Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Mart '20

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
39
 

Sıkıldık mı?

Günlerdir hepimizin kafası karmakarışık. 1 metrenin milyarda biri büyüklüğünde, gözle görülemeyen ve evrim geçiren bir virüs, hastalık kaygısıyla hepimizi eve kapatıp sosyal yaşamdan koparıyor ve sadece bireysel olarak bizi değil, tüm dünyanın düzenini değiştiriyor. Canlı olarak bile kabulde zorlandığımız bu minicik virüs sözde evrenin en akıllısı insanoğlunu, adeta bu üstünlük iddiasından vaz geçip haddini bilmeye yaşamı ve kendini sorgulamaya davet ediyor.  

2019 Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinden bu virüs ortaya çıkıp yayılmaya ve can almaya başladığında, olanları izlerken ah vah edip biraz da Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı zulümden dolayı ilahi adalete bağlayıp -kimimiz oh olmuş desek de- sanki bize çok uzak görüp, bu kadar hızlı yayılabileceğinin ve bizi zamansız ev hapsine alabileceğini hiç hesap etmedik. Ne zaman ki İran’a kadar gelip oradan Avrupa’ya geçip sınırlarımıza dayanmaya başlayınca haberleri ve olacakları daha bir kaygıyla izlemeye, kim ne demiş, sonrasında ne olabilir diye düşünmeye başladık. Son günlerde başta İtalya olmak üzere Avrupa’da virüsün hızla yayılması ve ölümlerin artması sonucunda ülkemizin de tek gündem maddesi maalesef bu oldu. Hangi kanalı açsak bu konu üzerine bir tartışma programı ya da hangi siteye girsek bir bilgilendirme, öğreti veya öneri sayfalarıyla karşılaşıyoruz. Hiçbir şekilde uzak kalmak mümkün olmadığı gibi aksine süreci çok daha fazla merak ederek endişemizi tetikliyoruz.  Eve kapanmak kendimizi dış dünyaya kapatmak olamadığı günümüzde gelişmeler daha fazla moralimizi bozuyor. Zorunlu hallerde dışarı çıksak bile herkes birbirine virüslü gözüyle bakıyor. O çok şikâyet ettiğimiz monotonluk ve günlük rutininizin bozulması, virüs bulaşma ya da bulaştırma korkusu hepimizde strese, kaygıya, endişeye ve çaresizlik hissine neden oluyor.

 Korona birkaç aydır gündemde olsa da, bize kadar gelmeseydi yine olanlara ah vah edip dönüp dünya telaşına işimize bakacaktık. Aslında virüsün dünyaya yayılması, insanoğlunun sorunlarının evrensel olduğunu ve bu gezegende yaşanan her şeyin, hepimizi etkileyebileceğini en somut şekilde gösterdi. Tabi ne kadar farkına varabilirsek.

Bu süreçte -benim gibi gönüllü geçirenler hariç- asıl sıkıntı yaşayanlar, işleri olumsuz etkilenen işletmeler, küçük esnaflar, günlük yevmiyeciler veya serbest çalışanlar, dar gelirliler, zor geçinenler gibi olayın sosyal boyutundan çok ekonomik kaygısını yaşanan kişilerdir. Yani bunları düşündüğümüzde bu tür sıkıntılardan uzak olarak evde kalanlar şanslı grup oluyor. Evde sıkıldım demek de fazlaca lüks bir söylem. Sıkılanlara yönelik bi de evde zaman geçirme önerileri görüyoruz yer yerde. Tuzu kuru olanlar evet, tefekkür etsin, haline şükretsin, içe yönelsin, balkondan-bahçeden güneşin doğuşunu batışını izlesin, çiçek eksin, kitap okusun, çocuğuyla aktivite yapsın, muhabbet etsin, izleyemediği filmleri izlesin falan güzel öneriler sunulsa da Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidindeki temek ihtiyaçların kaygısını taşına kişiler için içe dönüp, iç sesinin huzurunu bulacak bir durum değil bu. O nedenle şu dönemde bu virüs bize hem toplumsal hem de evrensel sorunlara duyarlılığı, paylaşmayı, bölüşmeyi, dayanışmayı da daha çok öğretir umarım.

Dışarı çıkmama konusunun diğer mağdurları, yasak da gelince eve kapanan 65+ yaş üstü kesim. 2019 verilerine göre ülkemizde 65 yaş üstü 8 milyon civarında (7.550.727 kişi, nüfusun %9’ u, ki çok ciddiye alınması gereken bir sayı) insan var. Koruma tedbiri gereği de olsa, bu insanlara evden dışarı çıkmayın demek biraz bencillik oluyor, çünkü sadece söylenen evlerinizden çıkmayın; yani evde ne yaparsanız yapın ama evde kalın söylemi bizim özellikle o kesimin psiko-sosyal ihtiyaçlarını görmezden geldiğimizi de gösteriyor. Devletimiz bu kriz durumunda en etkili önlemleri almak için çaba sarf edip, evlerinde ihtiyaçlarını karşılamaya dönük tedbirler alsa da belki de bundan sonraki süreçte yaşlılara yönelik hizmetler konusunda daha çok çalışılması ve hizmetlerin çeşitlenmesi gerektiğinin farkına da varmamızı sağlayacaktır.  En fazla risk gurubunda olmalarına rağmen evde durması en zor grup olan yaşlılarımızın korku, kaygı ve ihtiyaçlarının da çocuklardan ve yetişkinlerden çok daha farklı olduğunu anlamamız gerekiyor.  Ölümü kendilerine daha yakın gören bu kesim “kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş” “ecelimin bahanesi buysa beni nerede olsa bulur” rahatlığında davranması ve sosyal davranışlarından vazgeçmek istememesi en çok hoş görüyle karşılanması gereken durumlardır.

Hizmet sektöründe kısmi kısıtlamalar getirilse de üretim sektörü çalışanlarının çoğunun işlerine devam etmesi- yani dışarda gördüğümüz pek çok kişinin aslında işine gidip geliyor olması- evde kalma tedbirlerini sekteye uğratsa da toplumsal sorumluluk bilinciyle kişisel tedbirlerimizi ihmal etmeyip, sürecin en az hasarla geçmesini beklemekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Korona virüsüne karşı nasıl tedbir almamız gerektiği ve hijyen kurallarını hepimiz ezberledik sanırım (yalnız şu hijyen konusunu biraz daha abartırsak virüsten olmasa da kimyasallardan ve deterjan alerjisinden hasta olacağız bu gidişle). Bu süreçte bedensel hijyene önem verdiğimiz kadar zihinsel ve duygusal sağlığımızı da korumak da çok önemli. Düşüncelerimizi gözden geçirmek, yaşadığımız duyguların geçici olduğunu bilmek, en önemlisi de gerçek manada sağlığımızı koruyucu tedbirleri öğrenmek gerekiyor birazda. Öfke, korku, kaygı, üzüntü gibi olumsuz duygular doğru okunamadığında ve yönetilemediğinde, bedenimiz ve zihnimiz üzerinde ağır stres yaratabiliyor. Korkuya kapılmayın, kaygılanmayıngibi laflar duygularınızı hiçe sayın demek şu durumda. Her şeyin aşırısı zarar evet, paniğin bağışıklık sistemini % 50 zayıflattığı bir gerçek, insanın boş kaldığı, amaçsız hissettiği anlar ise zihnine en kolay yenildiği anlardır. Her geçen gün artan hasta sayısı, ölenlerin olması daha çok endişelenmemize sebep oluyor. Üstelik tüm bunların ne kadar süreyle yaşam gerçeğimiz olacağını, her şeyin ne zaman normale döneceğini tam olarak bilemiyoruz. Hem sağlık, hem sosyal hem de ekonomik olarak çeşitli kaygıların yaşanması bu süreçte oldukça normal görülse de doğru yönetemediğimizde ileri düzey bozukluklara da davetiye çıkartmış oluruz. Duygularımızı bilinçli olarak kontrol edemesek de, anlamayı ve yönetmeyi öğrenirsek, daha sağlıklı geçirebiliriz bu süreci.  Biraz plasebo etkisini kullanıp pozitif olmak iyi gelecektir bekli de.  Pozitif duygular pozitif duyguları çeker, ne kadar olumsuz olursak bu süreci daha sıkıntılı ve kaygılı atlatırız. Çünkü neye inanırsak, ona uygun şekilde hareket etme, böylece inançlarımızı pekiştirme ve davranışlarımızı düzeltme olasılığımız artar.

Aslında sandığımızdan çok daha güçlüyüz ve dirençliyiz. Hepimiz benzer şekilde etkileniyoruz bu belirsiz durumdan. Kendi gücümüze en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz. Zaman yavaşladı,  kendimizi mutlu edecek etkinlikleri keşfetme zamanı. Zamanın yavaşlaması iyidir belki de sıkılırken zamanı idrak ederiz, farkında varırız nasıl geçtiğinin. Hepimizin temennisi bir an önce bunu da atlatıp normal hayatımıza dönmek. Bu süreçte evde olmak hepimize iyi gelsin, evinde hiç çıkmadan yaşayanların halinden anlamamıza vesile olsun, evsizlerin halinden anlamamıza da…

Kendimizi silkelememizi sağlasın, fazlasıyla yozlaştığımız, kültürel değerlerimizin, insan ilişkilerimizin ve inançlarımızın öneminin farkındalığını arttırsın…   

 

 

Sağlıcakla…

Nermin ELMAS

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 40
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 715
Kayıt tarihi
: 19.10.17
 
 

Eskişehir doğumlu.. Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu.. M.E.B de Rehber Öğretmen.. Hal..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster