Attila İlhan’dı. Jüriyi de önemli isimler oluşturuyordu: Tanpınar, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Kutsi Tecer, Nurullah Ataç.. Ne gariptir ki onu Nazım şiirinden 16 yaşında hapse atan CHP yönetimi yine aynı Attila İlhan’a yazdığı şiir dolayısıyla bu ödülü verdi.

Bu yarışma şairin şiirinde patlama yaptı. Bu patlama olunca Gün hemen ertesi hafta şairi ve başarısını ilan etti. O zamana kadar kimse bilmiyordu Attilâ İlhan’ı. Yalnız Gün dergisi biliyordu. “Arkadaşımız Attilâ ilhan kazanmıştır” diye açıkladı olayı.

CHP şiir yarışmasından kazandığı paranın 120 lirasıyla Hermes marka bir daktilo aldı ve geri kalan paranın 1000 lirasıyla derlediği şiirlerini bastırdı Attila İlhan. 1000 liraya 1000 adet bastırabildi. Pek dağıtamadı bile kitabı, birçok kitapçı alıp raflarına bile koymadı. Ancak İlhan kitabı Nurullah Ataç’a ve tabii daha sonra Duvar’ın arka kapağına kitabı için övgülerini eklediği Nazım Hikmet’e de göndermişti. Nurullah Ataç bu şiirlerin şairi için "Yetenek var, gelecek var’’ diyordu. Hatta Attila İlhan’ın değerlendirmesine göre abartıyordu. Ancak yine de kitabı ne satabildi ne istediği gibi dağıtabildi. Eşe dosta dağıttı o yıllarda. 

1946’ta liseden mezun olup İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Hukuk Fakültesi'ne devam etti ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlandı.

1948 yılında üniversite ikinci sınıftayken Paris’e gitti. 16 yaşında hapse düşmesine vesile olan adamı kurtarma hareketine katıldı İlhan ve bu, onun şiirini, sanatını derinden etkileyecek Fransız kültürünün de başlangıcı oldu. Paris yolculuğunun bir gece öncesi Cumhuriyet Meyhanesi’nde eşiyle dostuyla son bir yemek yedi. Yıllarca onu bir şekilde kendisine getirecek şehir için, Paris için gemi limandan ayrılmak üzereydi.

Paris, Attila İlhan için umduğundan daha zorlu başladı. Arkadaşlarından beklediği yardımı alamadı, zaman zaman parasız kaldı ve köhne yerlerde konakladı. Nazım Hikmet’i kurtarmak için kimi çevrelerle görüşmeler yaptı toplantılar ayarlamak için uğraştı bir yandan da Moskova’yla iletişime geçmeye çalıştı. O sıralarda Jean Paul Sartre’la bir bağlantı kurdu ve Nazım Hikmet’in bir şiirinin (Ceviz Ağacı) Les Temps Modernes’de çıkmasını sağladı. Ardın sıra Moskova bu işe onay verdi ve ‘’Nazım Hikmet’i Kurtarma Komite’si‘’ kurulmasına vesile oldu.

Attila İlhan ilk Paris günlerinde pek şiir yazamadı. Daha çok teorik kitaplar okudu ve Fransızcasını ilerletti, sosyalizm hakkında kitaplar edindi. Günlerini Nazım Hikmet ve kitaplarla geçirmekteydi. Nihayet İlhan’ın Fransa’da kaçak günleri başladı. Fransız polisi Attila İlhan’ı yakaladı ve mahkemeye çıkardı. Mahkemenin ardından sınır dışı edildi. İstanbul’a dönmesiyle birlikte ilk iş Nazım Hikmet’le görüşmeye çalışmak oldu çünkü o günlerde Nazım hapisten çıkmıştı. Onunla görüşebilmek için sağa sola haber saldı. Nazım’la buluşabilmek için önce Kemal Tahir’le tanıştı. Oturup bir kaç gece rakı içtiler, sohbet ettiler nihayet Kemal Tahir Nazım’a durumdan bahsetmiş olarak yanına geldi Attila İlhan'ın. Cevaben "İlhan Paris’e gitsin, burada olmaz, Paris’te olabilir, beklesin orada." cevabını almıştı. Ve kısa bir süre sonra Nazım Hikmet yurt dışına kaçtı. Bunu öğrenir öğrenmez hazırlıklara başladı yolculuk için.

‘’Vapurda, kıç güvertesinde İstanbul’u seyrediyorum ve içimde şöyle bir his var: ‘’ Bir daha ne zaman göreceğim İstanbul’u’’ Sanki bir daha göremeyeceğim, öyle bir duyguyla doluyum.’’diyen Attila İlhan için ikinci Paris günleri başladı.

İkinci Paris, İlhan için bir şey dışında hiç de umduğu gibi olmadı: Maria. Bir gün yine okul çıkışı bir kahvede Maria Missakian’la tanıştı. Daha ilk dakikalarda Maria Missakian kendisine "Siz Türk müsünüz?" diye sordu çünkü kendisi de Ermeni asıllı bir Fransız’dı. İlhan kızı masasına davet etti ve kahve içtiler. Maria, İlhan’dan Türkiye’yi anlatmasını istedi çünkü ataları o topraklardandı. İlhan kendince memleketini anlattı. Zamanla sık sık buluşur oldular. Attila İlhan’ı en çok etkileyen şey, Maria’nın fakir bir Parisli oluşuydu. Maria’yı aldı birçok Paris mekanına, sinemaya götürdü. Maria’yla bahar dolu, içinde umut ve aşk olan günler geçirdi.

Nazım Hikmet Rusya’daydı. İlhan’ın Paris’deki eski çevresiyle bağı kopmuştu. Üstelik memlekette tevfikat patlak vermişti. Türkiye’ye dönmeye karar verdi. Maria Missakian’ı da ülkeye getirmeyi düşündü ancak pasaportu olmadığı için o Londra’ya İlhan İstanbul’a döndü. Marsiya’dan vapura bindiler.

Türkiye’ye ayak bastı ancak polisler de onu beklemekteydi. Otuz altı saat tuttular Attila İlhan’ı ve salıverdiler ardından. Kaptan’ın aklında sürekli Maria Missakian’ı yanına almak vardı ancak bunun nasıl olacağını da bir türlü kestiremiyordu. Sürekli mektuplaştılar. Sordu soruşturdu. Gerekirse evlenmeyi bile kafaya koydu İlhan Maria’yla ancak görüştüğü kişiler bunun gerçekleşmesinin imkansız olduğunu, ikisinin de ayrı hayatlara devam etmeleri gerektiğini anlatıp durdular. İkna oldu çaresiz İlhan, ve o meşhur Maria Missakian şiiri doğdu Yüksek kaldırım’ı çıkarken. Mektuplar devam etti. İlhan durumu anlattı kısaca ve zamanla mektuplar seyrekleşti. Sonunda uzun süre haber alamadı İlhan Maria’dan. Arkadaşı vasıtasıyla evlendiğini öğrendi Maria’nın serseri mizaçlı bir müzisyenle. Çocukları olduğunu ve mutsuzluktan alkolik olduğunu da. Yağmur Kaçağı adlı şiir kitabı yayımlanınca İlhan’ın içindeki Maria Missakian sayfasını imzalayıp Maria’ya gönderdi. Son irtibatları da böylece nihayete ermiş oldu.

“Bir eski dost gibi hatırla beni/ Bir selam ver yeter/ Unutmus¸ olsan da eski günleri/ Adımı ara sıra an yeter”

Atila İlhan elindeki bir çok yazıyı sağa sola gönderdi. Çeşitli dergilerde yazmaya devam etti. Nihayet ikinci kitabı “Sokaktaki Adam” romanı basıldı. Kısa bir süre sonra “Sisler Bulvarı” ve Yağmur Kaçağı” geldi. Attila İlhan artık daha tanınır olmuştu, haliyle hakkında yazılanlar arttı. Böylece Mavi’deki serüveni başladı. Mavi dergisinin Garipçilere kan kusturan İkinci Yenicileri afallatan sıra dışı bir şairi oldu Atilla İlhan.

Erzincan’a askerlik için gitti askerliğin bitmesi ile birlikte çocukluğundan beri tutkunu olduğu sinemaya ağırlık verdi. Kuşkusuz bunda en büyük pay sinema sanatçısı olan kız kardeşi Çolpan İlhan ve eniştesi Sadri Alışık’tı. “Ali Kaptanoğlu” takma ismiyle senaryolar yazdı. Ancak senaryoları bir türlü istediği ilgiyi görmedi. Derken “Yalnızlar Rıhtımı” adlı senaryosunu çıkardı. Kendi yazdığı senaryonun çekilmesi için görüşmelerden “Güzel ama sonra çekeriz.” yanıtını alınca Paris seyahatinin temelleri atılmış oldu. Ambargolu olmasına rağmen Ben Sana Mecburum ve Bela Çiçeğini yayımladı. Bu kitaplarla büyük sükse yakaladı İlhan. İçindeki sosyalizm tutkusu giderek artan atilla İlhan Türkiye işçi partisini kurma heyetine katıldı bu heyetin toplantısı basılıp Aziz nesin başta olmak üzere diğer Üyeler baskıya uğrayıp hırpalanınca Atilla İlhan Paris’e dönmeyi artık kafasına koydu.

Paris’e gitme fikri ile birlikte oturduğu evi satmak istedi. Tanıdığı bir eskiciyi yanına alıp evi komple satmak istediğini söyledi ve eşyalarına kadar ne var ne yoksa hepsini sattı. Elinde bavulu Paris’in yolunu tuttu tekrar, o güne kadar yapıp ettiklerinin muhakemesini yaptı ve pişmanlık duyduğunu ifade ettiği yırtıp attığı birçok evrak bırakıp gitti İlhan.

Paris’e indiğinde daha önceki seferlerindeki kadar yalnız değildi. Onu karşılayan yalnız bırakmayan yanında olan ona destek olan dostları vardı. İlk hedef Fransızcasını ilerletmek istedi İlhan. Fransızca yazılar yazdı. Hatta kitaplarının ilk sayfalarını bile Fransızca yazdı. Yazdıklarından ötürü iltifatlar aldı. Fransa’da çalışma ve oturma izni almaya uğraştı ancak hala tehlikeli bulunuyordu Fransız devletince. Paris’te yavaş yavaş düzen oturturken bir mektup aldı kardeşi Cengiz İlhan’dan. Mektupta “Babamı kaybettik.” yazıyordu. Bu haber kuşkusuz İlhan’ı vicdan azabına sürükledi. Babasının son zamanlarında onun yanında değildi. Üstelik annesi geliyordu aklına çünkü Cengiz ve Çolpan evlilerdi. Annesiyle kimin ilgileneceğini düşündü ve tabi babasının vasiyeti geldi aklına: ”Ben ölünce evi sakın bozma!”. İlhan İzmir’e dönmeye karar verdi içinde bir huzursuzluk baş gösterdi, artık 40 yaşına gelmişti ve bir yere yerleşip iş sahibi olma, aile kurma vakti gelmişti.

İzmir’de kaldığı dönemde edebi hayatı oldukça durağan geçti İlhan’ın, edebi çevrelerden gittikçe uzaklaştı. Siyasi görüşleri nedeniyle de kimse yazılarını yayınlamıyordu. Daha çok geziler yapıyor Abbas Yolcu’nun temellerini atıyordu.  İzmir’de hayatın rutini içinde kardeşi Cengizlere giderken mahallede genç bir kız gördü ve ince bir tebessümle kardeşine dönüp “Hoş kız!” dedi. Evlenip yuva kurmanın vakti gelmişti çoktan. Zaman içinde Biket Hanımın kendisini aramasıyla önceleri telefon görüşmeleriyle başladı ilişki. Ardından iyice yakınlaştılar ve ilişkileri ciddiye bindi. Ancak evlilik konusunda Atilla İlhan’ın bazı şartları vardı. Klasik bir evlilik sürdüremeyeceğini yine kendisiyle evlenecek kişinin aileden bağımsız olması gerektiğini, maddi olarak arabalar yazlıklar gibi mal mülkü karşılayamayacağını söyledi. En önemlisi de Attila İlhan çocuk sahibi olmak istememekteydi çünkü çocuğun kalabalık yaratacağını düşünüyordu. Bu şartları Biket Hanımla konuştuktan sonra evlilik çok ani bir şekilde gelişti. Bir akşam nikah memuru eve geldi ve ertesi sabah evli barklı işine gitmeye devam etti.

Darbe günleri de gelip çatmıştı. 12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duydu ağır haberi. Deniz’e ve iki genç fidana kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindi. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklına düştü ilk mısra. Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladı. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdü.“Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız

O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı?
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı?
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı?
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı ”

6 Mayıs 1972

Müjgan’la ağlaşıyordu İlhan. Bir kadın ismiydi “Müjgan” lakin dildeki yozlaşma başka anlamı düşündürmüyordu haliyle. Nitekim müjgan eski dilde “kirpik” anlamına geliyordu ve şairin “müjganla ağlaşmak”tan kastettiği de kesinlikle buydu.

Ankara’dan, kitaplarını basmayan Bilgi yayınevinden, İlhan’a bir teklif geldi. Atilla için düşünülen teklif bilgi yayın evinin baş koltuğuydu. Daha önce yazılarını dahi yayımlamamıştı Bilgi. İlhan bu teklife çok şaşırdı. Ardından eşi Biket Hanım’ın da Ankara’da hayat kurmayı istemesiyle bu teklifi kabul etti. Ancak yıllarını denizle iç içe geçiren biri için Ankara bir dekor gibiydi “Bozkırın ortasına konulmuş dekor.

Ankara’daki bürokratik hava ve insanların bol sayınlı sohbetleri kendisini ciddi anlamda rahatsız ediyordu. Bohem hayatı artık yavaş yavaş terk etti yerini ciddi ve ağır bir tablo aldı. 1981’e kadar Ankara’da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşmeye karar verdi. Biket Hanım, ömrünün sonuna kadar Attila İlhan’ın oturacağı Maçka’daki evi buldu. Attila İlhan için son İstanbul böylece başladı. İlhan’ın yıllar evvelinin bohem İstanbul’unun yerini içine kapanık bir üretim süreci aldı. Yirmi yıldır biriktirdikleri peşi sıra döküldü Maçka’dan.

İstanbul’da tam bir nizam içinde yaşadı. Her sabah saat 7’de kalkar 9 a kadar çalışırdı. Yaz kış demeden 9.30 da Maçka’daki evinden çıkar Taksim’e kadar yürürdü. Öğleye kadar Kafe Bulvar’ın dip masalarından birine oturur ve üzerinde çalıştığı romanın bir sayfasını burada yazardı. Her gün tek sayfa yazardı ne eksik ne fazla. Ardından gazete yazılarını ve şiirlerini yazardı. Daha sonra otobüsle evine dönerdi. Attilâ İlhan sigara içmedi, alkol kullanmadı. Yüreği yandığında ciğerini de yakmadı, öyle hafifletmedi acısını. Aldı eline bir kalem ve koca bir yürek yazdı sadece.

Ve derken Attila İlhan ve Biket Hanım ayrılık kararı aldılar. Çünkü Biket Hanım çocuk sahibi olmak istemekteydi ancak bu fikir Attila İlhan’ın evliliğin başında kendine koyduğu kurallara ters düşmekteydi. İlhan artık 50 yaşına merdiven dayamıştı ve daha önce yapmadığı çocuğu artık yapma niyetinde değildi. Dostça bir ayrılık oldu bu her ikisi için de. Biket hanım İlhan’ın senaryolarını film yaptı yıllar içinde ve sürekli iletişim halinde dostlukları devam etti.

İlhan’a bu yeni bekarlık yeniden yalnızlık getirdi. Ancak bu yalnızlık geçmiş yılların bohem ve gezme tozmasından ziyade çalışması için imkan hazırladı kendisine. Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri döndü. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür senaryosunu yazdığı diziler büyük beğeni topladı, taklitleri yapıldı. TRT’deki ‘Attilá İlhan’la Sohbetler’ programı, en uzun süren program unvanını kazandı. Program 2004 yılında yayından kaldırıldı.

Son olarak başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere iki yayınevi, bir televizyon programı ile uğraşmak 80 yaşındaki bu delikanlı için ağır gelmişti. Evinde akşam saatlerinde geçirdiği ikinci krize dayanamadı kalbi. Ailesi yanındaydı o sırada. Evde müdahale edildi ancak nafileydi tüm çabalar. Kimseye haber etmediler. Ölümünü diğer günün sabahında açıkladılar.

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir Attila ölür

Evet her fani gibi Attila İlhan da öldü. Belleklerle kazınan şiirleri, gerek kendine has melodisinden gerekse İlhan’ın söylediği gibi; kavuşulamayan, elde edilemeyen ve neticesinde yüceltilen, bir nevi destansı boyuttaki aşkları vurguluyor oluşundan bu denli tanınır oldu.

Ben sana mecburum bilemezsin dediği kadınlar sevdi kimi zaman ama ne kadınlar sevdim zaten yoktular diyecekti hep. Gözleri gözlerine değince felaketi olacak kadar uzak, sen benim hiçbir şeyimsin diyecek kadar yakındı kadınlar Kaptan’a. Hep aşk hep bir kadın vardı hayatında yalnız başlayıp yalnız süren ve yine yalnız biten. Zehra, Vacide, Pia, Suna, Missakian ve daha niceleri... Zira Attila İlhan şiirinde aşk, imkansız olandı. Nam-ı diğer kaptan, muhatap olduğu “Gerçek aşk nedir?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı: “Gerçek aşk, imkansız olandır. Bunu hep söylüyorum. Çünkü bir aşk, normal sürecini, gelişme aşamalarını yaşarsa bitmeye mahkumdur.”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 338
Kayıt tarihi
: 20.06.17
 
 

#edebiyat #yazar #kitap #öğretmen #baba #etimoloji #biyografi #şiir #öykü #yaşanmışlık ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster