Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mayıs '09

 
Kategori
Basın Yayın / Medya
Okunma Sayısı
1776
 

Sıla mı? Güvercin mi?

Sıla mı? Güvercin mi?
 

Birkaç gün önce emailime gelen bir bilgi bir kez daha “Telif Hakları” konusunun Ülkemizde ki önemsizliğini ortaya koydu.

Emailime gelen postaya göre tanımadığım bir Bayan “ Sıla Dizisi “ hakkında daha önce MB sayfalarında yazdığım yazılardan alıntı yapmak için beden izin istiyordu. Bu istek şık olmakla beraber benim için düşündürücüydü. Alınacak alıntıların ne için ve ne şekilde kullanılacak olacağını bilmeden hareket edemezdim. Yaptığımız yazışmada öğrendiklerim açıkçası hiçte küçümsenmeyecek iddialar ve hepimizi yakından ilgilendiren bir konuydu.

Hani şu iki yıl önce reyting rekorları kıran “ Sıla Dizisi “ var ya başrollerini “Cansu Dere“, "Mehmet Akif Alakurt” ‘un yaptığı, yönetmenliği ve öykü yazarlığı “Gül Oğuz”’a ait olan Most’un yapımcılığını yaptığı sözde töreleri işleyen sonra Brezilya pembelerine dönen dizi. İddiaya göre çalıntıymış. Eserin asıl sahibi olduğunu iddia eden bayan bu iddiaları ortaya atarken geçirmiş olduğu süreci ve yaşadıklarını an be an belgeleriyle bana aktardı. Belgeleri ve süreci incelediğimde Türkiye’de Telif Haklarına karşı olan yaklaşımların yasanın içinde tanınan haklarla uyum içinde işlemediğini görterdi. Bu yüzden bir kez daha gözden geçirilmesi gerekliğinin kaçınılmaz bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Ve hikâyeyi okuduğumda şaşırmadım benzerliklerine. Çünkü en başından “Sıla Dizisi” ’ni izlerken bunu hissetmiş defalarca ima etmiştim açıkçası. Ancak şu var ki eserler ve konular birbirinden etkileşir. Bu mantık çerçevesinde o zamanlar bu hikâye alıntıdır demek çokta havada kalırdı. Beni böyle bir şeye iten ya da bunu hissettiren nedenlerse daha çok töre konusuna yeterince hakim olamamaları ve eserin konusuna çok önceleri bir şekilde aşina olmamdan ileri geliyordu. Böylesine ciddi bir iddia ile karşılaşılacağını o zamanlarda bilemezdim elbette.

“Sıla Dizisi” konusu itibariyle töre denilen olguya parmak basıyordu. Berdel denilen o bölgenin kadınları üzerinde oynanan egemenlik savaşının bir şeklini sunuyordu. Zamanla Brezilya Pembesine yani Brezilya pembe dizilerine dönüşünce insanın aklına gelen birçok soru oluyor haliyle. Şimdi bu iddia ile kısmen o sorularımın cevabını aldım diyebilirim. Bir öykü yazarı ana konudan sapmalar gösteriyorsa ya o konuyu yeterince bilmediğinden ya da reytingsel kaygılardandır. Başka bir ya da da bilinmeyen nedenlerdir. Tabi bunlar bana göre, benim kendi öngörülerim. Gül Oğuz gibi önemli işlere imza atmış birinin böylesi başka ya dalar yapmış olmasını istemem, olmamasını umut ederim.

Bunu bize mahkeme süreci gösterecek elbette. Ancak benim üzerinde durmak istediğim başka gerçekler var. Gündeme gelen bu konuyla ilgili.

İddia sahibinin bana anlattıklarını ve sunduğu belgeleri burada ifşa edemem. Çünkü konu yargı aşamasında. Her iki tarafı da zor durumda bırakacak söylemlerde bulunmak hem yargıya saygısızlık olur hem de meslek ilkelerimle örtüşmez. Bu yüzden konunun bizleri ilgilendiren boyutlarını tartışmaya açmak istiyorum. Konuyu ele alma nedenim de açıkçası bu boyutlar. Bu boyutları anlamamız için dava ile ilgili bilmemiz gereken bazı ayrıntılar var onları detaylarına girmeden yer yer aktaracağım Bunlardan birincisi şu; İddia sahibi yapım şirketine bu eseri 2005 yılında göndermeden önce hem yayınlamış hem de tasdik ettirmiş. İşte üzerinde durulması düşünülmesi ve tartışılması gereken ayrıntı bu bana göre.

Bu ayrıntıda tartışması gereken birinci kısım dava dosyasından açılan dilekçeye verilen yanıttır. Dava dosyasında dilekçeye verilen yanıtta şu söylenmekte;

Hiçbir eseri yayımlanmamış, tanınmamış ve meşhur olmamış biri kendisini Orhan Pamuk ya da yabancı bir yazar gibi hissedip böyle bir dava açması söz konusu değildir. Saygın, ünlü bir yönetmen ve senarist olan Gül Oğuz’un töreyi işlediği için dava edilemeyeceğinden dolayı, davanın ret edilmesi ve bütün masrafların davacıya fatura edilmesi istenir ve tabiri caizse densizlikle suçlanır.

Oysa 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre koruma altına alınmış telif hakları kapsamında şu söylenir;

Madde 2 - İlim ve edebiyat eserleri şunlardır:

(Değişik bent: 07/06/1995 - 4110/1 md.) Herhangi bir şekilde dil ve yazı ile ifade olunan eserler ve her biçim altında ifade edilen bilgisayar programları ve bir sonraki aşamada program sonucu doğurması koşuluyla bunların hazırlık tasarımları,

Eser sahibini de şu madde ile tanımlar;

Madde 8 - (Değişik madde: 03/03/2001 - 4630/5. md.)
Bir eserin sahibi onu meydana getirendir.

Başka bir madde de derki;

Madde 14 - Bir eserin umuma arz edilip edilmemesini, yayımlanma zamanını ve tarzını münhasıran eser sahibi tayin eder.

Bütünü veya esaslı bir kısmı alenileşmemiş olan, yahut ana hatları her hangi bir suretle henüz umuma tanıtılmayan bir eserin muhtevası hakkında ancak o eserin sahibi malumat verebilir.

(Değişik fıkra: 03/03/2001 - 4630/8. md.) Eserin umuma arz edilmesi veya yayımlanma tarzı, sahibinin şeref ve itibarını zedeleyecek mahiyette ise eser sahibi, başkasına yazılı izin vermiş olsa bile eserin gerek aslının gerek işlenmiş şeklinin umuma tanıtılması veya yayımlanmasını menedebilir. Menetme yetkisinden sözleşme ile vazgeçmek hükümsüzdür. Diğer tarafın tazminat hakkı saklıdır.

Bir eserin kimin tarafından vücuda getirildiği ihtilaflı ise yahut her hangi bir kimse eserin sahibi olduğunu iddia etmekte ise, hakiki sahibi, hakkının tespitini mahkemeden isteyebilir.

Madde 16 - Eser sahibinin izni olmadıkça eserde veyahut eser sahibinin adında kısaltmalar, ekleme ve başka değiştirmeler yapılamaz.

Yasa açık ve net şekilde eser sahibinin meşhur olup olmamasına bakmaz iken böyle bir düşünce ile karşı karşıya kalınması bu konuda bilgi eksikliğinin ya da telif hakları uygulamasının önemsenmediğini akla getiriyor. Ve telif haklarının sadece ünlü olmakla mı bağdaştığı sorusuyla bizi karşı karşıya bırakıyor. Bu soruların cevapları yıllarca havada kaldı oysa Fikri Mülkiyet rejimleri bir ülkede sağlam bir ekonominin alt yapısını oluşturur. Ülkemizde fikir ve düşüncelere yıllardır ne kadar önem verildiğini (verilmediğini) hepimiz biliyoruz. Beklide meselenin ana nedeni budur.

Diğer yandan dikkat çekmek istediğim bir diğer konuda şudur; Bir şekilde öykü yazıp yapım şirketlerine yollayan insanların eserleri yapım şirketleri tarafından kendi adlarına onaylatılıp piyasaya mı sunuluyor? Eserin size aitliğini ispatlamak için belirtilen devlet birimlerinde onaylatmanız gerekiyor ilk aşamada. Oysa Türkiye şartlarında kaç kişinin bunu yapabilmesi mümkündür? İnanılmaz fahiş fiyatlarla bir eserin kendinize aitliğini belgelemeniz maddi olanaklarla sınırlıdır. Bu konunun üzerinde ciddi çalışmalar yapılmadığı takdirde böylesi hırsızlık ve iddialarla karşılaşmamız da kaçınılmazdır hiç kuşkusuz.

Birde olayın internet yönü vardır ki o tamamen bir kâbus. Daha önce yazdığım yazıların birinde dizi hikâyeleri için kurulmuş sitelerden bahsetmiştim. Hayalciler, Bizim hikâyelerimiz, Dizi film adlı siteler. Değme senaristlere taş çıkaran öyküler yazan bu kişiler kendilerini bu adlarla temsil eden sitelerde hikâyeler yazıyor. Bu kişilerin öykülerinin çalınmayacağı ya da çalınmadığı ne malum? Ya da blog yazarlarının yazdıkları? Ve diğerlerinin.
İnternetin hızla yaygınlaştığı bu süreç içinde ele alınması ve hızla gözden geçirilmesi gereken iki konu vardır bana göre. Eser sahiplerinin eserlerinin kendilerine ait olduğunu belgelemeleri için önlerine konulan fahiş rakamların gözden geçirilerek kalıcı ve akılcı çözümlerle herkese eşit uygun şekilde yeniden düzenlenmesi. İkincisi ise telif hakları kapsamında internetin eseri yaymakta bir araç olduğu gerçeğinin kabul edilmesi ve bu gerçek ile kapsam alanında doğru ve bilirkişilerce eser sahiplerinin haklarının koruma altına alınması.

Ortaya koyduğum ve tartışılması gereken gerçeklere baktığımızda bir gerçekte yazmanın emek olduğu ve ne kadar önemli olduğu gerçeğinin tam olarak anlaşılmamasıdır. Emeğin en önemli hizmetlerinden biri olan yazma gerçeği Ülkemizde o kadar küçümseniyor ki bu yüzden üzerinde ciddi çalışmalar tam yapılmıyor. Yazmak sonucu ortaya çıkan eserlerin çalındığı gerçeği fikirlerde tam oturmuyor. Ne var canım bir daha yazarsınız. Yazmaktan kolay ne var değil mi? Evinizde bir şeyiniz çalındığında polise başvurmanız neden öyleyse? Ne var yenisini alırsınız. Çocuğunuzu kaçırdılar siz feryat figansınız. Büyük acılar çekiyorsunuz. Ne var bir daha doğurursunuz diyebiliyor muyuz? Emek hırsızlığının bunlardan farkı var mıdır?

İşte bu dava süreci bence “ Sıla mı? Güvercin mi? cevabını aramıyor bütün bu soruların cevabını arıyor. Bana göre bu dava bunların yeniden gözden geçirilmesi gerçeği ile yargının kendini ispat etme sürecidir. Bu yüzden bu davayı önemsiyorum. İddialar ispatlanır ya da ispatlanamaz, doğrudur ya da değildir bilemem ama bu konuda “Telif Hakları” üzerinde mücadele eden kuruluşların ve de Bakanlığın harekete geçme zamanıdır. Bu yüzden bu konuda herkesin elini taşın altına koyması harekete geçmesi gerekmektedir. Kim bilir belki Sıla bir kez daha bir sosyal oluşuma imza atar. Daha önce yapıp, yapamadıkları, başarıp, başaramadıkları gibi…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 295
Toplam yorum
: 561
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 3638
Kayıt tarihi
: 01.10.06
 
 

Milliyet Bloğa nasıl geldim ve nasıl yerimi aldım bilmiyorum. Sanırım uzun yıllar okuduğum bölüml..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster