Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Temmuz '18

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
40
 

Şiirin Art Alanındaki İtici Güç: Gelenek ve Şairin Bundan Yararlanışı Üstüne Bir Deneme (*)

Şiirin Art Alanındaki İtici Güç:  Gelenek ve Şairin Bundan Yararlanışı Üstüne Bir Deneme (*)
 

Mayakovski, “Şiir Nasıl Yazılır” adlı yapıtında, genç şairler ve eleştirmenlerle yaptığı söyleşilerinde, eski şiir kurallarını kötülemekten geri durmadığını, ancak, eski şiirin hepten bir kenara atılamayacağından, onun da üstünde düşünülmesinin gerekliliğinden söz eder, satır aralarında. 
 
Şöyle diyor Mayakovski, yapıtının girişinde:
“Bu konuda yazmam gerek artık.
Değişik edebiyat tartışmalarında, (Rapp, Tapp, Papp, vb.) çeşitli sözcük atölyelerinin genç şairleriyle yaptığım konuşmalarda, eleştirmenlere verdiğim yanıtlarda eski şiir kurallarını yerden yere vurmasam da çoğu zaman kötülemek zorunda kaldım. Kendi başına hiçbir suçu olmayan eski şiire nedensiz el atmadık elbette. Onun tutkulu koruyucuları, anıtların arkasına saklanarak yeni sanattan kaçmaya çalıştıklarında çekti eski şiir öfkemizi üstüne.
Tam tersine -anıtları yerlerinden oynatarak, sarsarak altüst ederek- Yüce’nin nasıl bir şey olduğunu, hiç bilmeyen, hiç tanınmayan bir açıdan gösterdik okurlarımıza...” (7)
 
Eskiye bağlanış, yerleşmiş/kökleşmiş/iyileşmez bir hastalığa dönüşmedikçe, içindeki yeniyi arayıp bulmak, hiç de zor olmayacaktır. Yok eğer, eskiye tutkulu ve hastalıklı bir bağlanışla saplanıp kalıyorsa şair, kendi benliğinden uzak (şair benliğinden söz etmekteyiz burada), “eski”nin yeni dönemde de kötü bir kopyası olacaktır. “Eski” dediğimizde, bir başka çağrışımı, geleneği işaret etmiş oluyoruz aslında. Binlerce yıllık yaşanmışlığın birikimi ortada. Her dönem, bunun üzerine, kendi değerlerini yaşata birike, dağ gibi dikilir önümüze. Heybetli görüntüsüyle; “has şiir, iyi şiir, kalıcı şiir, güncel kalabilen şiirin” peşinde koşturanlar için bu, ürkütücüdür. Şair, bu “geleneğe” sırt çeviremez ve bu “gelenekten” beslenmek zorundadır. Bir kuyumcu titizliği, bir kazıbilimci (arkeolog) disipliniyle önünde duran dağı, elmas kalemiyle oymaya başlar, Ferhat gibi her kazma vuruşta bir adım, her adımda Şirin’e daha yakın... 
 
Geçmiş zaman yaşamlarının, sözlü ya da yazılı belgesidir “gelenek”. Bizden önce yaşayanların dünyalarında “olup-bitenler”; söze, yazıya, türküye, şiire, maniye, masala, tekerlemelere dökülürken; “nereden, nasıl, ne şekilde, niye ve niçin” yararlanmak gerektiğinin önemli ipuçlarını barındırır içinde. Bu durumda söyleyiş güzelliğinin peşinde olan şairse, okurun düşünce denizindeki adasıdır, şiiri duyacağı.  Şair okura duyuracağı şiirin söyleyişte rahat, okunuşta coşkun, dilde lirik, imgesellik ve sözün şiirselliğinin peşinde, geleneğin sert ve katı kabuğuyla karşılaşır. Bunu kırmakta ne değin zorlanırsa zorlansın, bir o kadar da acımasız olmak durumundadır. Yeniyi bulup çıkarma adına. Çünkü “yeni”, her anlamda, “yıkıcıdır”, köktenci ve devrimcidir. Yerine, “eskiden” farklı ve değişik olanı koymaktır. Bu devrimci ruhu taşımayan, hepten “geleneği” yadsıyıp reddeden şairin,  şiirin uzun ve yorucu yolculuğunda varacağı liman, şiirin ayak izlerini bıraktığı kıta olmayacaktır. Kendisinin de bu şiir toprağında ayak izleri…  
 
Geleneğin, katı bir yanı olduğu kesin. Ne ki, bir de yumuşak bir karnı var. Dıştaki katı kabuğu kırıp içine girdiğinizde, “ne yapacağınız, nelerden, nasıl yararlanarak; hem şairlik yönünüzü hem şiirinizi geliştirecek öze ulaşamıyorsanız”, düştüğünüz bu açmazda kendinizi kaybetmeniz hiç de zor olmayacaktır. Geleneğin içinde ağır ağır yok olamanız da, kaçınılmaz olacaktır. Ham tutucu, “usta-kalfa-çırak ilişkisi”nde (Ahi geleneği), el alıp el verme de, bir gelenek olduğuna göre, kendinizi değiştirip dönüştüremedikçe, geleneğin, katı geçmişin günümüzdeki sürdürücüsü olursunuz. Kısası, ne yaptığını bilen biri için “gelenek”, nilüferini derlediğiniz  bir nilüfer gölüne dönüşebilir. 
 
Bir sözcüğü düşünüp ele alsak örneğin! Aklımızdan geçen, anlamı olan ya da anlamsız, sıradan bir sözcük olsun. Hangi anlamıyla düşünülürse düşünülsün, o sözcüğün, eskilerin demesiyle bir “cemazüyel evveli” vardır. Yani soyu sopu, nerden gelip nereye gidişinin bir tarihi. “Hangi kökten türetildiği, aldığı ekler, yüklendiği anlamlar, adın hangi haline büründüğü; geniş zaman mı, geçmiş zaman mı, şimdiki zaman mı, dili geçmiş zaman mı, yoksa mişli geçmiş zaman mı?” türünden, sorulara yanıt bulduğumuz bir dilbilimsel tarihten söz ediyoruz. Şair için kaçınılmaz olan, şiirinin geçirdiği bu dilbilimsel evrimi bilmesidir.  
 
Geleneğin sözcüklere yüklediği anlam, bugüne denk düşebileceği gibi, bugünün algı dünyası da, “geleneğin” anlamını içselleştirmeyebilir. Denkleşebilirler de. Hangi anlamda olursa olsun, ister karşıtlık oluşturup birbirlerini dışlayarak, bir bütünün parçaları olarak ayrı yerlerde dursunlar, isterse bir denkleşme gerçekleştirsinler. Her iki anlamda da, birer gerçeklik olarak (gelenek-şair-şiir) birbirlerinden besleneceklerdir. Şair, geleneğe sırt çevirip, görmezden gelemez. Onu didikleyip, içindeki yeniyi bulacak ve şiir evreninde dönüştürüp, yeni bir söyleyişle çıkacak okurunun karşısına. Gelenek bu anlamda, yeni şiirin tohumlandığı topraktır. Öbür taraftan, devrimci ruhuyla yeni şiirini oluşturan şair, kendi geleneğini yaratması için de bu geçmişten (gelenekten) yararlanmanın bilincindedir. 
 
Gelecek, onun ve yeni şiirinin eskiyeceğini gösteren bir boy aynasıdır, şair için. Kendini yenilemek için zamanla yarışır. Zamandan, zaman çalarak, çalışma sürelerini uzatır. Günler, aylar hatta yıllar var ki, yapıt, olgunlaşmasını tamamlayamadığı için kendini dışlaştırmak istemez. Cahit Külebi, gelenek, “Üzümden, incirden rakı yapmak gibidir. Sanat ürünü rakı gibi, üzümden incirden uzaklaştıkça özgün olur” derken, ustalığın zamanla kazanılacağını, gelenekten yararlanmanın ise, şair için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Şairin ustalığı burada başlar.  
 
Leonardo’yu düşünelim: “Mona Lisa”yı dört, “Son Akşam Yemeği” adlı eşsiz yapıtını ise, yedi yılda tamamlamış. Dahası, siparişini alıp bitiremediği yapıtlarını da düşündüğümüzde, sanatçının, şairin, ressamın, müzisyenin, yontucunun, neden büyük sancılar içinde oldukları ve büyük dönüşümlere nasıl öncülük ettikleri, çok kolaylıkla anlaşılacaktır.
 
Kısası şair, deneyimleri, ustalığı, bilgisi, yaratıcılığı, yeteneği ve dilbilimsel bağlamdaki birikimlerinin yanında; bir şiiri şiir yapan ses/sözcük dizimlerine, imgesel bütünlüklerine, müziğine, yapısal özelliklerine, içeriğine, öz ve biçim konularındaki, donanımları ve biçemindeki özgünlüğüyle de, şiir tarihinde yeni bir geleneğin başlatıcısı olacaktır kuşkusuz.
Yazmadan önce düşünürüz. Düşündüğümüz şeyleri dile getirip, yazı aracılığıyla bir somutluğa dökeriz. Dil, burada önem kazanmaya başlar. Düşünceyi açımlar çünkü. Bir sözcüğü, kavramı, olayı, durumu, bir olguyu, kurguyu düşünmeye başladığımızda, onunla, tarihsel, yazınsal ve disiplinler arası bağlantılandırmalara girişiriz. “O şey”in (düşünülen “şey”, her neyse) tarihi önem kazanır. O tarihin içinde olup-bitenlerin peşine düşeriz. Yazın yöntem ve teknikleri üstüne kafa yorarız. Araştırmalar, okumalar yapar, notlar alırız. Şiirselliği ya da sözün şiirselliğini oluşturan tüm olgular, temalar üstüne kendi yaşanmışlıklarımızı koyar, yeni bir yorumla, tarzla, yordamla, biçemle, farklı, özgün bir sesle, dilsel akışla kendimize özgü olanıyla bireştirip, bizim olan sesimizle çıkarız okur karşısına. 
 
Her ses, kendisi olduğu kadar, başkalarının sesidir de. Şair, kendi sesini kaybetmeden, bütün seslere açar şiirini ve herkes adına seslenir. Bu toplumsalcı bir ses ve toplumsalcı bir yönelmedir, yönsemedir. Bir değişip dönüştürme, gerçeği ters yüz etme, ona yeni bir “varlık ve anlam” katarak, kendimize özgü bir gerçeklikle; özelde şiir, genelde sanat olarak bir varlığa dönüştürme çabasıdır şairin. Bu gerçeklik birden bire ortaya çıkmaz. Bizden önceki gerçeklerin, günümüze getirdikleriyle buluşup çoğalarak gelişir. Yani, yeri geldi yerden yere vurduğumuz, yeri geldi karşısında tapınıp, “müritçe” bir bağlılık sergilediğimiz bu “gelenekle” sağladık bütün bunları biz. 
 
Kısası, gelenekten yararlanmak, gerçekte, bir kopuşu sağlamak ya da geçmişe saplanıp kalmak demek değil. Geçmişi, ölü geçmişi, geleceğe taşımak hiç değil. Bir kazıbilimci sabrı, özeni; bir kuyumcu titizliğiyle arayıp bulduğumuz değerleriyle “gelenek”, bizim kendi şiirimize, sanatımıza, şairliğimize tuttuğumuz bir aynadır. Bunu başarabildiğimiz ölçüde, şiir uygarlığının tarihi içindeki yerimizi alabiliriz. Geçmişi “yâd ederek”, ona öykünerek, onunla bütünleşip donmak değil, onu didik didik edip, bütün kuralları tepeden tırnağa değiştirmek, içindeki her çağ ve dönemde yenilenerek yaşayan klasik özü bulup çıkarmakla yapabiliriz ancak…
 
İç dünyamızı olduğu kadar, dışımızdaki dünyayı da güzelleye bezeye gelen her şiire merhaba…
 
 
(*) Sincan İstasyonu Aylık Edebiyat Dergisi, Eylül 2007, sayı 1.
(**) Ali Ekber ATAŞ; TEBEŞİR KOKULU SÖZLER, Kaynak Yayınları, Şubat 2014,İstanbul. s. 159
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 18
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 51
Kayıt tarihi
: 20.06.18
 
 

Günümüz şairlerinden. 1961 Erzincan doğumlu. Öğretmen şair. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar F..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster